Amerika KıtasıDünya TuruKanadaKanada-DTKuzey AmerikaÜlkeler

Evet Toronto hakkında ciddi bir yazıyla karşınızdayım. Bundan önceki yazımdan sonra Suna ailesi beni evden kovmaya kalktı 🙁 Ardından temizlik yapmam şartıyla kalmama izin verdiler. Yok olmuyor galiba, ciddi bir yazı yazamıyorum… Seyahatimin en kahkaha dolu 2 haftasını geçirdiğim için fazla endorfin salgıladım sanırım, normale dönemedim henüz.

Yaptığım kültürel aktiviteler arasına Art Gallery of Ontario, Organik Fuar ve Beyzbol maçını ekleyebiliriz. Bizim Blue Jays kaybetti ama 🙁 Herkes maçta sıkılırsın diyordu ama sıkılmadım. Nedense Amerikan beyzbol filmlerini çok seviyorum o yüzden kendimi film setinde gibi hissettim.

Organik fuara aslında arkadaşım Zeynep’in işi dolayısıyla gitmiştik. Devamlı güzel güzel yiyecekler dağıtıyorlar deneyelim diye. Sevdim o yüzden. Eşi Joe ve 3 aylık kızları Leyla da bizimleydi. Leyla fuarın yıldızıydı üstün sevimliliğiyle. Bir ara Joe uzaklaştığında kadının biri Zeynep, Leyla ve benim bir aile olduğumuzu sandı.  Ne kadar açık görüşlü falan gibi görünsem de algım o kadar kapalı ki anlayamadım kadının ne demek istediğini. Aynı cins evliliklerin izin verildiği ve doğal karşılandığı bir yerde olduğumu unuttum. Neyse bu olay bizi uzun süre güldürdü.

Art Gallery of Ontario’ya bir müddet İstanbul’da kalmış olan arkadaşım Stephanie’yle gittik. Kanadalı artistlerin tanıtıldığı bedava bir tur varmış. Ona katıldık. Bir yerde Kanada’nın sanat tarihi konusunda bir tartışma falan olursa katılıp ukalalık yapabilirim. Stephanie bana yolda kendim hakkında yeni şeyler öğrenip öğrenmediğimi veya böyle bir amacımın olup olmadığı sordu. Yolculuğumun sonunda bu konuyla ilgili bir kompozisyon yazacağımı söyledim. Her gün yeni bir şey öğreniyorum ama bir yandan da hiç değişmiyorum aslında.

Başına hiç garip şeyler gelmedi mi diyeceksiniz. Geldi. Mesela kahvaltı ederken ikinci gözlüğümü de kaybettim. Nasıl oldu bilmiyorum. Şimdi yarı kör geziyorum. Bir de fotoğraf makinemi düşürdüm, sanırım kit lens bozuldu. Hala kredi kartım yok. Borçlarla yaşıyorum. Gelecek hafta arkadaşım Helin İstanbul’dan bana katılınca deli gibi alışveriş yapacağım sanırım.

Evet haklısınız bunlar pek garip olaylar değil benim için. Devamlı bir şeyler kaybediyorum. Toronto’da otobüs şoförünün kaybolduğunu söylesem bu garip olur mu? Asli ve kızı Mila’yla otobüse bindik. Binmeden gideceğimiz yeri söyledik şoföre emin olmak için. Adam da “Ben pek bilmiyorum ama bulabilirsek gideriz oraya” gibi bir şey dedi. Biz de güldük, şaka yapıyor sandık. Neyse adam bir müddet sonra otobüsü kenara çekti, (bir tek biz varız) sağına soluna bakıyor. “Noolyo?” dedik adama. “Benim daha ilk seferim, yolu bilmediğimi söylemiştim” dedi. Asli adama yolu tarif etmek durumunda kaldı.

Bu arada hayatımdaki ilklere bir de bebek bezi değiştirmek girdi! Evet bu yolculuk arkadaşım Özge’nin de dediği gibi çok faydalı oldu benim için. Selçuk bana ders verdi önce oyuncak tavşan üstünde, sonra da hayatımda ilk defa bir kaç saat bebek bakıcılığı yaptım. Tüm bebekler Mila gibi olsa bebek bakıcılığını iş olarak seçebilirdim sanırım. (Bu da söylenmez aslında değil mi, ayıp, tüm bebekler muhteşemler tamam, özür diliyorum) Ona “Duygu” demesini öğretmeye çalıştım. O kadar çok tekrar ettim ki bilinçaltına yerleşti bence. İlk kelimesi olacak gibi geliyor bana.

Sonra Suna’ların stüdyosu var, Selçuk müzisyen çünkü. Ama eşi Asli de çok yetenekli. Akşamları bize doğaçlama konserler verdi. Dinlemeye doyamadık. Ben çekindim, eşlik edemedim pek.

Çok güzel yemekler yedim… Suşiler, sosisler (evde mangalda), et, mor tofu… Bir akşam da rakı balık. 🙂 Bir de Tuck ailesi beni kanatçıya götürdü. Organik bira eşliğinde yana yana götürdüm malı. Bira konusunda çok başarılı bir ülke. Suna’lar bana birkaç ucuz şarap da denettiler. (Sırf onlar gülsünler diye yazım bu cümleyi, gerçek değil) Yalnız 4-5 kilo vermiştim, hepsini geri aldım sanırım, üstüne de biraz koymuş olabilirim. Bunda Selçuk’la tükettiğimiz kilolarca çikolatanın da payı olabilir.

Gerçekten sevdim Toronto’yu. Her renk, her çeşit insan var. Pek kimse İngilizce konuşmuyor arasında. Amerika’da yabancı olmak kötü gibi geliyordu. Yazmıştım hatta Asya’da prenses gibiyken birden depresyona girdim diye. Toronto prenses yapmıyor ama içine alıyor.  Bu arada seyahatimin en çok Türkçe duyduğum yeri oldu (Yok bizim kendi aramızda konuşmalarımız hariç) Hatta Asli’yle “Kızlar” şeklinde laf bile yedik Cuma namazına giden Türklerden.

Öyle işte. Düşünüyorum bazen, iyi ki dünyanın her tarafında arkadaşım var diyorum, sonra da üzülüyorum İstanbul’da yanımda olmadıkları için… Ne çok özlemişim! Asya ve Kuzey Amerika sonrası seyahatimin 3. ve son etabı olan Latin Amerika’ya başlamanın sevincini yaşarken bir yandan da Toronto’dan ayrılmak istemedim. Suna’lar da dediler kal bizde 3 hafta daha diye. Bahçelerinde inşaat yapacaklarmış. İşçi gerekiyormuş. Ben ilk başta yok dedim, sonra da 1 sene kalabilir miyim diye sordum. Ev üstünde hakkım olabileceğini öğrendim çünkü. Bunu söyleyince Asli hemen taksiyi aradı beni havalanına götürmesi için… 🙂

Bu arada Deniz ve Efkan’a telefonla bizimle Niagara şelalerine geldikleri için, Ceyda’ya da skype üstünden kahvaltımıza katıldığı için çok teşekkür ediyorum.

Şimdi Suna’ların ve Tuck’ların İstanbul’a gelmelerini bekliyorum dört gözle… You were AMAZINGGGGG!!!! THANK YOU!

Amerika KıtasıDünya TuruKanadaKanada-DTKuzey AmerikaÜlkeler

Toronto’da çok sıkıcı bir hayatım var.

Sadece evde organik kahve içip

hayali arkadaşlarımla vakit geçiriyorum…

Niagara şalelesine bayıldım bu arada.

İnsanı içine çekiyor biraz, atlamak istedim. “Sen kendini Super Girl mü sanıyorsun yoksa?” dediler, engel oldular. 

Arkadaşlarımın çoğu ya Kanada’da okumuş ya da Kanadalı oldukları için çok merak ediyordum burayı. Yaşamak için çok güzel gerçekten. Bütün günümü geçirebileceğim kafeler ve yayarak oturabileceğim parklar var. Bir tanesinde uyudum bir öğleden sonra. Yine yanlış mevsimde gelmişim, tam bahara geçiş döneminde. Ağaçlar çiçek açmaya başlamış ama…
 
Neyse bazı şeyleri çok ayıpladım burada da. Bir yığın esrar ekipmanı satan mağaza var. Girdim bir tanesine merakımdan. Adamın biri bebeğiyle alışveriş yapıyor. Yanına gidip “Cık cık cık” dedim. Bizim yan komşular da bahçede alemdeler devamlı. Onların da çocukları var hem. Geçen akşam arabanın farlarını açık bırakmışlar kafaları nasılsa artık. Zillerini çaldık, saçmaladılar önce kapıda, sonra gülme krizine falan girdiler. Çok komiklerdi. Ama onlar da bir “Cık cık cık” aldılar merak etmeyin. 

Bir de şu amcanın konserine gittik. Dahi ötesi bir adam. Sakın kaçırmayın Türkiye’ye geldiğinde.

 

Tuck

 ve Suna aileleri de bana çok kötü bakıyorlar.
 

Onlara bir şans daha vermek için Montreal’e gitmemeye karar verdim.

Öyle işte Toronto’da hayat.  Çok entelektüel bir yazıyla geri döneceğim.
Amerika KıtasıDünya TuruKanadaKanada-DTKuzey AmerikaÜlkeler

Yol anılarıma minik bir mola…

Son 2 haftadır sıklıkla uyandığımda nerede olduğumu bilemiyorum. Bir sabah İstanbul’dayım sanarak açtım gözlerimi. Sanırım rüyamda odamdaydım. Çevreme bakındım. Her şey yabancı gözüktü. Gerçeğe ulaşmam zaman aldı. Başka bir sabaha tamamen kaybolmuş halde başladım. Nerede olduğumu, ne yaptığımı bilemedim. Yattığım koltuğa dokunmam, sağa sola dönmem, bir müddet düşünmem gerekti.

Garip bir duygu. Benim gibi derin uyuyup sabah uyanamayan herkesin arada başına geliyordur sanırım. Benim için olağan sabahlar olmaya başladı bunlar. Seyyahlığa alışma süreci olduğuna karar verdim kendi kendime. Bir yatağımın olmamasına alışma…
 
Yola çıkmadan hemen önce bir arkadaşımın koltuğunda uyuklayarak duvardaki dünya haritasına bakarken “Bundan sonra her sabah başka bir yerde uyanacağım” demiş ve heyecanlanmıştım. Korku ve mutlulukla karışık bir heyecan…
 
Korkacak bir şey yokmuş aslında. Sabahları nerede olduğumu bilemediğim o saniyelerde sanki hayata yeniden başlıyormuş gibi hissediyorum. Her şey sıfırlanıyor. Garip, yalnız, tedirgin ama özgür sabahlar bunlar. Sonra kendime gelince rahatlıyorum. Kendime dönüş… O sabah uyandığım yerin “evim” olduğunu anlama.
 
Doğrusu bu durum ne kadar normal bilemediğimden ve bu anı sabahtan sabaha hatırlayıp sonra tamamen unuttuğumdan bahsetmemiştim kimseye. Sonra Jack Kerouac’ın “Yolda” kitabında şu cümlelere rastladım.
 
“… Güneş  kızarmaya başlarken uyandım. Bu, hayatımın en değişik, en 
garip anıydı: kim olduğumu bilmiyordum, evimden uzakta ve yol 
yorgunuydum, daha önce görmediğim ucuz bir otel odasında 
yatıyordum. Dışardaki buharın  ıslığını, otelin eski tahtalarının 
gıcırtısını, yukarı kattaki ayak seslerim, bütün kederli gürültüleri 
işitiyordum. Çatlamış yüksek tavana baktım. Yaklaşık on beş saniye 
kim olduğumu hatırlayamadım. Korkmuyordum, sadece başka 
biriydim, bir yabancı. Ve tüm hayatım hayaletlere, ruhlara aitti.
 
İşte hayalle gerçek arası belirsiz bir çizgide geçirdiğim o “on beş saniye”ler yolda olma durumunu en samimi şekilde özetliyor. O anlarda kendimi bile kandıramıyorum. Günlük dertlerden öte bir yerde “Ben kimim?” karmaşasına düşmek; dünyadaki en zor, en önemli, en gizemli sorulardan birini bu kadar saf bir şekilde sorabilmek hayata da farklı bakmaya neden oluyor.
 
Arkadaşlarımın yanına geldim, dinlendim de böyle filozof filozof konuşuyorum. Değilse genelde bir günümü planlamakla (kalacak yer, yiyecek, ulaşım, para, yapılacak, edilecek) veya seyrine bırakmakla meşgul oluyorum. Primitif ama insanı içine çeken, alışkanlık yapan, hayatta hissettiren bir mola yolda olma… Keşke “mola” yerine “yaşam” kelimesini koyabilsem… Kim bilir?
 
Uyku vakti, yarın da beyzbol ve bira…