Güney AsyaSri LankaÜlkelerYolda

Aşırı sıcak, 1000 senelik her tarafı boyalı bir otobüsteyiz. En arkadayız. Şoför hep ters şeritten korna çalarak gitme konusunda ısrarcı. Arada ani frenler yapıyor ya da şerit değiştiriyor, biz de heyecan yaşıyoruz. Her şey eski ama elbette olmazsa olmaz LCD ekran mevcut, dımdırı dımdırı klip oynuyor. Sahil, plaj, evler, insalar ve tropik yeşil akıyor pencereden. İnsanın ara ara içi geçiyor, sonra kendine geliyor.

İşte böyle giderken bir bakıyorum 3 palmiyenin arasında, palmiye gövdesi renginde şirin mi şirin bir dinozor karnını doyuruyor. Hızla uzaklaşıyoruz.

2 gün sonra akşam yemeğinde arkadaşıma “Sana bir şey itiraf etmem gerek” diyorum. Hafif panikle bana bakıyor. “Ben dinozor gördüm”. “Neden bana göstermedin?” diye soruyor ciddi bir şekilde. “Çok hızlı geçtik, vakit olmadı” diyorum. “Bundan sonra lütfen söyle!”

Arada söylüyorum ama her zaman değil. Dil çıkaran ağaçlar, yumruk atan kayalar, bilge suratlı bulutlar görüyorum. Hiç bitmiyor. Tam bir masal diyarı. İşin garibi bir de bok atıyorum ülkeye.

– Ben gelmeden önce burayı bir filmdeki gibi hayal etmiştim, neden bilmiyorum
– Hangi film
– Unuttum…

Robin Williams’ın intihar haberleriyle  hatırlıyorum. Jumanji. Bir ülke daha ne kadar Jumanji olabilir acaba? (Yoksa Narnia mıydı benim film?)

“Başına güneş geçmiş senin” diyeceksiniz. “Yorgunluktandır” diyeceksiniz. Olabilir. Kaybolduğumuzda, tozdan rengimiz değiştiğinde, sıcaktan beynimiz eridiğinde, dolandırıldığımızda durup hep “Neden Sri Lanka?” diyerek güldük. İkimize de bu soru çok sorulmuş çünkü gelmeden önce. Birçok kişiye gitmesi anlamsız bir yer gibi geliyor demek ki.

Neden mi? Çünkü insanın yaşadığı dünyadan bambaşka bir yere gitmesi algısını darma dağan ediyor, duyu organları ters takla atıyor, beyne gelen sakin sinyaller halay çekerek yerleşiyor. Hem zaman çok hızlı geçiyor, hem de bir gün öncesi bir ay öncesi gibi geliyor. Yaşam katlandıkça katlanıyor.

Ya da ben deliyim?

Orta DoğuÜlkelerUmmanYolda

Bu yazı Dubai’de yaşarken yazılmıştırBaktım uçakla 45 dakikada mesafede yaşıyorum, hafta sonu için aldım biletimi.  Ve maceralar başladı. 1 riyal 2 avroymuş, neden söylemediniz?!!! Bir de Sultan Bey Hazretleri tüm butik otel, hostel tarzı yerlerin lisanlarını iptal etmiş ikinci bir emre kadar. İnternetten bakıyorum hiçbir yere rezervasyon yapılmıyor. Sonra mail atmaya başladım da öğrendim. Seçenekleriniz 5 yıldızlı, gecesi 150 dolardan başlayan oteller ya da karafatmalı 80 dolardan başlayan oteller… Pek iç açıcı değil. Derken hostellere attığım maillerin birinden cevap geldi.  Bir hostel sahibinin minik ikinci bir mekanı daha varmış. Kaçak çalıştıyormuş. Ben de orada bir oda tuttum. Yine ucuz değildi hiç. Çok tatlı bir adam ve çok temiz bir yer ama şehre de çok uzaktı. Araba kiralamak isteyenlere veya temiz bir mutfakta yemek yapıp tasarruf etme fikrinde olanlara tavsiye edebilirim. Bana yazarsınız, bilgilerini buradan paylaşmayayım. Ha bir de 5 riyal fazla vermiştim, sanırım onu bahşiş sandı… Halbuki ben kuruşlarımı sayıyorum…

Muskat çok geniş bir alana yayılmış durumda. Arada tepeler var. Gerçekten çok ilginç bir coğrayfa. Eski şehrin eski evleri dışında şehir villalardan ve iş merkezindeki 10 katlı binalardan oluşuyor.  Gökdelen yasakmış ve bu benim için iyi bir değişiklik oldu. Erkekler beyaz entari üstüne Omani takkesi, kadınlar genelde çarşaf giyiyor. Siz de kapalı giyinin. Kapalı derken, pantolon üstüne kısa kollu yeterli. Nadir olarak (yabancılar ve turistler dışında) tek başına kadınlar ya da kadın grupları görüyorsunuz. Genelde ailecek sokaktalar ya da gözükmüyorlar.

Özellikle eski şehrin ara sokaklarında dolanırken bir mekana kadın olmadan hayat katılamadığına bir kez daha karar verdim. O evlerin kapılarına oturmuş ya da balkondan birbirine bağıran kadınlar olsaydı hayat olurdu, çocuk kahkahaları olurdu. 

 

 Muskat’ta Ne Göreceğiz? 

Muskatın yakınlarındaki vadiler çok güzelmiş ancak ben sadece şehirden bahsedeceğim.  Eski şehir dedikleri yer Sultan Bey’in sarayından ve müzelerden oluşuyor. Her tepede bir kale var ama gezilmiyor.  Dışından bakıyoruz.

Bir de planeterium yapmışlar ortaya, zuzaylu çıkacakmış gibi… Eski şehirde uyusam korkardım kesin. Sahilden biraz ilerleyince liman bölgesine ulaşılıyor, burası aynı zamanda Mutrah Souq’un (kapalı çarşı) bulunduğu yer. Alışveriş açısından bizim için o kadar ilginç değil ancak o hengame ve tütsülerin tüm duyu organlarınızı darma dağın edişi görmeye değer. Bir arkadaşım “En çok aklımda kokular kaldı ama sen Dubai’den alışkınsındır” demişti, değilmişim. Dubai’de de tütsü kültürü olduğunu biliyorum da gökdelenlerin arasında hangi coğrafyada olduğumuzu unutmuş biçimde yaşıyoruz. Liman tarafında arka sokaklarda dolanmak keyifli çok.  Aynı zamanda çok ucuza karnınızı doyurup manyak güzel meyve suları içebiliyorsunuz. Hayatımdaki en güzel muzu bu ülkede yedim. Bir de mango suyunu abartmış olabilirim.

Sonra Qurum denen bir bölge var. Burada turistleri değil de bu ülkeye taşınmış yabancılara rastlamanız mümkün. Royal Opera House, kafeler, 5 yaldızlı oteller de daha cok bu tarafta. Ama bana böyle tarif edildiğinde cıvıl cıvıl sokaklar hayal etmiştim. Hiç öyle bir şey yok. Kumsal yanında 10 mekan  var yan yana, onun dışındakiler birbirinden uzak ve kimse yürümüyor. Yürürken bana garip garip baktı insanlar. Neyse kumsal gerçekten çok güzel. Ama denize giren çok az kişi vardı, onlar da mayo giymiyorlardı. Denize girecekseniz tesettürle girmeniz gerek sanırım.

Ve sultanımızın büyük camii. Abu Dhabi’de bunu döven cami yapılmış durumda, en büyük birinci halı orada. Ama gitmişken girin, görün.
 

AvrupaİspanyaKahraman DüdükÜlkelerYolda

Arkabahçe çizgi roman dükkanında “Siz bunu seversiniz bizce” diye önerilen ve tam da İspanya seyahatimin öncesine denk geldiği için bir işaret olarak gördüğüm “Uçma Sanatı – Bir İspanya İç Savaşı Hikayesi”ni heyecanla almıştım. Maymun iştahlı olduğum için de hemen okumakta olduğum kitabı kendisiyle aldatmaya başladım. Antonio Altarriba babasının hayatını anlatıyor. 

 

 

O bir savaş kahramanı değil, en azından bizim gözümüzde canlandırdığımız anlamda. Hayatını kendi idealleri doğrultusunda sürdürmeye çalışan ama zaman zaman “yaşamak için ölmek” zorunda kalan bir adamın hikayesi. Yazılanların ne kadarı doğrudur bilemem,  yaşananlara dokunabiliyorsunuz ama. Savaşın içine giriyorsunuz. Ve hikayede adı geçen insanların hepsini tanıyorsunuz. Hiç mi yok çevrenizde bir zamanlar “hak, hukuk, adalet, eşitlik” diye bağırıp şimdi insan sömüren? Uçmayı öğrenmeyi çok isteyip ideolojik intihar etmek zorunda kalan? Veya bunu reddedip tutunamayan? Sığınacak sıcak bir kucak için, ait olmak için, yalnızlıktan korktuğu için evlenip zamanla kendinden nefret eden? İçindeki boşluğu körü körüne bağlandığı bir inançla gidermeye çalışan? Aldatan ve aldatılan? Benim çevremde var ve bunların bazıları da benim. Hayat böyle çünkü. Bütün bu sıraladıklarımdan farklı olacağımıza dair boş bir ümit besleyip duruyoruz ama aslında kaçış yok. Savaşın pis yüzüyle birlikte bunu suratınıza vuruyor kitap. Bitirdiğimde içine düştüğüm boşluğun nedeni de budur herhalde. O yüzden cesaretiniz varsa okuyun derim. Depresyon garantili.

Bir kitabın bu kadar içine girerseniz hafif şizofrene bağlamanız da kolaylaşır. Ben tam savaş sahnelerinin ortalarında bir yerlerdeyken, çok da yorgun ve uykusuz olduğum yağmurlu bir öğleden sonra Madrid’de Reina Sofia müzesine gittik. Ve karşımda ikinci kez gördüğüm Picasso’nun dev Guernica tablosu. 1937 yılında milliyetçilere destek olan Almanya Guernica kasabasını 2 saat boyunca bombalıyor ve 1600 kişiye kadar kayıp verildiği tahmin ediliyor. (3000 diyen de var. Kasaba nüfusu 5000)

Ben Picasso’nun tablosuna bakıyorum. Hayatımda bir resimden bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum. Ortada duran at üstüme doğru fırlayıp son bir kişneyişle can verecek, arkasından da o kaos ve  korku beni sarmalayacakmış gibi geliyor. Her yanımda çocuğunu kurtarmak isteyen annelerin, tek istekleri özgürce nefes almak olan insanların, suçu sadece doğmak olan canlıların çaresizliği var. Etrafta parça parça bedenler ve büyük sessizlikten önceki gürültü. Hangi insan böyle bir tabloyu gördükten sonra savaşa evet diyebilir bilmiyorum…

Sonra akşam oluyor otele dönüyoruz. Okuyorum. Amerika’da bir adam 20 çocuğu taramış. Çözüm önerisi: Öğretmenler de silahlansınlar. Çin’de bir adam 20 çocuğu bıçaklamış, pek konuşulmuyor. Afganistan’da 10 kız mayın patlaması sonucu ölmüş. Kimsenin umurunda bile değil.

Ortaya tapas, bir sürayi de sangria getirir misiniz Senor?

 
 
AvrupaKahraman DüdükRomanyaÜlkelerYolda

Bükreş-Braşov trenindeyiz.  Dörtlü koltuklarda oturuyoruz. Karşımızda bir büyükanne, inanılmaz sevimli torunu ve oyuncak ayısı. Oyuncak ayının bir de özelliği var. Bağıra çağıra çocuk şarkıları söylüyor. Neredeyse bütün yol boyunca. Kimse sesini çıkarmıyor. Herkes ufaklığın sevimliliğine hayran. Ben de. Ama oyuncak ayıyı büyükannenin kafasında kırmak istiyorum. Kulağıma kulaklığımı takıp sesini sonuna kadar açıyorum. Böyle bir şeyler çalıyor…

Uyuyakalmışım… Sonra benim ufaklıktan yediğim bir tekmeyle uyanıyorum. Kızasım var. Kızamıyorum. İyi ki uyandırmış. Dev ağaçların yanından geçiyoruz.  Yan yana iki ağaç var; biri tamamen kırmızı, biri yeşil mesela… Buna aklım takılıyor. Saçma biliyorum. Biri daha mı az güneş almış? Nasıl bütün yaprakları aynı şekilde kızarmış? Ne suçu var? Ölen ağaç yaşayandan neden daha güzel?

Vagonun büyük kısmı bir düşünceye dalmış dışarıya bakıyor. Fotoğraf çekerken nasıl bir hareket içinde olduğumuzu daha iyi anlıyorum. Sanki her şey çok hızlı ilerliyor. Ağaçlar renk değiştiriyor, yanımızdan sonbahar geçiyor. Ve biz kendi dünyalarımızda durup kalmışız.

 

Derken dağlarla çevriliyor etrafımız. Bir tanesi neredeyse mükemmel bir üçgen oluşturarak göğe yükseliyor. Tamamen ormanla kaplı… İhtişamı karşısında nefesim kesiliyor. O ağaçların arasında olmak istiyorum… O dağda olmak istiyorum…

Ve sonra İstanbul’a dönüyoruz. Uçak Karadeniz kıyılarından alçalmaya başlıyor. İlk önce her taraf yeşil, sonra yavaş yavaş kara arsalar belirmeye başlıyor. Yukarıdan sanki yanmış gibi gözüküyorlar…  Sonrası bina yığını… İçim parçalanıyor. Bu şehirde oturarak bu yıkımın bir parçası olduğum için…

Kafamda bütün bu düşünceler eve geliyorum. Yorgunum. Hastayım. Televizyonu açıyorum. Ali Ağaoğlu atının üstünde…