ABDABD - DTAmerika KıtasıDünya TuruKuzey AmerikaÜlkeler

San Francisco’daki ilk sabahımda hostelin girişinde “Ne yapsam” diye bakınırken bedavaya bir yürüyüş turu olduğunu gördüm. Son dakikada gruba katıldım. Rehberimiz Brandon, aynı zamanda hostelin resepsiyonunda çalışıyor. Türk olduğumu öğrenince manalı bir bakış atıp iç geçirdi. “Hayırdır inşallah” dedim kendi kendime. O kadar da egzotik bir memleketten gelmiyorum. Sonradan anlattı Brandon. Benim hostelin üst katlarında öğrenciler kalıyormuş. Geçen sene de Türk bir kız varmış, Ebru, bizimki fena halde aşık olmuş. Unutamıyormuş. “Ağustos’ta İstanbul’a gitmeyi planlıyorum, çok merak ediyorum” dedi. “Pişersin gitme” dedim duygusuzca. Adamın umurunda değil ki hava durumu.

Neyse yürüyüş ilginçti. Bu içinden fal çıkan Çin çöreğinin aslında San Francisco’da bir Japon tarafından uydurulduğunu öğrenip ilk icat edildiği yerde tadına baktık.

Çinli ve komik bir amca bize konser verdi. Kartında Jackie Chan diye yazıyormuş.Sonra “hooker” yani fahişe kelimesinin ortaya çıktığı sokağa gittik. O sokaktaki fahişeler kendileri seçiyorlarmış adamları.Siz şapkanızla yürüyorsunuz sonra hop şapkaya bir kanca (hook) geçiyor yukarıdan. El mahküm gidip almanız gerekiyor.  Bu bilgiler ne kadar doğru bilmiyorum tabii, Brandon söyledi, biz de inandık. Ardından ilerleyen günlerde sıkça uğradığım, vakti zamanında Beat akımının merkezi olan City Lights kitapçısını gördük. İstediğiniz gibi girip içeride kitap okuyabiliyorsunuz. Ben dayanamayıp parasızlığıma rağmen Beat’in kralı olan Jack Kerouac’ın On the Road (Yolda) kitabını aldım. Okumak için doğru zaman ne de olsa. Bir de Francis Cappola’nın senaryolarını yazdığı kafenin önünden geçtik. Kızı Sophia da çok takılıyormuş oraya. Belki rastlarım diye hep bakındım. Sonradan düşündüm de neye benzediğini pek bilmiyorum aslında. Görsem tanımam ki… Neyse yürüyüşümüzü Telgraf tepesine çıkıp San Francisco’ya tepeden bir bakış atarak tamamladık.

Karnımız acıkmıştı. Gruptan birkaç kişiyle ekmek içinde chowder (deniz ürünleri çorbası) yedik sahilde. Dev martılar vardı. Ben ekmeği bitiremeyince martılara atarak eğlendim. Diğerleri beni kınayıp yiyemediklerini çöpe attılar.

Günlerimi dakika dakika anlatırsam annem ve babam hariç kimse okumaz sanıyorum. San Francisco’yu çok sevdim onu söyleyeyim. Dik tepelerine yürüyerek inip çıktım, Hansel ve Gratel’le her an karşılaşabilirmişim hissi veren evlere hayran hayran baktım, hippi ruhumu mutlu eden 2. el kıyafet, kitap, plak (ne aklınıza gelirse) bulabileceğiniz Haight sokağındaki kafelerde organik kahvemi yudumladım, parklarda kendimi çimenlere atıp uzandım, Golden Gate köprüsünün üstünde yürüdüm, Cumartesi günü kurulan pazardan sağlıklı yiyecekler alıp hamburger ve hot doga ara verdim, Levi’sı selamladım, meşhur tramvaya parasızlığıma rağmen 6 dolar bayıldım ve bu şehirde yaşamak güzel olmalı diye düşündüm. Şansıma Los Angeles’a geri döneceğim güne kadar da hava hep güneşli ve açıktı. Dediklerine göre genelde sis iniyormuş, bana gülümsedi bu şehir.

Garip garip insanlar dolanıyor ortalıkta, kırmızı lens ve yeşil peruk takanından, sakalını ve saçını Forrest Gump gibi uzatıp çıplak ayak koşanına kadar. Çok eğlenceli. Yeterince renk yok bizde bunu fark ettim. Dilenciler bile beni güldürdü. Genelde “Açım” yerine “Ailem zombiler tarafından kaçırıldı, tüfek almak için paraya ihtiyacım” var şeklinde dileniyorlar.

İyi insanlarla karşılaştım. Bir defasında otobüste, üstü başı yırtık (evet benim gibi), ayakkabıları eski, çikolata renkli, yaşlıca bir adam oturuyordu. Aslında ilk bakışta deli olabilir hissi veriyor. Kuzenimin deyişiyle Amerika’nın her yerinden evsizleri ve delileri San Francisco’ya yolluyorlar burası daha insancıl olduğundan. Neyse kucağında iki de saksı var. Koreli bir kız geldi oturdu yanına. Adam muhabbete başladı. Ben hemen kötüye yordum. Aslında kiliseden geliyormuş amca, kızla uzun süre babacan bir tonla konuştu ve önerilerde bulundu. Sonra da saksılardan birini kıza hediye etti. İndi gitti. Gözlerim doldu.

Çin mahalleli fotoğrafçı bir kankam oldu bu arada. Güneşin batışını izlemek için tepelere çıkmıştım. Adam da fotoğraf makinemi görünce muhabbete girdi. Az bulunan bir kuşun fotoğrafını çekmeye çalıştı uzun süre (Evet türünü bilmiyorum). Ama hiç durmadan konuştuğu için kuşun orada onu beklemesi biraz olanaksız gözüktü bana. Neyse güneş batınca ben de “Haydi selametle kal Lee”dedim, o da “Hop daha ayın doğuşunu çekeceğiz, karpuz keseceğiz, nereye?” diye sordu. Ben çekemem bu fotoğraf makinesiyle tripodsuz falan dedim, yoluma devam ettim. Sonradan adamın neden bu kadar heyecanlı olduğunu anladım. O Bay köprüsünün üstünde bir dolunay duruyordu, ben hayatımda bu kadar büyük ay görmedim, olabilir mi böyle bir şey? Google’ladım, ay dünyaya çok yaklaşmış sanırım ama yine de ikna olmadım. Birileri bana bilimsel bir açıklama yapsın mümkünse.

Unutamayacağım bir kare de Golden Gate Park’taki terkedilmiş gelindi.

Yürüyorum, arkamdan Çince küfürler geliyor. Gelinlikli peri gibi bir kız koskoca parkın ortasında bağıra bağıra koşuyorsa küfrediyordur diye düşündüm, Çince anladığımdan değil. Durup fotoğrafını çektim, arkamdaki adamlar çok eğlendiler bu duyarsızlığımla. Kızı takip ettik bir müddet, çözemedik olayı. Neyse sevdiğine kavuşmuştur umarım. O Golden Gate köprüsü de gerçekten etkileyiciymiş. Belki ilk defa böyle büyük bir köprü üstünde yürüdüğümden bana öyle geldi.

Organikle bozmuşlar kafayı bu arada. Zeynep’e selam söylüyorum buradan. İyi beslenmeden mi böyle güzeller bu insanlar diye merak ettim ama. Her köşeden yakışıklı adam çıkıyor. Ama öyle Los Angeles tarzı kaslı sörfçü havasında değiller. Daha çok entel dantel bir tayfa var. Eğer Castro’ya gitmemiş ve gerçeklerle yüzleşmemiş olsaydım  “Haydi kızlar buraya” derdim.. Castro buranın gay mahallesi. Benim bütün yakışıklılar da oradaydı vallaha. Üzgünüm, baştan kaybedilmiş bir savaş bu… Çok güzel mekanların olduğu, özgürlük kokan, gökkuşağı dolu bir mahalle Castro. Gidin mutlaka, çekinmeyin.

Hippiler geride kalmış olsa da, bu şehir insanlara kendileri olabilme hakkını veriyor gibi geldi bana. Bir anlamda hala çiçek çocuklar var.  O yüzden bu kadar sevdim sanırım. En azından sokaklarının tadını çıkardım. Parasız olduğumdan çevre göl ve göletleri görüp şarap deneyemedim pek. (Ama bira alırken kimliğimi sormaları nasıl da mutlu etti bana anlatamam. Gerçi sonradan öğrendim ki 30 yaşının altında gösteriyorsanız her ihtimale karşı diye soruyorlarmış.) Bir de Paskalya kalabalığından dolayı bilet bulamayınca meşhur Al Capone’un hapishanesi Alcatraz adasını göremedim. Karadan fotoğrafını çektim bol bol.

Parasız olmam iyi oldu aslında deli gibi alışveriş yapabilirdim. İlginç ilginç bir yığın dükkan dolu ortalık. Korkunçları da vardı ama. Gotik bir mağazaya girdim bakınmak için, bu doll house’ların (bebek evleri) içine porselenden insanlar yerine doldurulmuş fareler koymuşlar. “Iyk” dedim. Kusuyordum az kalsın.

Şimdi bununla mı bitireceğim San Francisco yazımı… Bu şehrin tepelerine inip çıkan tramvay tarzında çok yokuşlu bir blog yazısı oldu bu…

Neyse son gün yağmur çamur, benim Los Angeles uçağı 3 saat gecikmeli kalktı. Türbulans tanımım değişerek uçtuk 1 saat. Fırtına sonrası Los Angeles güneşli olunca, burayı da sevebileceğimi düşünmeye başladım. Sanırım ruhum gerçekten yakaladı vücudumu. Her ülkeden ayrılırken içime bir hüzün çöküyor. Burada olmaz sanmıştım, ama oldu. Nostaljik duygular içindeyim yine… Ama ilk defa yeni bir ülke korkusunu yaşamıyorum. Hem yola devam ediyormuşum hem eve gidiyormuşum, ya da evim yolumun üstüne geliyormuş gibi hissediyorum. Çok özlediğim arkadaşlarım Zeynep, Joe, Asli ve Selçuk’u görüp, 2 ailenin yeni üyeleri Leyla ve Mila’yı ısıracağım için inanılmaz derece heyecanlıyım. Aysu önerini dikkate alıp birkaç gün Montreal’e de gitmeyi planlıyorum.

Olayı iyice kişiselleştirmişken blogum üzerinden yolculuk yaptığını yazıp beni çok mutlu eden Serap’a ve tatlı oğlu Cesur’a da sevgilerimi yolluyorum. 🙂

Birazdan Oscar dağıtacakmış gibi havaya girdim…

Yok “green doctor”a gitmedim merak etmeyin.

Bu arada işiniz gücünüz dedikodu arkadaşlar. Geçen yazımı Brandon yazıp havada bırakınca ne kadar çok soru aldım. Everest’e çıksam bu kadar olay olmazdı.

 

ABDABD - DTAmerika KıtasıDünya TuruKuzey AmerikaÜlkeler

Okan Bayülgen bir programında (hangisi olduğunu hatırlamıyorum) bir gezginle konuşurken (kim olduğu da gözümün önüne gelmiyor ), öyle sanıyorum ki İnkaların (evet bu kısmından da emin değilim) bir yerden bir yere yürürken durup ruhlarının gelmesini beklediklerini söylemişti (veya ben böyle anlamıştım).

Yabancı olmanın ilginç olduğu misafirperver, bilge, sevecen, utangaç, kendini öne çıkarmayı sevmeyen doğudan; karman çorman, bireyselliğin tavan yaptığı, kimsenin sizi sallamadığı, fazlaca öz güvenli Amerika’ya ruhum 9 saatlik uçuşla varamadı.  Los Angeles – San Francisco arasında her tarafı camla kaplı “gözlem kompartımanında” okyanusa bakarak kahvemi yudumlarken bu sonuca vardım.

Karman çormanlık çok güzel aslında bakmayın bana. (10 günde hayatımda gördüğümden daha fazla ilginç insanla karşılaştım. Ama onları başka bir blog yazısında anlatacağım.) İnsanların kırmızı ışıkta beklerken, metroda,  kahve alırken ya da salak salak bakınırken günlük muhabbetlere girmeleri de ilk gün başıma gelenleri arkada bırakmamda yardımcı oldu, ruhum hafiften etime yetişmeye başladı.

Trende de arkadaş edindim. Bir kız bindi yolun yarısında. Biz okyanustan uzaklaşmış, yeşil vadilere dalmıştık. Ben de yerime geçmiş, kulağımda Elliott Smith’le meditasyon yapıyordum. Bu kızımız biraz fazla enerjik çıktı. Havadan sudan muhabbet ettik. Sonra ben gözlerimi kapadım, açtığımda kalkmış aerobik yapıyordu. Tövbe tövbe dedim. Koltuğuna koyduğu kitaba gözüm ilişti. “Nasıl Yahudi olunur?” Dedim herhalde evlenecek, din değiştiriyor.  Sormadım kendisine. Karnım acıkmıştı, tekrar gözlem kompartımanına gittim. Sağır bir adamla beraber oturduk. Sessizlikle konuştuk dersem beni fazla mı “romantik” bulacaksınız bilmiyorum ama gereksiz muhabbetler ve ne diyeceğini bilememe durumları olmadan, gülümsemeler ve el işaretleriyle yolculuğu paylaşmak tam da ihtiyacım olan şeydi. Belki de içine kapanık olduğumdan… Neyse yerime geri döndüğümde kızımız yoktu, arka koltuktaki adam da kaybolmuş. Biz üst kattayız, alt katta da geniş boş alanlar var. Bizim kıza arka sıradaki adam orada masaj yapıyor. En az bir 4 saat falan masajlaştılar. Ben de San Francisco parçasını dinledim. 

 

Huzur topuydum. Çok trene bindim ama bu hayatımdaki en keyifli yolculuk oldu.

Vardık Oakland’a. Oradan otobüse doluşturdular bizi. Şoför Çinli. San Francisco’nun Çin Mahallesi meşhur bildiğiniz üzere. İngilizcesi çok kötü ama. Bay köprüsünü geçtik, 10 dakika içinde San Francisco’daydık. Adam bizi, o anda çok anlamsız gelen, ama ertesi gün şehrin ufacık olduğunu anlayınca daha da anlamsızlaşan bir şekilde 1 saat dolandırdı. İnsanlara nerede ineceklerini sormadı ama söyleyenlerin bazılarını otellerine bıraktı. Sinirler gerildi. Tren 12 saat sürdü bu arada. Ucuz yolculuk için otobüs, hızlı yolculuk için uçak kullanın. Trene yolculuğun kendisi için binin. Ama binin bence. 

Neyse birileri bağırmaya başlayınca bana “Sen şurada in, şöyle yürü” dedi. Yürüdüm. Tam bir Amerikan polisiyesinde buldum kendimi. Beyaz, uzun ve kirli saçları birbirine girmiş dişsiz kadın birasını içip kendi kendine konuşurken, 2 yapılı adam kenarda kavga ediyorlardı. Bir köşede de el altından bir alışveriş vardı sanıyorum. Hani filmlerde esas oğlan dumanlar altında, polis sirenleri eşliğinde evsizlerin yanından yürür ya, hah işte o esas oğlan bendim. Sırt çantalı, gözlüklü, yolun ortasından ufak ve yamuk adımlarla koşan bir tip… Hostelime sapa sağlam vardım ama. Ertesi gün Brandon’a “Burası akşamları güvenli mi?” diye sorduğumda, “Evet çok güvenli, sadece 2 sokak aşağıya inme” dedi. “Ben oradan çıktım Brandon” dedim.

Brandon mı kim? Arkası yarın…

ABDABD - DTAmerika KıtasıDünya TuruKuzey AmerikaÜlkeler

Hayatımın en uzun 1 Nisan’ını yaşadım. Evet şaka gibi de bir gündü. 1 Nisan saat 16:00’da uçağım kalktı. Yaklaşık 9 saat uçtuk. 1 Nisan sabah 9’da uçak Los Angeles’a indi. Matematiği size bırakıyorum da, 2 film arası “Neredeyiz” ekranına basınca uçağın gün çizgisini geçtiğini gördüm. “1 gün geriye gidiyoruz” dedim. Zamanda yolculuğun gerçek olabileceğine inandım o anda. Macellan’ı düşündüm. Macellan’la yolculuk yapan gezgin Antonio Pigafetta’ın tuttuğu günlük sayesinde döndükleri zaman günlerin uyuşmadığını fark etmişler. Macellan edememiş tabii ömrü yetmediğinden (Stefan Zweig’ın Macellan biyografisini okumanızı tavsiye ederim. Ben hayaller aleminde yaşayan biri olarak ne biyografi, ne tarih kitabı okumayı becerebilirim ama bunu zevkle, elimden bırakamadan okudum.)
 
Neyse uçak indi. Amerika’ya girip beni biraz korkutuyordu. Zorluk çıkardıklarını duymuştum. İngiliz pasaportum olduğu için vize almadım, sadece internetten bir form doldurup 14 dolar ödedim (kıskandırmak gibi olmasın) ama nasıl kendime güvensizim, anlatamam. İngiliz pasaportlu bir Türk… Irkçı olacaklar kesin dedim. Neyse size girişteki konuşmayı çevirmeye çalışayım. (Tabii siz-sen muhabbetini ben sallıyorum)
 
– Pasaport
– Buyrun
(İngiliz pasaportuma bakarak)
– Nerelisin?
– İngilizim (ufak bir sessizlik) Şey Türküm de aynı zamanda. (Biliyorum gereksiz bilgi de heyecanlandım işte)
– Türk müsün İngiliz misin?
– İngilizim (Evet hemen ihanet ettim milletime)
– O zaman neden Türküm dedin?
– Aksanımı garip bulabileceğinizi düşündüm
– Nerede doğdun?
– İngiltere
– İngiltere?
– Evet
– Aksanın nereden peki?
– Kem küm, Türkiye’de yaşadım sonradan
– Akrabaların mı vardı orada?
– Hı hı
– Ama İngiltere’de doğdun
– Evet
– Neden buradasın?
– Gezmek için
– Tanıdığın var mı yalnız mısın?
– Şey var ama yalnız da gezeceğim (Hangi cevabın daha iyi olduğunu bilemedim)
– Şimdi İngiltere’de yaşıyorsun değil mi? Parmak izini bırak şuraya.
– Yok İstanbul’da
– İstanbul’da… Ne iş yapıyorsun?
– Ses sentezleme cart curt
– Ne kadar kalacaksın
– 10 gün.
– 10 Nisan’a kadar mı?
– 11 Nisan
– 11 gün
– 11 gün
– Daha önce geldin mi buraya?
(Burasının Amerika olduğunu düşünerek)
– 99 yılında geldim
– Evet anılarını tazeleme zamanı gelmiş o zaman. İyi eğlenceler sana.
– Hı hı teşekkürler Memur Bey.
 
Evet böylece girdim ABD’ye. 99 yılında New York’a gitmiş ve orayı çok sevmiştim. Heyecanlıydım uçaktaki hayal kırıklığına rağmen. Heyecanlı ama çok da uykusuzdum. Benim uyku vaktimde burada yeniden gün oldu. İşte böyle düşünerek otobüs falan beklemeden taksiye binip Venice Beach’teki hostelime gittim. Adama adresi verdim. Beni bir yere bıraktı. “Buradan sağa dön git” dedi. Söylene söylene yürüdüm. Check-in’e var daha. Eşyalarımı bıraktım. Kumsala gittim. Kimsecikler yok. Hava ne sıcak, ne soğuk. Hafifçe esiyor. Kuma yattım öylece. “Herhalde bu kadar yorgunken chek-in saatini beklemek için en güzel yer burası olmalı” diye düşünmeye başladım. Başlamaz olaydım. 5 dakika sonra sanki plaj çok doluymuş gibi 15 yaşlarında hormonları azmış kızlı erkekli bir grup geldi yanıma. Nasıl bağırıp çağırıyorlar. Kalkacak halim yok. Bir müddet işkence çektim. Sonra biraz yürümeye karar verdim. Çok manyak bir yer gerçekten. 2 dükkandan biri “Green doctor”. 40 dolar ödeyip bir form dolduruyorsunuz. Uykusuzluk çekiyorsanız, migreniniz varsa, stresliyseniz, veya işte uyduruyorsunuz bir şey, hemen ilaç olarak esrar kullanmanız için reçete yazılıyor. Adam gibi izin verin madem. Bir de “green doctor”a haraç vermenin anlamı nedir? Daha ucuz olsaydı sırf sizi bilgilendirebilmek için birini ziyaret de edecektim… Nitekim zaten parasızmışım da haberim yokmuş… Neyse işte böyle yürürken bir adam takıldı peşime “Tecavüzcü, tecavüzcüsün sen” diyip gülüyor devamlı. Yolumu değiştirmeye çalışıyorum, başka bir yerden çıkıyor. Karnım acıkmıştı, bir yere sandviç almaya girdim. Para çıkartacağım. Cüzdanım yok. Gitmiş. Bilmiyorum nasıl oldu. Kafamdan kaynar sular döküldü. 120 dolar falan var, çok para yok da, kredi kartları ve bankamatik gitti. Hep değişik yerlerde tutuyordum, sabah üşenip aynı yere tıkmıştım. Yorgunluk işte… Ve kötü şans. Annemi aradım, kartları iptal etti sağolsun. Ben de hostele geri dündüm acaba orada mı düşürdüm diye umarak. Resepsiyondaki kadın adımı sordu “Duygu Can” dedim. Yok burada öyle bir rezervasyon, doğru yere geldiğine emin misin?” dedi. “Tabii ki” dedim. Yanılmışım. Ben “Venice Beach Hostel”den yer ayırtmışım, orası “Venice Beach Cotel”miş ve neredeyse yanyanalar. Neyse aldım çantamı öbür tarafa gittim. Sızdım. Tüm öğleden sonra uyumuşum. Normalde oyalanır, daha geç bir saatte uyumaya çalışırdım uykum düzene girsin diye ama sinirlerim çok bozuk. Öyle işte, uyandım sonra. Güneş batacak. Kumsala gideyim dedim. Çıktım dışarı. Ama Jamaikalılardan gelen yemek tekliflerinden huzuru bulamadım. İyi ki küçükken  bir rastalı adam hayalim vardı. Sonra da çete tipli erkek grupları belirmeye başladı. Etrafta polisler… İyice sinirim bozuldu. “Nereye geldim ben?” dedim. Herkes bana “Hindistan’da dikkat et” diyordu da, asıl tehlikeli yer burasıymış. Amerikalıların forumlara çeşitli ülkelerle ilgili “Ay çok tehlikeli” diye yazmalarına anlam veremedim. Odama çekildim.

Ertesi gün daha fazla bana uğursuz gelen bu yerde kalmamaya karar verdim. Otobüse binip Holywood’a gittim. Otobüsü 1 saat falan bekledim. Alışmışım Kore’de Japonya’da her yere kolayca gitmeye. Neyse bindim. İçim burkuldu. Otobüsteki tek beyaz adamlar deliler veya deli gibi esrar kokanlar. Diğer herkes göçmen. Beverly Hills’ten geçiyoruz. Bir yanda limuzinler, bir yanda sokakta yatanlar… Meşhur Hollywood Bulvarı’nı soracak olursanız orada sadece turistler ve evsizler var. Neyse hostelime yerleştim, yürüdüm biraz fotoğraf çektim.

 

Ama mutsuzluğum geçmedi o gün. Kimseyle konuşmadım bile. Hostellerde asosyal olmak zor iş, ama ben becerdim.

Ertesi gün kafamı temizlemek için bir film delisi olarak Universal Studios’a girmeye karar verdim. İlk önce film setlerinde geçen bir tur için sıraya girdim. Önümde yürüyen insanları takip ettim. 1 saat bekleme vardı. Neyse küçük trenimiz geldi, bindik. Adam konuşmaya başladı. İspanyolca! Salak gibi İspanyolca tur sırasına girmişim. Nasıl bir gülme geldi. Ama bozuntuya da vermiyorum. Neşelendim feci halde. Azıcık da anlıyorum. Ama önemli bilgileri anlamıyorum. Mesela “fotoğraf makinesi” dediğini anlıyorum ama “Dikkat edin ıslanabilir” dediğini anlamıyorum. Neyse ki kabındaydı. Çünkü setlerden geçerken çeşitli efektlerde üstünüzde uygulanıyor. Deprem olsun, sel olsun, uçan, patlayan arabalar olsun… O sel falan güzel yapmış adamlar… Islanıyorsunuz feci halde.  3 boyutlu 360 derece King Kong vardı bir de. Sonra çeşitli filmlerin setlerini gördük.

 

Ufak kasabalardan geçtik ve turumuzu tamamladık.

Her bir şeye girdim 1 günde sayılır. Her şey 3-4 boyutlu, patlamalı, zıplamalı… Sonra sanal ve gerçek lunapark trenleri var. Ama öyle çok çok heyecanlı değiller. Olay daha çok gösteri üzerine. 4 boyutlu Shrek çok şirindi ama. Bana bir şey kattı mı? Katmadı. Etkilendim mi? Etkilenmedim. Ama kafam boşaldı ve arada kahkahalar attım, çok da eğlendim. Hatta akşam hostele gidip sosyalleştim bile. Bir işe yaramadı gerçi, bir sonraki sabah trenle San Francisco’ya doğru yola çıktım.

Californication’ı daha iyi anladım…

 Tren yolculuğumu da yazacaktım ama çok yoruldum. O da sonraya kalsın.