JaponyaKahraman DüdükÜlkelerUzak Doğu

Şu dünyada en huzurlu hissettiğim şehir olabilir Kyoto. “En çok sevdiğin yer neresi?” sorusuna cevap verirken aklıma gelmiyor ama bazen çok bunaldığımda kendimi orada hayal ediyorum. Bir zen bahçesinde otururken ya da en işlek caddesinde marketten aldığım suşileri yerken. Fark etmiyor. İyi geliyor.

 
Son günümde garın yanında pek de turistik olmayan bir tapınağa gitmiştim. Kocaman şöyle bir afiş vardı.
 
Şimdi, hayat seni yaşıyor.
 
Ne demek bu sizce? Hayat bizi yaşıyor… Çok aklıma takılınca fotoğrafını çektim. Sonra da unuttum.
 

Birkaç gün önce Puket’te tanıştığım Fransız bir kız ziyaretime geldi. Havalanında karşılaşmamızın 5. dakikasında “O mutlu Duygu’ya ne oldu?” dedi. Şakaya vurdum ama çok dokundu bu lafı.

 
Ne oldu?
 
Mutsuz da değilim ki…
 
Bilinç garip çalışıyor. Bu cümleyi hatırladım. Ve kendime göre en sonunda bir anlam çıkarabildim sanıyorum. Ben o zaman hayatı yaşıyordum. Şimdi hayat beni yaşıyor.
 
Dizginleri elime almamın zamanı…
 
Sizde kontrol kimde?
 
 
Asya KıtasıDünya TuruJaponyaJaponya-DTÜlkelerUzak Doğu

Yolculuk gerçekten sürprizlerle dolu. Facebook’a kapsül otellerle ilgili yorum yazarken eski bir arkadaşım görüp mesaj attı. 1 ay önce Yokohama’ya taşınmışlar. Yokohama Tokyo’nun içine girmiş deniz kıyısında bol gökdelenli bir şehir. Onca koca binanın ortasında garip bir huzur var.

Arkadaşım Elsa, kocası Marcus ve inanılmaz tatlı oğulları Emil de bu yüksek yapıların birinde, boydan boya cam dairelerinde yaşıyorlar.

Hava tam bir rezaletti, soğuk ve fırtına. Ben de nasıl yorulmuşum. Dinleneceğim dediğim yerlerde bile “Şunu da yapayım, bunu da edeyim” diye durmadığım için 2 ayın sonunda pilim bitti.  Haliyle o kadar da genç değiliz artık. Neyse işte ben de iyice bezdim Yokohama’da gökdelenlere bakarak. Kendime geldim. Asya’dan dinç bir şekilde ayrılıp yeni dünyaya doğru yola çıkmış oldum.

Hey güzel Asya, seni daha uçaktayken özledim. Japon Havayollarında verilen süslü yemekten sonra önüme konan çirkin makarnaya, güler yüzlü hosteslerden sonra işini çabucak bitirmeye çalışan kadınlara bakınca pilota “Burdan U dönüşü yapabilir miyiz?” diyesim geldi. Demedim. Deseydim haberlere çıkardım zaten.

Gittiğim bütün ülkelere geri dönmek istiyorum. En yorucu anlarımdan bile o kadar güzel kareler kaldı ki aklımda.  Sanki önümde bir ordövr tabağında sunuldular. Ancak tatlarına bakabildim. Hindistan tarçınlı, Tayland mangolu, Kamboçya biberli, Güney Kore canlı (ölmemiş anlamında, evet ahtapota gönderme yapıyorum), Japonya rafineydi. Hepsi beni ayrı ayrı etkiledi.

Çocuklar, filler, kaplanlar, su üstünde yaşayan köylüler, tezatlar, tapınaklar, dualar, çıplak ayaklar, renkler, baharatlar, yemekler, bahçeler ve sıcak gülümsemeler… Hey güzel Asya…

Ben uçakta bu nostaljik duygular içindeyken Los Angeles’ta başıma geleceklerden habersizdim tabii ki. Ah Amerika sen de bana hemencecik çirkin yüzünü göstermek zorunda mıydın?

Günlüğe devam etmek için tıklayın! Amerika Kıtası

Asya KıtasıDünya TuruJaponyaJaponya-DTÜlkelerUzak Doğu

Pazar sabahı bir uyandım ki hava günlük güneşlik, ayakkabılarım bile kurumuş. Öğlen Kyoto’ya gideceğim. Kyoto da ise yağmur, çamur ve fırtına var tabii. Sakinliğimi korudum. Biraz vitamin D stokladıktan sonra tren istasyonuna gittim. Pahalı olmasına rağmen trenlere olan aşırı sevgimden dolayı Japonya’nın meşhur kurşun treni Shinkansen’e binmezsem içimde kalacaktı. Avrupa’daki kuzenlerinden farklı olarak bu uçuyor gibi geldi bana. Çok da rahattı. Yalnız Tayland usulü yiyecek içecek getirmelerini bekledim bedavaya. Getirmediler. Yanımdaki adamla Japonca anlaşmaya çalıştık. Kyota’da ineceğimi duyduktan sonra benim derdime düştü. Varmadan yarım saat önce haber verip çantalarımı falan hazırladı. Neyse geldim Kyoto’ya ve süper kapsülüme yerleştim, 9 hours Kyoto.

Çok meşhurmuş bu kapsül otel. İyi tarafı istediğiniz saatte check-in yapıp içeride 17 saat kalabiliyorsunuz. Diğer oteller gibi saat 5’e kadar beklemeniz gerekmiyor. Kötü tarafı her gün check-out yapmanızın gerekmesi. Gün 24 saat malum. 17-17 kalırsanız size pahalıya patlayabilir. Bir de “oda”lar gerçekten tabut gibi. 3 gece böyle uzay gemisi gibi bir yerde kaldım anlayacağınız.

Kyoto’ya aşık oldum. Hep gelmek istediğim yer burasıymış. Yeşil tepelere bakan tapınaklar, zen bahçeleri, bambu ormanları, kimonolu insanlar, geleneksel evler…

Ve hemen bunların dibinde hareketli modern sokaklar, Kyoto Tower ve modern gar binası…

Kesin birkaç hafta hiç sıkılmadan kalabilirdim. Ama siz benim deliliğime bakmayın, yine de gelin en az 2 gününüzü ayırın. Bir gün de Nara’ya gidin.

Japonya’da hem Budist, hem Şinto tapınakları var. “Şinto da ne” diye soranları google’a havale ediyorum. Kısaca Japonya’nın yerli dini diyebiliriz. Birçok Budist de Şinto tapınaklarına gelip ibadet ediyor ama. İç içe geçmişler sanki. Şinto daha çok dilek dileme mekanı olmuş izlenimi verdi bana. Gerçi Budist tapınaklarında da birçok inanış var. Şinto tapınaklarında dileklerinizi tahtalara veya küçük kağıtlara yazıp bırakıyorsunuz. Veya kutulara para atıp 2 kere el çırpıyor ve duanızı ediyorsunuz. Bu mekanlara girmeden önce girişteki suyla ellerinizi yıkamanız ve ağzınızı çalkalamanız gerekiyor.

Gördüğüm tapınaklar içinde en çok Kiyomizudera’dan etkilendim. Muhteşem bir manzarası var. Bir de insanların 100 yen verip yer altında bir yere girdiklerini gözüme çarptı. Ben de bakayım dedim, takip ettim. Keşke önce ne olduğunu okusaymışım. Neyse adam kenardan tutuna tutuna ilerle, bırakma dedi. Anladım nedenini. Zifiri karanlık. Çok acayip hissettim. Geri dönesim geldi. O ara kimse de yok önümde. Ama ilerledikçe korkum geçmeye başladı. Bu kadar hızlı rahatladığım için kendimle gurur duydum. Ve birden karşıma aydınlık kocaman bir taş çıktı. “Bunu görmekmiş amaç demek ki” dedim. Anlık bir erme durumu da oldu bende. Monty Python’un Holy Grail’ini izleyen varsa onun jeneriği çalmaya başladı kafamda. Ne alaka bilmiyorum. Neyse meğersem o taşı çevirip dilek tutmam gerekiyormuş. Yapmadım. 100 yen boşa gitti. Sonra da tepeye çıkarken “love stone” denilen bir aşk taşı var. 18 metre öteden gözünüz kapalı yürüyerek bu taşa ulaşabilirseniz hayatınızın aşkını bulabileceğinize inanılıyor. Genç kızları izleyip eğlendim. Ben utandım, yapmadım.

Bir ara tapınak, bağ, bahçe derken iyice tırmanıp mezarlıklarda buldum kendimi. En güzel yerindeler şehrin. Yanlarına çöktüm.Uzaktan bir dua sesi geliyordu. Ve rüzgarla birbirine sürtünen dalların melodisi. Derin nefes aldım. Sanırım yolun başından beri en çok etkilendiğim yerlerden biri burası oldu. Dağ taş yürüyünce de normalde 400 yen giriş ücreti alınan tapınaklardan birine bedavaya girdim. Ardından yanlışlıkla yasak olan bir bölümüne geçtim. Kötü karma oldu biraz. Neyse ki bir dua vardı, onu dileyip affedilmeyi umdum. Ertesi gün 400 yen ödeyerek aldığım yemeği yiyemeyip atınca, kötü karmadan da kurtulduğuma karar verdim.

 Ve o bahçeler… Daha ağaçlar tam çiçek açmamış olsalar da (normalde doğru zamanda gelmişim aslında da bu sene kış çok üzün sürmüş – ve sürüyor) nasıl güzel… Günlerimi bir taşın yanına oturup akan suya bakarak geçirebilirim.

Ağaç boyundaki bambular da çok ilginç geldi bana. Gerçek olduklarına inanmakta zorlandım. Masal diyarında gibisiniz. Felsefe yolunda yürümeyi de ihmal etmeyin bu arada.

Zen bahçelerinde kumdan bir olaylar yapmışlar yalnız, o kısmı pek anlamadım.

Taşlar, nehir, çiçekler, böcekler ve köprüler daha çok ilgimi çekti.  Bir de Japon balıkları var. Kuzu boyutundalar ve köpek gibi sizi takip ediyorlar. Nereden görüp başınıza doluşuyorlar anlamadım. Balıkları bile ilginç.

Yalnız Kyoto’yu küçümsediğim için zaman kaybettim biraz. Otobüse binip “Ben şuraya gidip gelirim hemencecik” zannedip yollarda ömrümü tükettim. Ve hatalarımdan ders de almadım. Her şeyin aşırı düzenli olması batmaya başladı hafiften. Hiç araba geçmediği halde herkes kırmızı ışıkta bekliyor veya tam durağın önünde olmadıkça otobüs şoförü kapıları açmıyor. Evet Türklüğüm tuttu. Ve evet o kadar da zen olamadım.

Bir gün de Nara’ya gittim neredeyse 10 senedir görmediğim arkadaşım Masako ile. Osaka’da oturuyor kendisi. İzin gününü benimle geçirmeye geldi. Nara’da dev bir Buda var görülmesi gereken.

Bu Buda heykelinin burun deliği büyüklüğünde bir aralıktan geçebilirseniz aydınlanacağınız düşünülüyor. Koca koca adamlar ufacık yerden geçmeyi başardılar. Neyse buranın en ilginç yani aynı zamanda geyik parkı olması. Sokaklarda kedi köpek yerine bildiğiniz geyikler dolanıyor.

150 yen vererek onlara kurabiye alıp besleyebiliyorsunuz. 150 yen benim öğle yemeği param. Kendim alıp kendim yiyecektim neredeyse. Biraz da şımarmışlar bu geyikler. Milletin peşinden koşuyorlar, hatta bir kadının poposunu ısırdı bir tanesi. Etrafa uyarı panoları asmışlar zaten bunlar vahşi hayvanlar diye.

Çok yaklaşmadım. Horoz ve kuğudan sonra geyik korkum olduğu ortaya çıktı. Ama geyik görünce yolumu değiştirmiyorum. Horoz ve kuğu varsa başı boş bir yerlerde, kesin tek başıma ilerlemem.

Neyse bir de Şinto tapınağına gittik Masako’yla. Yukarıda yazdığım adetleri de o öğretti zaten. Sonra dilek tuttuk.

Masako “Ben senin yolculuğunun iyi geçmesini diledim. İyi bir insanım galiba” dedi. Ben de yolculuğumun iyi geçmesini dilemiştim. Bu beni de iyi bir insan yapar mı? Beni garip bir tatlıcıya götürdü sonra. Birçok tatlının kuru fasulyeden yapıldığını öğrendim. Tatlı fasulye çorbasının içinde marshmallow’la peynir arası bir kıvamda pirinç topları yüzüyor. Doğrusu fena değildi ama çok miktarda tüketemedim. Geyiklere veda edip Kyoto’ya geri döndüm.

Teker teker Kyota’daki her tapınağı anlatıp sizi baymak istemem. Son geceme gelelim. Benim süper kapsülde yer kalmamış. Ben de bu sefer ryokan denilen geleneksel Japon otellerinden birinden yer ayırttım. Ama çok basit olanından çünkü gerçek ryokanlar spa gibi yerler. Benim otelin ryokan olmasının tek nedeni eski ahşap bir binada, bambu kaplı zemin üzerinde yer yatağında uyuyor olmamdı. Yer de nasıl soğuk, dondum resmen. Yine de tek başıma 1 metreden daha geniş bir alanda kaldığıma sevindim. Otel yaşlı bir çifte ait. Adamcağız şaşırıp sabahın 7’sinde odama dalıp beni korkutmasaydı iyiydi. O değil de asıl bu otele gelmem biraz olaylı oldu. “Çok uzak değil, yürürüm” dedim. Uzakmış. Ben yorgun olunca  2 çantayla dengemi sağlayamıyorum sanırım. Yine yuvarlandım. Ama bu sefer bir sakatlık olmadı neyse ki. Kimse yardımıma gelmedi. Karanlıktı ve sokakta çok fazla insan yoktu tamam da, şaşırdım yine de. Hindistan 10-0 öne mi geçti?

Son sabahımı da garda geçirdim sayılır. Ne biçim bina yapmışlar adamlar. Mimarların çok ilgisini çekebilir. Sonra da Masako’yla buluşmak üzere trenle Osaka’ya gittim.

Osaka’da birkaç saat kaldımve sadece yedim içtim diyebilirim. Nasıl bir yer bilmiyorum. Masako’nun eşi de bize katıldı. Farklı mekanlar göreyim diye 3 değişik yere gittik. Kızartma, Japon mücveri, tofu ve omlet yedik.

 

Çokça bira, az da sake içtik. Osaka’yı çok sevdim öyle olunca. Bu halde de otobüse bindim ardından, Yokohoma’ya gitmek üzere.

Otobüs ne fenaymış! Memleketimin otobüslerini özledim fena halde, hatta Hindistan’dakini bile aradım. Çok rahatsızdı. Bir de tüm perdeleri birbirine bantlamışlar ışık girmesin diye. Büyük bir tabut olmuş resmen. Ne çok seviyorlar böyle kapatılmayı.

Öyle işte, Yokohama’ya geldim her tarafım ağrıyarak. Yokohama’da ne işim vardı? O da bir sonraki yazıya.

Asya KıtasıDünya TuruJaponyaJaponya-DTÜlkelerUzak Doğu

Ve sonunda Martin’le vedalaşıp Tokyo yollarına düştüm. O da sevinmiştir herhalde, evine yerleşeceğim diye korkmaya başlamıştı. Ne yapayım, evimde gibi hissedince hemen yayılıyorum. Neyse konuyu daha en başından dağıtmayayım. Bu turu planlarken Hindistan’dan sonra beni en çok heyecanlandıran ülkeydi Japonya. Hayao Miyazaki animelerini defalarca izleyebilen, Haruki Murakami’nin deli dünyasına hayran olan ve Amelie Nothomb’un otobiyografik romanlarını neredeyse ezberleyen birisi olarak merakım da normal karşılanabilir. (Amma entellektüel bir hava çizdim) Bir de Hachiko var. Bir de tapınaklara olan aşırı sevgim. Bir de en sevdiğim filmlerden olan Lost in Translation. Sonra sushi… Ve zen bahçeleri… Say say bitmez, iyisi mi ben uçaktaki yemeği anlatayım size.

Bir yemek getirdiler. “Yemek” demeseler bir kere plastik zannederdim. En iyi ihtimal tatlı olabilirdi bana göre. Rengarenk çiçekler böcekler yapmışlar. Neyse önümde noodle, balık, et vs. duruyormuş halbuki. Yedim ben de, güzeldi de. Keşke daha aç olsaydım diye düşünüp üzüldüm. Nitekim Japonya’da bir daha böyle süslü yemek yiyemeyeceğimin farkındaydım. Nasıl bir pahalılıktır bu yarabbim! Şöyle, 80 yen 1 dolar ve 500 yen demir para. İyi ki arada Kore’ye gittim de alıştım biraz. Tayland’da bir günde harcadığımı burada bir çorbaya veriyorum neredeyse. (Tamam çok az abartmış olabilirim)

Otelin adresini şu şekilde yazmışım “Kiba durağı, 4. çıkış” Biraz fazla rahat davranmaya başladım sanırım. Bu tarifle bulamadım elbette ve Japonların yardımseverliğini ilk günden test etmiş oldum. Şunu söyleyeyim yolculuğun başından beri dil konusunda en zorlandığım ve şaşkın anlar geçirdiğim yer burası. Ama her durumda, hatta bazen siz istemeseniz bile işlerini güçlerini bırakıp yardım ediyorlar. Bazen iş ediniyorlar benim doğru otobüse binmemi, doğru durakta inmemi falan. O kadar tatlılar ki! Sarılasım geliyor, ama sarılmıyorum. Sarılma yanlış anlaşılabilir belki bu toplumda. Bir Japon’la izdivaç yapmak durumunda kalabilirim. Yahu nasıl oluyor da bu şeker insanlar aynı zamanda kadına ikinci sınıf muamele yapıyorlar anlamak zor (Hepsi değil tabii). Kadın evde oturmalı anlayışı bizden de beter ya da bizim kadar kötü bilemiyorum. Her durumda anlamak zor. Yok ben burada ne yaptığımı yazamayacağım konuyu dağıta dağıta…

Neyse kapsül otelime yerleştim.

Daha önce bu tip otellerin varlığını duymuş, manyak mı bu Japonlar diye düşünmüştüm. Aslında turistlerden çok iş adamlarına yönelik bu tarz “yatakhane”lerin çoğu sadece erkekler için. Yanlarına bir don, bir gömlek, bir çift de çorap alıp gelseler yeterli olur. Onları unutsalar da önemli değil, makineye birkaç yüz yen bırakıp yenisini temin edebiliyorlar. Benim kaldığım otelde pijama, terlik, kendinden macunlu tek kullanımlık dış fırçası, havlu, her türlü temizlik ürünü ve tarak mevcuttu. Doğrusu çok temiz ve beklediğimden ferah çıktı. Tuvalet de popodan ısıtmalı ve konuşuyor. Ne dediğini bilmiyorum valla. Otomatik sifonlu olmasına rağmen yanında bir yığın düğmesi var. Sonradan sifonun müziğini ve klozetin ısısını ayarlayabildiğinizi öğrendim. “Hey gidi!” dedim. Kamboçya’da nehre açılan delikten nerelere geldik. Neyse kadınlar banyosu çok küçüktü ama ben oradayken çok kalabalık olmadı. Bir de jakuzi avantajı var. Yağmurlu ve soğuk günden sonra öyle iyi geliyor ki! Benim açımdan en büyük sorun her şeyin ayrı katta olmasıydı. Sırt çantamı girişte bıraktım, kullanacağım eşyaları ve elektronik aletleri 2. kattaki dolabıma yerleştirdim, 3. katta duşumu alıp 4. kattaki kapsülüme çıktım. Bir şey unuttunuz mu asansörle aşağı yukarı bayağı gezinmeniz gerekiyor. Bir de benim gibi aklı bir karış havada ve dağınıksanız sorun olabiliyor bu durum. Bu tip oteller hakkında sizi Kyoto yazımda biraz daha aydınlatacağım.

Tokyo’da beni yağmur ve soğuk karşıladı. İstanbul’a da bahar gelmiş. Plajdaki fotoğraflarımı kıskandınız değil mi? 500 yeni şemsiyeye, 700 yeni de bir günlük metro biletine verip koyuldum yola. Buranın metrosunu anlamak aslında çok kolay. Bir çok yerde latin alfabesiyle de yazıyor duraklar. Bir de numara vermişler. Hangi yöne gideceğinizi numaralar sayesinde kolayca anlayabiliyorsunuz. Burada kafayı karıştıran tek olay 2 ayrı metro ve bir yığın şehir içi tren şirketinin oluşu. Biletinizi aldığınız şirkete dikkat etmeniz ve yolunuzu ona göre ayarlamanız gerekiyor.

Otelime yakın olması nedeniyle Ginza denilen bölgeden başladım günüme. Zenginlerin caddesiymiş bu. Şık şık mağazalar ve birbirinden güzel kıyafetli insanlar kapladı çevremi. Beni bilen bilir ne marka ne lüks merakım vardır. Tam tersi bazen bunlardan rahatsız bile olurum. Ama bu caddede yürürken nasıl zengin olasım geldi size anlatamam. Sadece 1 gün Tokyo’yu jet set olarak yaşamak ne süper olurdu diye düşünmeden edemedim. Benim de pantolon falan yırtık bu arada. Tipim kaymaya başladı. Veya tipimin kayıklığını bu ülke daha çok hissettirdi bilemiyorum. Neyse sinirimi bozdu bu mekan, metroyla Tokyo durağına gittim. Finans merkezi olan gökdelenlerin arasında süzüldüm, uzun süre yer altında siyah takım elbiseli adamlarla dolandım. Sanki üniforma giymiş gibiydiler. Yine çok göze battım. Öyle olunca turistliğimi bilip Sensoji tağınağının olduğu Asakusa’ya gittim.

 

Burası şehrin tarihi bölgesi. Çok yakınına Sky Tree denilen Tokyo’nun yeni kulesini dikmişler. Tapınağın çatılarının arasından gökyüzünde bulutların arkasında kaybolan kuleye bakınca kendimi Japon animesinde gibi hissettim. “Tokyo’dayım” dedim, ürperdim.

O sırada baktım bir grup beyaz adam bir yere giriyorlar 300 yen verip, ben de takip ettim. Güneş açtı, çok güzel bir bahçede dolanmaya başladım. 2 hafta sonra nasıl güzel olacak buralar… Ay salak kafam keşke Mayıs’ta gelseymişim. Her neyse yürürken baktım bir teyzeyle amca yeşil çay ikram ediyorlar. Gidip yanlarına oturdum. Amcanın İngilizce süper. Nasıl da tatlılar… Konuştuk uzun süre. Sarılasım geldi yine…

Sonra da dedim “Biraz şöyle, biraz böyle yürüyeyim”. Latin alfabesi kaybolmaya, dükkanlar garipleşmeye başladı.Yağmur nasıl azdı bu arada anlatamam. Yağmura dayanıklı olan trekking pabuçlarımdan birini bir otobüs yolculuğunda kaybetmiş, diğer tekini de atmıştım öyle olunca. O tek pabucumu atmasaydım diye düşünmeye başladım. Tek ayağım ıslanmasaydı bari… Neyse “Geri döneyim, otelin yanındaki süpermarketten ayakkabı alayım” dedim. Nasıl yürüdüysem metro falan kalmamış. Ben bayağı şehri terk etmişim.

“Şu trene bin” falan dediler. Bir de ona mı para vereceğim? Kaybola küfrede geri döndüm şehre, metroya bindim, sonra da plastik bahçıvan pabuçlarından alıp çorbacıya attım kendimi.

Noodle çorbalarını çok sevdim bu adamların. Ramen diyorlar. Yalnız balıkla aranız yoksa veya yemek seçiyorsanız Japon mutfağında biraz zorlanabilirsiniz. Merak etmeyin ama, her taraf hamburgerci, makarnacı dolu. Hatta bazen buraya özgü yiyecek bulmakta zorlanıyorum, o derece. (Peki abarttım biraz). Size çorba dışında başka ucuz alternatifler de sunayım. Süpermarketlerde “rice ball” satılıyor. Yosuna sarılı somonlu veya ton balıklı pirinç köfteleri. Yosunu atabilirsiniz sevmezseniz. Lezzetli bence. Ayrıcı suşi de alabilirsiniz. Bazı alışveriş merkezlerinin altında küçük suşi büfeleri oluyor. Oralara dalabilirsiniz. Birçok yerde İngilizce menü bulamıyorsunuz, resimlerden seçebilirsiniz. Resim de olmadığı zaman ya günün menüsünü, ya da benim yaptığım gibi en ucuz yemeği el kol tarifiyle anlaşarak ısmarlayabilirsiniz. Sürprizler de işin parçası. Bir kere noodle ısmarlıyorum sandım, ince ince kesilmiş et çıktı mesela. Çoğunlukla yanında miso çorbası, yeşil çay ve turşu da geliyor. Tatlılar çok acayip yalnız. Benim için yani. Deneyin ama. Deneyin ve beni haksız çıkarın. Neyse çok yorulmuşum, kapsülüme gömüldüm. (Bir daha okuyunca fark ettim ki “gömülmek” fiili bilinçaltımın bir seçimi olmalı. Ne de olsa tabut gibi bir yerde uyuyorum)

Ertesi sabah yeni plastik pabuçlarımla dünyaca meşhur Tsukiji balık pazarına gittim. Koca koca tonlar vardı. O balık senin bu balık benim dolandım önce.

Sonra baktım bir yerde insanlar kuyruk olmuşlar. Abinin bir tanesi 300 yenden istiridye satıyor…

Kahvaltıma istiridyeyle başladım anlayacağınız. Nasıl güzel. Elim kadar maşallah. Radyasyondan mı böyle olmuşlar diye düşünerek löp diye indirdim mideme. Sonra da uzun kuyruk olan bir suşicinin önünde beklemeye başladım. Japonların bir bildiği vardır dedim.

Nasıl sıkış tıkış bekliyoruz anlatamam. İnsanlar geçmeye çalışıyor bir yandan. Sonra Amerikalı adamlar geldiler kameralarla falan. Adamın biri kocaman bir tonu kesmeye başladı. (Ton diyorum ama bilmiyorum ne balığı, inek gibi bir şey) Neyse ilginç tamam da karnım zil çalıyor. Bir de herkes doluştu. Hafifçe fenalaştım. O kuyruktan çıkıp daha uzun olan başka kuyruğa girdim. Çok bekledim. Amma velakin yok böyle bir olay. Nasıl lezzetli! Yarım saat falan gülümsemem geçmedi. Hala düşününce mutlu oluyorum.

Ardından mimarisiyle ve kocaman örümceğiyle meşhur olan Roppongi’ye gittim.

Dolandım amaçsızca. Çok ıslanınca metroya sığındım ve Shibuya’da buldum kendimi. Hachiko’nun heykelini ziyaret ettim. “Hachiko, Bir Köpeğin Hikayesi”ni izlememiş olan varsa izlesin hemen. Gözyaşı garantili… Romantikleşip “Orijinal Japon  versiyonunu da seyrederim ben bunun” demeyin yalnız. Derseniz de bana yazın sonra. Neyse bilmeyenlere özet geçeyim gerçek hikayeyi (film çok çok farklı merak etmeyin). Hatciko her gün sahibini bu istasyonda gidip karşılıyor. Bir gün sahibi ölüyor ama bizim Hachiko ömrü yettiği sürece her gün gidip bir umut beklemeye devam ediyor. Japonlar da beklediği yere heykelini koymuşlar.

Shibuya biraz Beyoğlu gibi. Takım elbiseli adamlar yerine delirmiş gençler var. Japonların da delirmiş kılıklısı harbi deli oluyor. Başka toplumlarla karışmamışlar hiç bu adamlar. Burada oturma, çalışma izni almak falan çok zor. Çok aynı oldukları için mi bu kadar uçlarda gezinip farklılık yaratmaya çalışıyorlar diye merak ettim…

Neyse Hatciko’yu umursamıyorsunuz, çılgın gençleri de başka yerde gözlemlediniz diyelim, yine de buraya gelmeniz için çok iyi bir neden var, “Shibuya crossing”. Her bir tarafı dev ekranlarla kaplı binaların arasındaki caddelerin kesişme noktasında, tüm araçlara aynı anda kırmızı ışık yanıyor. İnsanlar dikey, çapraz, yarım daire, her türlü karşıdan karşıya geçmeye başlıyorlar. Dünyanın en kalabalık geçişlerinden biri. Bunu da en iyi ya metronun/garın Hachiko çıkışı yazılarını takip edip binanın 2. katından, ya da tam köşedeki Starbucks’tan izleyebilirsiniz. Ne diyeyim Starbucks iyi yere dükkan açmış. Yer bulabilirseniz tabii. Yalnız olunca ben bir köşeye sıkıştım. Gözlerimi alamadım. Ne kadar oturdum falan bilmiyorum. Hipnoza geçtim. Sonra da kendim karşıdan karşıya geçerken o enerjiyi tüm damarlarımda hissettim. Bir filmin içindeymişçesine heyecanlandım. Birileri devamlı buraya bakıyor çünkü. Acayip bir olay.

Oradan da gece hayatının aktığı yere, Shinjuku’ya gittim. Burada da çok deli vardı. Uzun sarı saçlı, bol makyajlı ama ganster yürüyüşlü gençler görebilirsiniz. Korkunç biraz.

Bir yığın insan Japonca bir şeyler söyleyip elinize broşür tutuşturmaya çalışıyor. Ne ararsanız bulabilirsiniz. Karaoke barlar ve kırmızı noktalı kulüpler de dahil. Transa geçmiş bir şekilde kalabalıkla oradan oraya gezindim burada da. Artık ayaklarıma kara sular inince durdum. Kapsülüme geri döndüm. Ertesi gün tapınaklar, iyi dilekler ve umutlar alemi Kyoto’ya gideceğim için de çok geç olmadan uyudum.

Asya KıtasıDünya TuruGüney KoreKore-DTÜlkelerUzak Doğu

Seul’daki son günümde kendimi müzelere verdim. İlk önce şunu söyleyeyim, adamlar müzecilik konusunda aşmışlar. Bütün duyu organlarınıza hitap ediyor. Kendinize hapiste ya da savaş alanının ortasında hissedebiliyorsunuz.

Güne ilk Seodaemun Hapishanesinde başladım. Japonlar Kore’yi işgal ettiklerinde, bağımsızlık için uğraşanlara burada işkence etmişler. Hücrelerde de işkence sahnelerini canlandırmışlar balmumu heykellerle. “Barış” için sözüm ona ama Japonlardan nefret etmenize neden oluyor. Bazı şeylere gerek yoktu diye düşündüm, mesela Japon asker işkence odalarının önünde bacaklarını uzatmış keyfine bakıyor…

Her neyse zaten Kamboçya’da gördüklerimden sonra zor etkileniyorum böyle şeylerden. Orada müzecilik çok kötüydü ama neredeyse hiç dokunmadıkları için her şey çok daha gerçek geliyordu insana.

Ardından da savaş müzesine gittim. Koskoca müze yapmışlar adamlar, helal olsun. Bahçesinde savaş uçakları, gemileri falan, hem de bedava. Büyük kısmı Kore Savaşı’yla ilgili. Resmen ABD ve Sovyetler Birliği’nin sidik yarışı yüzünden kaybolan onca hayat… Öyle de bir yapmışlar ki, tanklarla ilgili bir video izlerken birden yer sarsılmaya başlıyor ya da yıkılmış bir köyün içinden yürüyorsunuz mesela.  Savaşa katılan her ülkenin askerinin heykelini koymuşlardı bir odada, bu da karizmatik Türk askeri.

Bir de ülkelerin hikayelerini kendi dillerinden dinleyebiliyorsunuz. Türkçe’ye bastım, ilerledim arkamdan gelen Amerikalılar da biraz kültürlensinler diye. Ardından  bir gün önce gittiğim Kuzey Kore sınırındaki JSA- Joint Security Area’nın maketini gördüm. Girdiğim odada yapılan görüşmelerden resimler falan vardı. Yaptığım gezi iyice absürt gelmeye başladı. Bu kadar gergin bir yere gittikten sonra hediyelik eşya dükkanına yönlendirildiğimize ve nefret etmemiz gereken Kim Jong-il’in en sevdiği viskiden almamız konusunda gaza getirildiğimize inanmakta zorluk çekiyorum.

Neyse ben size müzenin 2. katını anlatıyorum, şimdi 3. katına geçelim. Böyle eğlenceli bir yer yok. 4D F16 simülasyonuna girdim (Tek kadın bendim) Ardından gemi kısmına gidip yine heyecanlandım. Öyle yapmışlar ki adamlar, resmen gemide gidiyor gibisiniz. İsterseniz ateş edebileceğiniz alanlar da var. Baktım müzenin kapanış saati yaklaşıyor bahçeye koşup gerçek uçaklara, gemilere falan çıkıp inmeye başladım. Normalde içlerine girilebiliyormuş ama ben geç kaldım sanırım. Sonra Martin geldi. “Nasıldı?” dedi. “Bir savaş müzesi için fazla eğlenceliydi” dedim. Öyleydi harbi. Ben bile kendimi kaybettim. 2. kattaki barış yanlısı Duygu gitti, orduya yazılmaya hazır bir Duygu geldi. Çocuğum olsa asla götürmem oraya. Uyarayım sizi de.

Akşam Seul Tower’a gidip Seul’ün ışıklarına tepeden baktım. Burada da aşkını kilitleme modası varmış.

 
Beklemediğim kadar çok sevdim ben bu şehri. Sıkıcı bir yer olacağını sanmıştım ama her anı garipliklere doluydu. Gidip görmeye değer bence. Aracını kullanırken GPS ekranından beyzbol maçı seyreden şoföre başka nerede rastlanabilir ki? Metroda herkes telefonundan TV izleyince teknolojinin kölesi olmuşlar diyorsunuz ama sonra bir yığın trekking kıyafetli insanla karşılaşıyorsunuz. Devamlı çevredeki tepelere tırmanıyorlar, olabildiğince doğaya karışıyorlar. Yakın geçmişleri bu kadar felaket olmasına rağmen sanki tamamen toparlanmış gibiler. Belki de bana öyle geldi.

Bir de bir teyze vardı daha önce yazmayı unuttuğum. Ben tapınak gezerken “Gel kızım yanıma otur” dedi Korece. Oturdum. Sonra bana oradaki ağaç hakkında uzun uzun bir şeyler anlattı. Korece. Benim anlamadığımı gördüğü halde. İnsanlar o ağaca dokunuyorlardı. Sonra bir kız geldi. Ağacın koca gövdesine sarıldı. Öyle huzur doldum ki. Teşekkür ettim teyzeye. Kalktım gittim. Bu yolculuğa böyle anlar için çıkmıştım, Seul de bana bunlardan bir tomar sundu.

Bu yazıyı da Tokyo’daki kapsül odamdan yamulmuş bir şekilde yazıyorum. Japonya anıları da çok yakında…

Asya KıtasıDünya TuruGüney KoreKore-DTÜlkelerUzak Doğu

Seul’a Perşembe akşamı kazasız belasız ve olaysız bir şekilde ulaştım. Burada bizim cep telefonları çalışmıyor bu arada, gelirseniz aklınızda olsun. Neyse arkadaşımın evine gitmek üzere otobüse binip şoföre inmek istediğim durağı söylemeye çalıştım. Anlamadı bir türlü. En önde de bir adam oturuyor, ikisi bön bön bana bakıyorlar. Neden sonra anladıklarında önde oturan adam kahkahalarla gülmeye başladı. Benim telaffuzumla nasıl dalga geçiyor terbiyesiz anlatamam. Dedim öğret bana o zaman. Öğretti ama her yanlış söyleyişimde yerlere düşüyor gülmekten. Tatlı adamdı, bir şey demedim. Değilse Tayland’da öğrendiğim Tay boksu numaralarını göstermeyi bilirdim elbette.

1 saatlik bir yolculuktan sonra arkadaşım Martin’in evine vardım. Martin’le Fransa’dayken 1 sene beraber okumuştuk. Kendisi İrlandalı. Beni hemen bir Kore “Kendin Pişir Kendin Ye”sine götürdü. Burada çok meşhur bu olay. Masaların ortasına konan mangalda etinizi pişirip kimji denilen ve genelde lahanadan yapılan turşuyla yiyorsunuz. Nasıl lezzetli. Yanında da ya pirinç şarabı (hiç sevmedim) ya bira (Kore birasını da sevmedim) ya da soju denilen sakenin daha az alkollüsünü içiyorsunuz. Hepsi çok ucuz. Ucuz dediysem buraya göre, İstanbul’a göre. Değilse Hindistan ve Güneydoğu Asya sonrası bana her şey inanılmaz pahalı geliyor. Neyse sofra adabını öğrendim. İçki koymanın ve içmenin hiyararşik ilişkilere göre kurallara var. Ve hayır demek kesinlikle kabul edilmiyor. Buraya gelen iş adamlarına başarılar diliyorum. Rakı shotlarla evlerinde alıştırma yapsınlar. Dediklerine göre günde 12-14 saat çalıştıktan sonra patronlarıyla gelip deli gibi içmek zorunda kalıyorlarmış haftanın birkaç günü.
 
Cuma günü sakin bir gün geçirip yol yorgunluğunu üzerimden atmaya karar verdim. Aslında Seul dışında İlsan denilen bir bölgedeyim ama metroyla Seul’a gidilebiliyor. Şehir nereye başlıyor nerede bitiyor belli değil. Burada büyük bir park varmış. Oraya gidip sonra da İlsan sokaklarında biraz yürürüm diye planladım. Hava buz gibi. Ben Puket’ten geliyorum tabii bu durum çok hoşuma gitmedi. Nisan ortası çok güzel oluyormuş buralar çiçekler böcekler. Mart’ta gelmeyin. Neyse yürüyorum parkta. Sakin, huzurlu, binalar ve rengarenk neonlar uzakta kaldı. Her şeyden kopmuş durumdayım. Derken bir kadın sesi bağıra bağıra konuşmaya başladı. Her tarafımın kamera ve hoparlörlerle dolu olduğunu o zaman anladım. Kendimi “1984”te hissettim, tırstım. Bana mı kızıyordu acaba, neyse devam ettim yoluma ve karşıma tuvalet müzesi çıktı.

İlk önce müzenin amacını söyleyeyim. Batıda dışkı tarih boyunca kullanılmadan atılırken, Asya’da gübre olsun, ilaç olsun, yakıt olsun değerlendirilmiş. Günümüzde her tarafa yayılan alafranga tuvaletlerle Asyalının dışkısıyla ilişkisi de bozulmuş. Şimdi yapılması gereken çevreye zarar vermeyen ekolojik tuvaletler üretmek. Bu amacı sonuna kadar desteklemekle beraber bu müze sayesinde Korelilerin de bizim gibi olduklarını anlamış oldum. Onlar da her şeyi Korelilerin bulduğunu, tüm dünyanın aslında Koreli olduğunu falan düşünüyorlar. İyice kanım ısındı.

Şimdi müzenin benim ilgimi çeken kısımlarını aktarmak istiyorum. Ne de olsa her blog yazımda iğrenç bir muhabbete girmem gerekiyor. Orta Çağ’da, Batı’da kakalar balkondan aşağıya  salınıyormuş genelde. O yüzden kadınlar topuklu ayakkabı, erkekler şapka ve pardösü giymeye başlamışlar iddialarına göre. Topuklu ayakkabıyı bilmem de pardösü ve şapka soğuk ve yağmur nedeniyle de olabilir gibi geldi bana. Siz bu konuda google araştırmaları yaparsanız bana da iletin. Neyse Asya’ya ve özellikle Kore’ye gelecek olursak köylerde tuvalet direkt domuzlarının beslendiği yere akıyormuş vakt-i zamanında. Domuzcuklar çok seviyorlarmış insan dışkısını. Hem temizlik sağlanıyormuş, hem hayvanlara daha az yem vermiş oluyorlarmış, hem de domuz eti daha lezzetli oluyormuş. Bunlara İngilizce “Poo Pigs” yani “Kaka Domuzu” deniyor. Bir de “Kaka Köpekleri” var. Altta müzede çektiğim fotoğrafı da görebilirsiniz. Bu tatlı köpekler bebeklerin kakalarını yiyorlarmış üstünüze afiyet. Sonra da popolarını yalayıp temizliyorlarmış. Bez yok tabii. Valla öyle yazıyordu, sallamıyorum hiçbir şeyi. Siz yine de köpeğinizi bu şekilde eğitmeyin bence. “Bu köpeklerin de etleri leziz” diye bir yazı bekledim ama yoktu neyse ki. Kore’de Çin’deki gibi köpek eti tüketiliyor çünkü, ama her tarafta bulduğunuz bir şey değil. Tamam bu konuyu kapatıyorum içiniz fenalaşmadan. Cumartesi’ye atlayalım.

Cumartesi, 17 Mart, yani bütün dünyada yeşil giyilip barlarda kutlanan İrlanda bayramı St. Patrick’s Day’di. Arkadaşım da İrlandalı olunca biraz saray gezip kültürel faaliyetlerde bulunduktan sonra kendimizi çeşitli etkinliklere verdik.

Öğleden sonra 2’de başlayıp gece 4’te biten aktiviteler konusunda çok ayrıntı vermeyeceğim ama Koreli U2 cover grubu muhteşemdi ve deli gibi eğlendim. Bir de akşam yemeğinden bahsedeyim. Menüde ipek böceği, canlı ahtapot ve deniz ürünleri çorbası vardı. İpek böceğini sevmedim. Pişirirlerken çok kötü kokuyor ama çerez olarak önünüze koyarlarsa deneyin. Canlı ahtapot biraz garip bir olay. Canlı dediysek doğranmış halde ama bizde de biliyorsunuz vura vura öldürüyorlar hayvanı, oynamaya devam ediyor çünkü. (Sinir sistemiyle ilgili bir durum sanırım) Neyse önünüze bir tabak getiriyorlar minik beyaz oynayan yaratıklarla dolu. Löp löp yiyorsunuz. Çiğnemesi zor ama ben iyice çiğnemeye çalıştım her ihtimale karşı, geri yürümeye falan çalışır, belli mi olur. Aslında bu ahtapotu toptan kesmeden falan, harbi canlı şekilde de yutuyorlarmış da, hem iğrenç geldi bana düşüncesi, hem de tehlikeliymiş çünkü hayvan boğazınızı tıkayarak sizi öldürebilirmiş. Hakkı da bence. Deniz ürünleri çorbası çok güzeldi bu arada ama ona da tuhaf bir tepki verdim, acısından dolayı sanırım. Her kaşıktan sonra hıçkırdım. Benim için unutulmaz bir akşam yemeği oldu.

Pazar kendimize biraz zor geldik haliyle. Sonra da futbol maçına gittik Martin’in arkadaşlarıyla. Burada tanıştığım tüm yabancılar İngilizce öğretmeni. Kore’de tüm okulllar anadili İngilizce olan öğretmenler çalıştırıyor o yüzden adım başı bir öğretmenle karşılaşmanız mümkün. Benim tanıştıklarım hep çok tatlı insanlardı, çocuklar için sevindim.

Neyse maç komikti, stat daha çok çocuk parkını andırıyordu. Aileler Pazar gezmesi için gelmişler. Bir de Seul takımı için sallanan bayraklara çok güldüm. Seul’un rengi kırmızı-siyah, kalabalığa bakarken Che Guevera’lı bayraklar görüyorum, herhalde bu başka biri de, çok benziyor falan diyorum. Dünyanın en kapitalist ülkelerinden birindeyim çünkü. Neyse Che’ymiş gerçekten. “Ne alaka?” dedim arkadaşıma, “Kırmızı siyah çünkü” dedi. Bu olay Kore’yi çok güzel özetliyor bence. Maç sonrası da geleneksel bir lokantaya gidip yerde bağdaş kurarak yedik, sonra yürüyemedim. 

Pazartesi günü burada her türlü turistik yer kapalı, hatta otobüs turları da çalışmıyor. Ben de kah gökdelenlerin arasında, kah nehir kenarında, kah şehrin eski kısımlarında yürüdüm. Dondum ama bu şehri sevdiğime karar verdim. Hatta birkaç sene yaşanır bile. Bu arada 1994 yılında, Kore’nin günlük yaşamı ve tarihiyle ilgili bir sürü dokümanı gömüp bir anıt yapmışlar. Anıtın yanına bir gittim ki üzerinde Türkçe bir şeyler yazıyor. “Anaa” falan derken kardeş şehir Ankara’dan Melih Gökçek’in imzasını gördüm.  Koşa koşa kaçtım.

Akşam da karaoke odası kiraladık. Kore’ye gelince mutlaka yapılması gereken aktivitelerin başında çünkü. Baştan aşağı cam odada neonlara bakarak soju ve bira eşliğinde tepindik sabahın 3’üne kadar. İlk başta Koreli bir çift de vardı, sayelerinde deneyimim biraz daha geleneksel oldu.

Sonra da 3 saat kadar uyuyup Kuzey-Güney Kore sınırında, silahsız bölgede bulunan “Joint Security Area”ya giden tura katılmak için yollara koyuldum.

Çok ilginç bir deneyimdi, 77 dolar, çok pahalı ama değer bence. Güney Kore’nin tutumunu biraz acayip buldum onu söyleyeyim önce. Evet Kuzey Kore’de durum çok çok kötü gerçekten ama Güney Kore kendini tam bir melek gibi yansıtıyor. Mesela Kuzey Kore’nin güney sınırında “Propaganda köyü” denen bir köy var. Kuzey Kore orayı dünyaya “burada her şey mükemmel” demek için inşa etmiş. Yalan bir köy ve kimse yaşamıyor söylediklerine göre. Buna inandım. Ama Güney Kore de, gelen mültecilerin bekletildiği yerin bahçesine lunapark yapmış çocuklar oynasınlar diye. “Biz işte bu kadar iyiyiz” mesajı veriyorlar. Bana biraz abartı geldi de, belki de fazla septik yaklaşıyorum. Sonra bir sürü video gösterdiler Kuzey Kore’nin fenalıkları hakkında. Videolar gerçekleri yansıtıyor olabilir ama kullanılan dil de propaganda diliydi. Bu konuda beni haksız gören veya benzer düşüncelere kapılmış olanlar bana yazarlarsa çok sevinirim aslında.

Hava çok açık olduğu için Kuzey Kore’ye baktık önce gözlem noktasından. Birleş Milletler askerleriyle dolu  silahsız bölgeye gittik sonra. 2 kez pasaport ve kılık kıyafet kontrolü yaptılar. Dediklerine göre deli dolu giyindiğimiz taktirde  Kuzey Kore fotoğraflarımızı çekip “İşte parasız pulsuz kötü Güney Kore ve Birleşmiş Milletler” diyerek propaganda yapıyormuş vatandaşlarına. Bir de açık ayakkabı giymek yasak, nedeni de bir aksilik olduğu taktirde koşmamızı engellemesi. Yutkunduk. 2008’e kadar Kuzey Kore’ye giren turlar da yapılıyormuş ancak 52 yaşındaki bir kadın vurulduğu için bırakmışlar. Birden bu turun da ne kadar güvenli olduğu konusunda şüpheye düştük. Mantık biri vurulana kadar devam mı etmek acaba diye meraklandık. Neyse bir kağıt imzalattılar, ölürsek sorumluluğun bize ait olduğuna dair. En son “Kaplanlar beni yerse benim suçum” diye bir imza atmıştım hatırlarsanız. Bundan sonra ne imzalayacağım merak ediyorum. Amerikalı askerler eşliğinde askeri bir otobüse bindik. Dolandık biraz, “Şura barış köşesi, şurada 2 asker vuruldu” falan gibi açıklamalarla. Bu arada silahsız bölge ama askerler silahlı haliyle. Bir de bir köy var bütün bu karmaşanın ortasında. Çok ilginç bir yer. 24 saat BM korumasında, orada oturabilmek için soyunuzun sopunuzun köye ait olması gerekiyor. Dünya kadar yardım alıyorlarmış, hepsi çok zengin olmuş ve erkekler askerlikten muafmış. Haliyle köye gelin gidebiliyor ama damat gidemiyor. Bütün bu avantajların yanında yılda 240 günlerini orada geçirmeleri gerekiyor. Günde birkaç kere askerler tarafından kontrol ediliyorlar. Gece 12’de evlerine girmiş ve tüm güvenlik önlemlerini almış olmaları gerekiyor. Bir yerden bir yere ancak asker kontrolünde gidebiliyorlar. Kuzey Kore sinirlense ilk o köyü vurur söyleyeyim.

Sonra bir kapısı Kuzey Kore’ye,  bir kapısı Güney Kore’ye açılan  odaya girerek Kuzey Kore’ye binanın içinde adımımızı atmış olduk. Saçma gelecek ama heyecanlı bir olay. Ben bu arada Kuzey Kore kapısına çok yaklaştım fotoğrafım çekilirken, askerlerin biri “Höt” dedi.

Martin de evden çıkmadan “3. Dünya savaşını başlatma Duygu lütfen” demişti bana, başlatıyordum az kalsın. Ardından binanın dışına çıkıp Kuzey Kore’ye ait binanın fotoğraflarını çektik. Oradan bir asker dürbünüyle bizi kontrol ediyor. Hafiften tırsıyor insan. Ben zoomladım iyice.

Tabii bu fotoğraf işi keyfekeder değil, devamlı “Şimdi fotoğraf çekin, şimdi kaldırın” falan gibi emir geliyor. Askerler sempatikti ama, haklarını yemeyeyim. Sonra da hediyelik eşya dükkanına gittik savaş/barış alanının ortasında. Adamın biri “Neden böyle bir tur yapıyorsunuz?” diye sordu. Asker de “İnsanlara buradaki durumu göstermek istiyoruz çünkü kimse farkında değil” dedi. Para için olduğunu sanmıyorum ama ilginç işte… Kazasız belasız tamamladık bu turu da. Güney Korelilerin gidemedikleri bir yeri gördük. Bakalım Seul’deki son günüm nasıl geçecek…