JaponyaKahraman DüdükÜlkelerUzak Doğu

Şu dünyada en huzurlu hissettiğim şehir olabilir Kyoto. “En çok sevdiğin yer neresi?” sorusuna cevap verirken aklıma gelmiyor ama bazen çok bunaldığımda kendimi orada hayal ediyorum. Bir zen bahçesinde otururken ya da en işlek caddesinde marketten aldığım suşileri yerken. Fark etmiyor. İyi geliyor.

 
Son günümde garın yanında pek de turistik olmayan bir tapınağa gitmiştim. Kocaman şöyle bir afiş vardı.
 
Şimdi, hayat seni yaşıyor.
 
Ne demek bu sizce? Hayat bizi yaşıyor… Çok aklıma takılınca fotoğrafını çektim. Sonra da unuttum.
 

Birkaç gün önce Puket’te tanıştığım Fransız bir kız ziyaretime geldi. Havalanında karşılaşmamızın 5. dakikasında “O mutlu Duygu’ya ne oldu?” dedi. Şakaya vurdum ama çok dokundu bu lafı.

 
Ne oldu?
 
Mutsuz da değilim ki…
 
Bilinç garip çalışıyor. Bu cümleyi hatırladım. Ve kendime göre en sonunda bir anlam çıkarabildim sanıyorum. Ben o zaman hayatı yaşıyordum. Şimdi hayat beni yaşıyor.
 
Dizginleri elime almamın zamanı…
 
Sizde kontrol kimde?
 
 
Asya KıtasıDünya TuruJaponyaJaponya-DTÜlkelerUzak Doğu

Yolculuk gerçekten sürprizlerle dolu. Facebook’a kapsül otellerle ilgili yorum yazarken eski bir arkadaşım görüp mesaj attı. 1 ay önce Yokohama’ya taşınmışlar. Yokohama Tokyo’nun içine girmiş deniz kıyısında bol gökdelenli bir şehir. Onca koca binanın ortasında garip bir huzur var.

Arkadaşım Elsa, kocası Marcus ve inanılmaz tatlı oğulları Emil de bu yüksek yapıların birinde, boydan boya cam dairelerinde yaşıyorlar.

Hava tam bir rezaletti, soğuk ve fırtına. Ben de nasıl yorulmuşum. Dinleneceğim dediğim yerlerde bile “Şunu da yapayım, bunu da edeyim” diye durmadığım için 2 ayın sonunda pilim bitti.  Haliyle o kadar da genç değiliz artık. Neyse işte ben de iyice bezdim Yokohama’da gökdelenlere bakarak. Kendime geldim. Asya’dan dinç bir şekilde ayrılıp yeni dünyaya doğru yola çıkmış oldum.

Hey güzel Asya, seni daha uçaktayken özledim. Japon Havayollarında verilen süslü yemekten sonra önüme konan çirkin makarnaya, güler yüzlü hosteslerden sonra işini çabucak bitirmeye çalışan kadınlara bakınca pilota “Burdan U dönüşü yapabilir miyiz?” diyesim geldi. Demedim. Deseydim haberlere çıkardım zaten.

Gittiğim bütün ülkelere geri dönmek istiyorum. En yorucu anlarımdan bile o kadar güzel kareler kaldı ki aklımda.  Sanki önümde bir ordövr tabağında sunuldular. Ancak tatlarına bakabildim. Hindistan tarçınlı, Tayland mangolu, Kamboçya biberli, Güney Kore canlı (ölmemiş anlamında, evet ahtapota gönderme yapıyorum), Japonya rafineydi. Hepsi beni ayrı ayrı etkiledi.

Çocuklar, filler, kaplanlar, su üstünde yaşayan köylüler, tezatlar, tapınaklar, dualar, çıplak ayaklar, renkler, baharatlar, yemekler, bahçeler ve sıcak gülümsemeler… Hey güzel Asya…

Ben uçakta bu nostaljik duygular içindeyken Los Angeles’ta başıma geleceklerden habersizdim tabii ki. Ah Amerika sen de bana hemencecik çirkin yüzünü göstermek zorunda mıydın?

Günlüğe devam etmek için tıklayın! Amerika Kıtası

Asya KıtasıDünya TuruJaponyaJaponya-DTÜlkelerUzak Doğu

Pazar sabahı bir uyandım ki hava günlük güneşlik, ayakkabılarım bile kurumuş. Öğlen Kyoto’ya gideceğim. Kyoto da ise yağmur, çamur ve fırtına var tabii. Sakinliğimi korudum. Biraz vitamin D stokladıktan sonra tren istasyonuna gittim. Pahalı olmasına rağmen trenlere olan aşırı sevgimden dolayı Japonya’nın meşhur kurşun treni Shinkansen’e binmezsem içimde kalacaktı. Avrupa’daki kuzenlerinden farklı olarak bu uçuyor gibi geldi bana. Çok da rahattı. Yalnız Tayland usulü yiyecek içecek getirmelerini bekledim bedavaya. Getirmediler. Yanımdaki adamla Japonca anlaşmaya çalıştık. Kyota’da ineceğimi duyduktan sonra benim derdime düştü. Varmadan yarım saat önce haber verip çantalarımı falan hazırladı. Neyse geldim Kyoto’ya ve süper kapsülüme yerleştim, 9 hours Kyoto.

Çok meşhurmuş bu kapsül otel. İyi tarafı istediğiniz saatte check-in yapıp içeride 17 saat kalabiliyorsunuz. Diğer oteller gibi saat 5’e kadar beklemeniz gerekmiyor. Kötü tarafı her gün check-out yapmanızın gerekmesi. Gün 24 saat malum. 17-17 kalırsanız size pahalıya patlayabilir. Bir de “oda”lar gerçekten tabut gibi. 3 gece böyle uzay gemisi gibi bir yerde kaldım anlayacağınız.

Kyoto’ya aşık oldum. Hep gelmek istediğim yer burasıymış. Yeşil tepelere bakan tapınaklar, zen bahçeleri, bambu ormanları, kimonolu insanlar, geleneksel evler…

Ve hemen bunların dibinde hareketli modern sokaklar, Kyoto Tower ve modern gar binası…

Kesin birkaç hafta hiç sıkılmadan kalabilirdim. Ama siz benim deliliğime bakmayın, yine de gelin en az 2 gününüzü ayırın. Bir gün de Nara’ya gidin.

Japonya’da hem Budist, hem Şinto tapınakları var. “Şinto da ne” diye soranları google’a havale ediyorum. Kısaca Japonya’nın yerli dini diyebiliriz. Birçok Budist de Şinto tapınaklarına gelip ibadet ediyor ama. İç içe geçmişler sanki. Şinto daha çok dilek dileme mekanı olmuş izlenimi verdi bana. Gerçi Budist tapınaklarında da birçok inanış var. Şinto tapınaklarında dileklerinizi tahtalara veya küçük kağıtlara yazıp bırakıyorsunuz. Veya kutulara para atıp 2 kere el çırpıyor ve duanızı ediyorsunuz. Bu mekanlara girmeden önce girişteki suyla ellerinizi yıkamanız ve ağzınızı çalkalamanız gerekiyor.

Gördüğüm tapınaklar içinde en çok Kiyomizudera’dan etkilendim. Muhteşem bir manzarası var. Bir de insanların 100 yen verip yer altında bir yere girdiklerini gözüme çarptı. Ben de bakayım dedim, takip ettim. Keşke önce ne olduğunu okusaymışım. Neyse adam kenardan tutuna tutuna ilerle, bırakma dedi. Anladım nedenini. Zifiri karanlık. Çok acayip hissettim. Geri dönesim geldi. O ara kimse de yok önümde. Ama ilerledikçe korkum geçmeye başladı. Bu kadar hızlı rahatladığım için kendimle gurur duydum. Ve birden karşıma aydınlık kocaman bir taş çıktı. “Bunu görmekmiş amaç demek ki” dedim. Anlık bir erme durumu da oldu bende. Monty Python’un Holy Grail’ini izleyen varsa onun jeneriği çalmaya başladı kafamda. Ne alaka bilmiyorum. Neyse meğersem o taşı çevirip dilek tutmam gerekiyormuş. Yapmadım. 100 yen boşa gitti. Sonra da tepeye çıkarken “love stone” denilen bir aşk taşı var. 18 metre öteden gözünüz kapalı yürüyerek bu taşa ulaşabilirseniz hayatınızın aşkını bulabileceğinize inanılıyor. Genç kızları izleyip eğlendim. Ben utandım, yapmadım.

Bir ara tapınak, bağ, bahçe derken iyice tırmanıp mezarlıklarda buldum kendimi. En güzel yerindeler şehrin. Yanlarına çöktüm.Uzaktan bir dua sesi geliyordu. Ve rüzgarla birbirine sürtünen dalların melodisi. Derin nefes aldım. Sanırım yolun başından beri en çok etkilendiğim yerlerden biri burası oldu. Dağ taş yürüyünce de normalde 400 yen giriş ücreti alınan tapınaklardan birine bedavaya girdim. Ardından yanlışlıkla yasak olan bir bölümüne geçtim. Kötü karma oldu biraz. Neyse ki bir dua vardı, onu dileyip affedilmeyi umdum. Ertesi gün 400 yen ödeyerek aldığım yemeği yiyemeyip atınca, kötü karmadan da kurtulduğuma karar verdim.

 Ve o bahçeler… Daha ağaçlar tam çiçek açmamış olsalar da (normalde doğru zamanda gelmişim aslında da bu sene kış çok üzün sürmüş – ve sürüyor) nasıl güzel… Günlerimi bir taşın yanına oturup akan suya bakarak geçirebilirim.

Ağaç boyundaki bambular da çok ilginç geldi bana. Gerçek olduklarına inanmakta zorlandım. Masal diyarında gibisiniz. Felsefe yolunda yürümeyi de ihmal etmeyin bu arada.

Zen bahçelerinde kumdan bir olaylar yapmışlar yalnız, o kısmı pek anlamadım.

Taşlar, nehir, çiçekler, böcekler ve köprüler daha çok ilgimi çekti.  Bir de Japon balıkları var. Kuzu boyutundalar ve köpek gibi sizi takip ediyorlar. Nereden görüp başınıza doluşuyorlar anlamadım. Balıkları bile ilginç.

Yalnız Kyoto’yu küçümsediğim için zaman kaybettim biraz. Otobüse binip “Ben şuraya gidip gelirim hemencecik” zannedip yollarda ömrümü tükettim. Ve hatalarımdan ders de almadım. Her şeyin aşırı düzenli olması batmaya başladı hafiften. Hiç araba geçmediği halde herkes kırmızı ışıkta bekliyor veya tam durağın önünde olmadıkça otobüs şoförü kapıları açmıyor. Evet Türklüğüm tuttu. Ve evet o kadar da zen olamadım.

Bir gün de Nara’ya gittim neredeyse 10 senedir görmediğim arkadaşım Masako ile. Osaka’da oturuyor kendisi. İzin gününü benimle geçirmeye geldi. Nara’da dev bir Buda var görülmesi gereken.

Bu Buda heykelinin burun deliği büyüklüğünde bir aralıktan geçebilirseniz aydınlanacağınız düşünülüyor. Koca koca adamlar ufacık yerden geçmeyi başardılar. Neyse buranın en ilginç yani aynı zamanda geyik parkı olması. Sokaklarda kedi köpek yerine bildiğiniz geyikler dolanıyor.

150 yen vererek onlara kurabiye alıp besleyebiliyorsunuz. 150 yen benim öğle yemeği param. Kendim alıp kendim yiyecektim neredeyse. Biraz da şımarmışlar bu geyikler. Milletin peşinden koşuyorlar, hatta bir kadının poposunu ısırdı bir tanesi. Etrafa uyarı panoları asmışlar zaten bunlar vahşi hayvanlar diye.

Çok yaklaşmadım. Horoz ve kuğudan sonra geyik korkum olduğu ortaya çıktı. Ama geyik görünce yolumu değiştirmiyorum. Horoz ve kuğu varsa başı boş bir yerlerde, kesin tek başıma ilerlemem.

Neyse bir de Şinto tapınağına gittik Masako’yla. Yukarıda yazdığım adetleri de o öğretti zaten. Sonra dilek tuttuk.

Masako “Ben senin yolculuğunun iyi geçmesini diledim. İyi bir insanım galiba” dedi. Ben de yolculuğumun iyi geçmesini dilemiştim. Bu beni de iyi bir insan yapar mı? Beni garip bir tatlıcıya götürdü sonra. Birçok tatlının kuru fasulyeden yapıldığını öğrendim. Tatlı fasulye çorbasının içinde marshmallow’la peynir arası bir kıvamda pirinç topları yüzüyor. Doğrusu fena değildi ama çok miktarda tüketemedim. Geyiklere veda edip Kyoto’ya geri döndüm.

Teker teker Kyota’daki her tapınağı anlatıp sizi baymak istemem. Son geceme gelelim. Benim süper kapsülde yer kalmamış. Ben de bu sefer ryokan denilen geleneksel Japon otellerinden birinden yer ayırttım. Ama çok basit olanından çünkü gerçek ryokanlar spa gibi yerler. Benim otelin ryokan olmasının tek nedeni eski ahşap bir binada, bambu kaplı zemin üzerinde yer yatağında uyuyor olmamdı. Yer de nasıl soğuk, dondum resmen. Yine de tek başıma 1 metreden daha geniş bir alanda kaldığıma sevindim. Otel yaşlı bir çifte ait. Adamcağız şaşırıp sabahın 7’sinde odama dalıp beni korkutmasaydı iyiydi. O değil de asıl bu otele gelmem biraz olaylı oldu. “Çok uzak değil, yürürüm” dedim. Uzakmış. Ben yorgun olunca  2 çantayla dengemi sağlayamıyorum sanırım. Yine yuvarlandım. Ama bu sefer bir sakatlık olmadı neyse ki. Kimse yardımıma gelmedi. Karanlıktı ve sokakta çok fazla insan yoktu tamam da, şaşırdım yine de. Hindistan 10-0 öne mi geçti?

Son sabahımı da garda geçirdim sayılır. Ne biçim bina yapmışlar adamlar. Mimarların çok ilgisini çekebilir. Sonra da Masako’yla buluşmak üzere trenle Osaka’ya gittim.

Osaka’da birkaç saat kaldımve sadece yedim içtim diyebilirim. Nasıl bir yer bilmiyorum. Masako’nun eşi de bize katıldı. Farklı mekanlar göreyim diye 3 değişik yere gittik. Kızartma, Japon mücveri, tofu ve omlet yedik.

 

Çokça bira, az da sake içtik. Osaka’yı çok sevdim öyle olunca. Bu halde de otobüse bindim ardından, Yokohoma’ya gitmek üzere.

Otobüs ne fenaymış! Memleketimin otobüslerini özledim fena halde, hatta Hindistan’dakini bile aradım. Çok rahatsızdı. Bir de tüm perdeleri birbirine bantlamışlar ışık girmesin diye. Büyük bir tabut olmuş resmen. Ne çok seviyorlar böyle kapatılmayı.

Öyle işte, Yokohama’ya geldim her tarafım ağrıyarak. Yokohama’da ne işim vardı? O da bir sonraki yazıya.

Asya KıtasıDünya TuruJaponyaJaponya-DTÜlkelerUzak Doğu

Ve sonunda Martin’le vedalaşıp Tokyo yollarına düştüm. O da sevinmiştir herhalde, evine yerleşeceğim diye korkmaya başlamıştı. Ne yapayım, evimde gibi hissedince hemen yayılıyorum. Neyse konuyu daha en başından dağıtmayayım. Bu turu planlarken Hindistan’dan sonra beni en çok heyecanlandıran ülkeydi Japonya. Hayao Miyazaki animelerini defalarca izleyebilen, Haruki Murakami’nin deli dünyasına hayran olan ve Amelie Nothomb’un otobiyografik romanlarını neredeyse ezberleyen birisi olarak merakım da normal karşılanabilir. (Amma entellektüel bir hava çizdim) Bir de Hachiko var. Bir de tapınaklara olan aşırı sevgim. Bir de en sevdiğim filmlerden olan Lost in Translation. Sonra sushi… Ve zen bahçeleri… Say say bitmez, iyisi mi ben uçaktaki yemeği anlatayım size.

Bir yemek getirdiler. “Yemek” demeseler bir kere plastik zannederdim. En iyi ihtimal tatlı olabilirdi bana göre. Rengarenk çiçekler böcekler yapmışlar. Neyse önümde noodle, balık, et vs. duruyormuş halbuki. Yedim ben de, güzeldi de. Keşke daha aç olsaydım diye düşünüp üzüldüm. Nitekim Japonya’da bir daha böyle süslü yemek yiyemeyeceğimin farkındaydım. Nasıl bir pahalılıktır bu yarabbim! Şöyle, 80 yen 1 dolar ve 500 yen demir para. İyi ki arada Kore’ye gittim de alıştım biraz. Tayland’da bir günde harcadığımı burada bir çorbaya veriyorum neredeyse. (Tamam çok az abartmış olabilirim)

Otelin adresini şu şekilde yazmışım “Kiba durağı, 4. çıkış” Biraz fazla rahat davranmaya başladım sanırım. Bu tarifle bulamadım elbette ve Japonların yardımseverliğini ilk günden test etmiş oldum. Şunu söyleyeyim yolculuğun başından beri dil konusunda en zorlandığım ve şaşkın anlar geçirdiğim yer burası. Ama her durumda, hatta bazen siz istemeseniz bile işlerini güçlerini bırakıp yardım ediyorlar. Bazen iş ediniyorlar benim doğru otobüse binmemi, doğru durakta inmemi falan. O kadar tatlılar ki! Sarılasım geliyor, ama sarılmıyorum. Sarılma yanlış anlaşılabilir belki bu toplumda. Bir Japon’la izdivaç yapmak durumunda kalabilirim. Yahu nasıl oluyor da bu şeker insanlar aynı zamanda kadına ikinci sınıf muamele yapıyorlar anlamak zor (Hepsi değil tabii). Kadın evde oturmalı anlayışı bizden de beter ya da bizim kadar kötü bilemiyorum. Her durumda anlamak zor. Yok ben burada ne yaptığımı yazamayacağım konuyu dağıta dağıta…

Neyse kapsül otelime yerleştim.

Daha önce bu tip otellerin varlığını duymuş, manyak mı bu Japonlar diye düşünmüştüm. Aslında turistlerden çok iş adamlarına yönelik bu tarz “yatakhane”lerin çoğu sadece erkekler için. Yanlarına bir don, bir gömlek, bir çift de çorap alıp gelseler yeterli olur. Onları unutsalar da önemli değil, makineye birkaç yüz yen bırakıp yenisini temin edebiliyorlar. Benim kaldığım otelde pijama, terlik, kendinden macunlu tek kullanımlık dış fırçası, havlu, her türlü temizlik ürünü ve tarak mevcuttu. Doğrusu çok temiz ve beklediğimden ferah çıktı. Tuvalet de popodan ısıtmalı ve konuşuyor. Ne dediğini bilmiyorum valla. Otomatik sifonlu olmasına rağmen yanında bir yığın düğmesi var. Sonradan sifonun müziğini ve klozetin ısısını ayarlayabildiğinizi öğrendim. “Hey gidi!” dedim. Kamboçya’da nehre açılan delikten nerelere geldik. Neyse kadınlar banyosu çok küçüktü ama ben oradayken çok kalabalık olmadı. Bir de jakuzi avantajı var. Yağmurlu ve soğuk günden sonra öyle iyi geliyor ki! Benim açımdan en büyük sorun her şeyin ayrı katta olmasıydı. Sırt çantamı girişte bıraktım, kullanacağım eşyaları ve elektronik aletleri 2. kattaki dolabıma yerleştirdim, 3. katta duşumu alıp 4. kattaki kapsülüme çıktım. Bir şey unuttunuz mu asansörle aşağı yukarı bayağı gezinmeniz gerekiyor. Bir de benim gibi aklı bir karış havada ve dağınıksanız sorun olabiliyor bu durum. Bu tip oteller hakkında sizi Kyoto yazımda biraz daha aydınlatacağım.

Tokyo’da beni yağmur ve soğuk karşıladı. İstanbul’a da bahar gelmiş. Plajdaki fotoğraflarımı kıskandınız değil mi? 500 yeni şemsiyeye, 700 yeni de bir günlük metro biletine verip koyuldum yola. Buranın metrosunu anlamak aslında çok kolay. Bir çok yerde latin alfabesiyle de yazıyor duraklar. Bir de numara vermişler. Hangi yöne gideceğinizi numaralar sayesinde kolayca anlayabiliyorsunuz. Burada kafayı karıştıran tek olay 2 ayrı metro ve bir yığın şehir içi tren şirketinin oluşu. Biletinizi aldığınız şirkete dikkat etmeniz ve yolunuzu ona göre ayarlamanız gerekiyor.

Otelime yakın olması nedeniyle Ginza denilen bölgeden başladım günüme. Zenginlerin caddesiymiş bu. Şık şık mağazalar ve birbirinden güzel kıyafetli insanlar kapladı çevremi. Beni bilen bilir ne marka ne lüks merakım vardır. Tam tersi bazen bunlardan rahatsız bile olurum. Ama bu caddede yürürken nasıl zengin olasım geldi size anlatamam. Sadece 1 gün Tokyo’yu jet set olarak yaşamak ne süper olurdu diye düşünmeden edemedim. Benim de pantolon falan yırtık bu arada. Tipim kaymaya başladı. Veya tipimin kayıklığını bu ülke daha çok hissettirdi bilemiyorum. Neyse sinirimi bozdu bu mekan, metroyla Tokyo durağına gittim. Finans merkezi olan gökdelenlerin arasında süzüldüm, uzun süre yer altında siyah takım elbiseli adamlarla dolandım. Sanki üniforma giymiş gibiydiler. Yine çok göze battım. Öyle olunca turistliğimi bilip Sensoji tağınağının olduğu Asakusa’ya gittim.

 

Burası şehrin tarihi bölgesi. Çok yakınına Sky Tree denilen Tokyo’nun yeni kulesini dikmişler. Tapınağın çatılarının arasından gökyüzünde bulutların arkasında kaybolan kuleye bakınca kendimi Japon animesinde gibi hissettim. “Tokyo’dayım” dedim, ürperdim.

O sırada baktım bir grup beyaz adam bir yere giriyorlar 300 yen verip, ben de takip ettim. Güneş açtı, çok güzel bir bahçede dolanmaya başladım. 2 hafta sonra nasıl güzel olacak buralar… Ay salak kafam keşke Mayıs’ta gelseymişim. Her neyse yürürken baktım bir teyzeyle amca yeşil çay ikram ediyorlar. Gidip yanlarına oturdum. Amcanın İngilizce süper. Nasıl da tatlılar… Konuştuk uzun süre. Sarılasım geldi yine…

Sonra da dedim “Biraz şöyle, biraz böyle yürüyeyim”. Latin alfabesi kaybolmaya, dükkanlar garipleşmeye başladı.Yağmur nasıl azdı bu arada anlatamam. Yağmura dayanıklı olan trekking pabuçlarımdan birini bir otobüs yolculuğunda kaybetmiş, diğer tekini de atmıştım öyle olunca. O tek pabucumu atmasaydım diye düşünmeye başladım. Tek ayağım ıslanmasaydı bari… Neyse “Geri döneyim, otelin yanındaki süpermarketten ayakkabı alayım” dedim. Nasıl yürüdüysem metro falan kalmamış. Ben bayağı şehri terk etmişim.

“Şu trene bin” falan dediler. Bir de ona mı para vereceğim? Kaybola küfrede geri döndüm şehre, metroya bindim, sonra da plastik bahçıvan pabuçlarından alıp çorbacıya attım kendimi.

Noodle çorbalarını çok sevdim bu adamların. Ramen diyorlar. Yalnız balıkla aranız yoksa veya yemek seçiyorsanız Japon mutfağında biraz zorlanabilirsiniz. Merak etmeyin ama, her taraf hamburgerci, makarnacı dolu. Hatta bazen buraya özgü yiyecek bulmakta zorlanıyorum, o derece. (Peki abarttım biraz). Size çorba dışında başka ucuz alternatifler de sunayım. Süpermarketlerde “rice ball” satılıyor. Yosuna sarılı somonlu veya ton balıklı pirinç köfteleri. Yosunu atabilirsiniz sevmezseniz. Lezzetli bence. Ayrıcı suşi de alabilirsiniz. Bazı alışveriş merkezlerinin altında küçük suşi büfeleri oluyor. Oralara dalabilirsiniz. Birçok yerde İngilizce menü bulamıyorsunuz, resimlerden seçebilirsiniz. Resim de olmadığı zaman ya günün menüsünü, ya da benim yaptığım gibi en ucuz yemeği el kol tarifiyle anlaşarak ısmarlayabilirsiniz. Sürprizler de işin parçası. Bir kere noodle ısmarlıyorum sandım, ince ince kesilmiş et çıktı mesela. Çoğunlukla yanında miso çorbası, yeşil çay ve turşu da geliyor. Tatlılar çok acayip yalnız. Benim için yani. Deneyin ama. Deneyin ve beni haksız çıkarın. Neyse çok yorulmuşum, kapsülüme gömüldüm. (Bir daha okuyunca fark ettim ki “gömülmek” fiili bilinçaltımın bir seçimi olmalı. Ne de olsa tabut gibi bir yerde uyuyorum)

Ertesi sabah yeni plastik pabuçlarımla dünyaca meşhur Tsukiji balık pazarına gittim. Koca koca tonlar vardı. O balık senin bu balık benim dolandım önce.

Sonra baktım bir yerde insanlar kuyruk olmuşlar. Abinin bir tanesi 300 yenden istiridye satıyor…

Kahvaltıma istiridyeyle başladım anlayacağınız. Nasıl güzel. Elim kadar maşallah. Radyasyondan mı böyle olmuşlar diye düşünerek löp diye indirdim mideme. Sonra da uzun kuyruk olan bir suşicinin önünde beklemeye başladım. Japonların bir bildiği vardır dedim.

Nasıl sıkış tıkış bekliyoruz anlatamam. İnsanlar geçmeye çalışıyor bir yandan. Sonra Amerikalı adamlar geldiler kameralarla falan. Adamın biri kocaman bir tonu kesmeye başladı. (Ton diyorum ama bilmiyorum ne balığı, inek gibi bir şey) Neyse ilginç tamam da karnım zil çalıyor. Bir de herkes doluştu. Hafifçe fenalaştım. O kuyruktan çıkıp daha uzun olan başka kuyruğa girdim. Çok bekledim. Amma velakin yok böyle bir olay. Nasıl lezzetli! Yarım saat falan gülümsemem geçmedi. Hala düşününce mutlu oluyorum.

Ardından mimarisiyle ve kocaman örümceğiyle meşhur olan Roppongi’ye gittim.

Dolandım amaçsızca. Çok ıslanınca metroya sığındım ve Shibuya’da buldum kendimi. Hachiko’nun heykelini ziyaret ettim. “Hachiko, Bir Köpeğin Hikayesi”ni izlememiş olan varsa izlesin hemen. Gözyaşı garantili… Romantikleşip “Orijinal Japon  versiyonunu da seyrederim ben bunun” demeyin yalnız. Derseniz de bana yazın sonra. Neyse bilmeyenlere özet geçeyim gerçek hikayeyi (film çok çok farklı merak etmeyin). Hatciko her gün sahibini bu istasyonda gidip karşılıyor. Bir gün sahibi ölüyor ama bizim Hachiko ömrü yettiği sürece her gün gidip bir umut beklemeye devam ediyor. Japonlar da beklediği yere heykelini koymuşlar.

Shibuya biraz Beyoğlu gibi. Takım elbiseli adamlar yerine delirmiş gençler var. Japonların da delirmiş kılıklısı harbi deli oluyor. Başka toplumlarla karışmamışlar hiç bu adamlar. Burada oturma, çalışma izni almak falan çok zor. Çok aynı oldukları için mi bu kadar uçlarda gezinip farklılık yaratmaya çalışıyorlar diye merak ettim…

Neyse Hatciko’yu umursamıyorsunuz, çılgın gençleri de başka yerde gözlemlediniz diyelim, yine de buraya gelmeniz için çok iyi bir neden var, “Shibuya crossing”. Her bir tarafı dev ekranlarla kaplı binaların arasındaki caddelerin kesişme noktasında, tüm araçlara aynı anda kırmızı ışık yanıyor. İnsanlar dikey, çapraz, yarım daire, her türlü karşıdan karşıya geçmeye başlıyorlar. Dünyanın en kalabalık geçişlerinden biri. Bunu da en iyi ya metronun/garın Hachiko çıkışı yazılarını takip edip binanın 2. katından, ya da tam köşedeki Starbucks’tan izleyebilirsiniz. Ne diyeyim Starbucks iyi yere dükkan açmış. Yer bulabilirseniz tabii. Yalnız olunca ben bir köşeye sıkıştım. Gözlerimi alamadım. Ne kadar oturdum falan bilmiyorum. Hipnoza geçtim. Sonra da kendim karşıdan karşıya geçerken o enerjiyi tüm damarlarımda hissettim. Bir filmin içindeymişçesine heyecanlandım. Birileri devamlı buraya bakıyor çünkü. Acayip bir olay.

Oradan da gece hayatının aktığı yere, Shinjuku’ya gittim. Burada da çok deli vardı. Uzun sarı saçlı, bol makyajlı ama ganster yürüyüşlü gençler görebilirsiniz. Korkunç biraz.

Bir yığın insan Japonca bir şeyler söyleyip elinize broşür tutuşturmaya çalışıyor. Ne ararsanız bulabilirsiniz. Karaoke barlar ve kırmızı noktalı kulüpler de dahil. Transa geçmiş bir şekilde kalabalıkla oradan oraya gezindim burada da. Artık ayaklarıma kara sular inince durdum. Kapsülüme geri döndüm. Ertesi gün tapınaklar, iyi dilekler ve umutlar alemi Kyoto’ya gideceğim için de çok geç olmadan uyudum.