Asya KıtasıDünya TuruGüneydoğu AsyaTaylandTayland-DTÜlkeler

Kaplanlar, filler ve kabileleri geride bırakarak başka tür yaratıkların, beyaz turistlerin yoğunlukta olduğu Puket’e geldim. İyi de ettim. İlk gün plajdaki birkaç saatlik uyku beni kendime getirdi. Burası benim bütçem için biraz pahalı olduğundan yatakhaneli bir hostele yerleştim, Rick ‘N Roll.  Buralara yolunuz düşer de ucuz ama çok eğlenceli bir tatil geçirmek isterseniz tavsiye ederim. Çalışanlar ilk günden adınızı öğrenip sizi evinizde hissettiriyorlar. Hemen ertesi gün 3 İngiliz kızla James Bond adalarına gitmek için bir tura yazıldım. Cumartesi akşamları da burada parti oluyormuş meğer. Bedavaya verilen 2 kadeh hoşgeldin kokteyli ve mekan sahibinin gönlünden kopan shotlar karşılığı biz de ayıp olmasın diye biraz içmek zorunda kaldık. Hayatımın ilk Bohemian Rhapsody karaokesinden sonra bir daha böyle bir hataya düşmemek için yemin etmiştim. Maalesef yeminimi bozdum, pişman değilim.

Neyse ertesi gün zor oldu bizim için. Sürat teknesiyle heyecanlı heyecanlı süzüldük bir zaman dağ, şimdi ada olan doğa harikalarının arasından. Bu arada teknenin en ucuna oturduğum için arada tak tuk giderken beynim kulaklarımdan çıkacak sandım. Çıkmadı. Sonra denizin üzerinde kurulmuş bir köyde yemek yedik, yüzdük ve kano yaptık. Kano olayı biraz komikti. Kanada’da yaşayan Tay kökenli bir aile vardı. Onların oğluyla bindim ben. Bir yığın aile fotoğrafı çektiler. Hepsinde varım. Neredeyse nikahımız kıyılıyordu orada. Ben bu arada SD kartımı bilgisayarımda unuttuğum için uzun bir süre fotoğraf çekemedim, sonra makinesinin şarjı biten bir kızın kartını kullandım. Ama biraz fazla sersem gibiydim, pek başarılı olamadım.

Kayaların dünyası gerçekten çok ilginç. Dalga yapımı taştan kaplumbağalar ve köpek balıkları var. (Yok benim hayal gücümle alakası yok bu durumun) Nasıl olmuş diyor insan. Bir yığın metafizik düşünceye kapılıyor… Neyse sonra bir yaratık gördük. Yavru timsah dediler ama bilmiyorum ne kadar doğru. (Bu taştan değil, gerçek) Bir de bizim kaptan bir deniz anasını avuçladı. Bebekken zararsız oluyorlarmış, bana bayağı büyük gözükmüşlerdi halbuki. Öyle işte, akşam da yıldızların altında huzurlu geçti sayılır. Sadece bu gelgitin “gel”i biraz hızlı oluyormuş. Muhabbet ederken bir baktım benim terlikler firar etmişler. Sonra geri geldiler.

Ertesi gün dalgalı bir plaja gittik. Ben dalgaların içine atlayıp oynarım zıplarım diye heyecanla kendimi sulara attım. Yalnız buranın dalgası bizim oralara benzemiyormuş. +18 bilgi olacak ama 3 kez bikinimi kaybettim. Ne biçim çarpıyor yahu… Çok eğlenceliydi ama. Ardından da “Big Buddha” ziyareti yapmaya karar verdim. Fransız bir kızla fotoğraf makinelerimizi alıp gittik. Manzara muhteşem. Bu Buda da göbekli falan sevimli bayağı.

Buda’nın göbeğini okşamak uğur getirirmiş ama tabii bununkine çıkmak mümkün değil, o yüzden göbek şeklinde bakırdan bir olayı okşuyorsunuz. Ses çıkarsa iyi karma (Evet bu olayın bir adı sanı vardır da bilmiyorum valla) Neyse benim okşadığım göbekten çok muhteşem bir ses çıktı. (Bu cümle biraz garip mi oldu?) Dilek de tuttum içimden ama söylemem.

Sonra şimdiye kadar tatma fırsatı bulmadığımız meyveleri alıp yemeye karar verdik. Ben bu arada merakıma yenilip solucan/kurt arası ne olduğunu bilmediğim bir yaratık aldım böcekçiden. Adam orada yanmış yağın içine atıp kızarttı hemencecik. Elimde solucanlarla sokakta yürürken daha önce konuştuğumuz Amerikalı bir adam “Yeğenim gibi iğrençsin” diyerek güldü, eğlendi. “Babam görmesin” dedim ben de içimden. Neyse sadece tuz ve yağ tadı geliyor. Anlamsız bir olay. Hosteldekiler “Bak yarın Phi Phi adasından tek başına olacaksın, hasta masta olma” dediler yerken. “Bana bir şey olmaz” dedim. Oldu. Ama bir sonraki gün… Böceklerle pek alakası yok bence.

Sabah erkenden Phi Phi yollarına düştüm. Vapura binince hemen canım çay simit istiyor, nasıl şartlandıysam. Neyse kahve ve kek verdiler bedavaya. Burada hep yiyecek bir şeyler veriyorlar dikkat ediyorum. Çok ucuz olduğundan herhalde. Neyse vardım bizim adaya. “Çok küçük, dümdüz git bir sürü otel bulursun” demişlerdi. Evet dümdüz gittim ama ters yöne… Dağ yamacında bungalovlardan oluşan bir otele geldim. Yalnız aklınıza öyle Bodrum’daki bungalovlar gelmesin. Köylülerin yaşadığı tarz daha çok . Sağı solu açık. Ama doğanın ortasında acayip güzel bir yerde. Ucuz da. Tuttum hemen.

Parayı öder ödemez de pişman oldum. İyi güzel de çok izole bir yerde, kapısı kilitlenmiyor ve börtü böceğin girmesi için birçok alan var. Ormanın ortasındayım. (Evet biraz geç düştü jeton) Neyse dedim, kendimi plajlara ve yüzmeye verdim. Gerçekten cennet parçası… Ama bütün o teknelerden dolayı kirleniyor. Bazı yerlerde kanalizasyon kokusu geliyor insanın burnuna… Çok acı. Ağlamadım ama merak etmeyin. Dar sokakları (araba falan yok adada) yakışıklı dalgıç erkekler ve güzel bikinili kızlarla dolu yalnız. Gözü gönlü açılıyor insanın. Bir de kalabalığa rağmen koyun bazı yerlerinde tek başınıza yüzerken buluyorsunuz kendinizi. Güzel de bir deniz mahsülleri çorbası içtim üstünüze iyilik sağlık, sonra odama gittim. Pek gece hayatına takılmadım. 1 gün önce Phi Phi’de olan İsveçli bir çocuk “Aman içkine falan dikkat et, orası pis bir yer” demişti. Gazozuma ilaç koyarlar diye çekindim. Şaka yapıyorum ama çok yorgundum. Benim bungalov korktuğum kadar ıssız değildi, sağda solda ışıklar var. Yan bungalovlarda da buranın köylüleri kalıyor. Evet o kadar turizmden uzak bir noktadayım. Yandaki adam dışarıya astığım havluları odama almamı söyledi. Bazen maymunlar geliyormuş. Neyse fare olmaz inşallah diye odaya girdim. Işığı yaktım, yatağımda benim kadar bir böcek. Tamam abartmış olabilir biraz. Ama baş parmağınızla orta parmağınız birleştirin, ondan büyük. Ufak bir çığlık attım. Öldürmeye çalıştım, beceremedim. Ölüsüyle nasıl başa çıkacağımı da bilemedim yani o kadar kocaman ki. Yakından inceledim sonra. Çok şişman bir çekirgeye benziyordu. Zararsız olduğuna karar verdim kendi kendime. Kovaladım gitti. Sonra cibinlik vardı odada. Onu yatağın altına sıkıştırarak kendime sıcak ama güvenli bir alan yarattım. Haşır huşur sesler geliyor etraftan. Bangkok’ta bir böcek görmüştüm. Böcek memeli arası bir şey. “How I Met Mother”ın bir bölümünde yarı fare yarı böcek olan bir yaratık muhabbeti geçiyordu. Ondan işte. Ya o gelirse diye korktum. Kesin uyuyamayacağım derken nasıl güzel ve deliksiz bir uyku çektim anlatamam. Temiz hava giriyor tabii içeri.

Sabah uyanıp “Beach” filminin çekildiği koya gidecek ve snorkelle incelemelerde bulunacaktım ancak midem bozulmuş. (Bayağı özel bilgi oldu bu blog yazısında) Gidemedim, yandı 20 TL’m de. Sağlık olsun dedim, biraz dinlendim. Kendime gelince Facebook’ta Zeynep arkadaşımın manzara izlenen yere gitmem konusundaki önerisini gördüm. İyi dedim. Sırtımda 12 kilo falan taşıyorum bu arada. Öğle sıcağı oldu. Ne kadar çok merdiven varmış! Bayılıyorum sandım bir ara. Zaten hastayım. Neyse değdi ama. Çok güzeldi (teşekkürler Zeynep!), birkaç fotoğraf çektim ve bolca beynime kazıdım görüntüleri.

Bu arada tepeden en az insan olan plajı tespit etmiştim. Arkasından da 1 saat falan süzüldüm denizde. Ve Puket’e geri döndüm. Birazdan Bangkok’a uçacağım, yarın da Hong Kong üzerinden Güney Kore’ye gidiyorum. Tayland macerası da noktalanmak üzere anlayacağınız… Şimdi mango margaritamı bitirip çantamı toparlayayım.

Asya KıtasıDünya TuruGüneydoğu AsyaTaylandTayland-DTÜlkeler

Her şehrin bir “Sultan Ahmet”i vardır, “Iyk çok turistik” diye söylenerek mutlaka gidilir. Görülmesi gereklidir ki bu kadar popüler olmuştur. Neyse ben de bu duygularla buranın en klişe turlarından birine yazılmıştım (Hem de grupta en az parayı ben ödemişim! Pazarlık yeteneğimde ilerleme mi kaydediyorum, ne?!”). Tur şöyle: file binme, filden inme, bir kabile ziyareti, yürüyüş, şelalede yüzme, yürüyüş, yemek, bambu rafting ve kafayı çekme.

İlk önce şunu söyleyeyim bu tura yazıldığımda “Elephant Nature Park”a gitmemiştim. Parayı da ödemiş bulundum, değilse file binme işini yapmazdım. Lütfen siz benim gibi acele etmeyin… Mutlaka ilk önce “Elephant Nature Park”ı ziyaret edin, sonra isterseniz file de binin. Hayvanlar için üzülmenizin yanı sıra, iki deneyim arasında o kadar çok fark var ki! “Elephant Nature Park”ta filleri doğal ortamlarının içinde görüyorsunuz, manzara muhteşem, büyülü bir hava var. Tüm çalışanlar ve gönüllüler sevgiyle yaklaşıyorlar hayvanlara. Onları rahatsız edecek hiçbir hareket yapmanıza izin verilmiyor. Onların da gözleri gülüyormuş gibi geliyor insana. Huzur doluyorsunuz… File bindiğiniz yerdeyse, huzursuz gözüken hayvanlar elleri sopalı adamlar tarafından emrinize amade ediliyor. Hayatın ağırlığı altında eziliyormuş gibi boyunları bükük, gözleri üzgün… Bana mı öyle geldi? Bu arada sopalı adam derken normal tabii, ata binmek, deveye binmek gibi bir olay ama fille aranızdaki iletişim çok çok zayıf kalıyor. İstediğiniz kadar boynuna oturun, muzları birer birer verin, öbür taraftaki mutluluğu yakalayamıyorsunuz.

Neyse bindik sonuç olarak. Japon bir fil arkadaşım oldu. Eğlenceli bir olay sayılabilir, zıp zıp gidiyorsunuz. Hayvanlar inanılmaz dar yerlerden yürüyorlar o koca ayaklarıyla. Şaşkınlık yarattı bende bu durum. Bir de yokuş aşağı inerken biraz zorlandım. Nitekim hem fotoğraf makineme, hem de 1 dolara aldığım muzlara hakim olmaya çalışırken kaydım bayağı. Yanımdaki çocuk çekti kurtardı beni. Bizim fil de biraz deli çıktı zaten. Diğerleri güzel güzel giderken bu devamlı ormanın içine dalmaya çalışıyor, yemek arıyor. Çok da kuru etraf. Sonra bir ara kafayı feci sıyırdı su beklerken, sağa sola savurmaya başladı bizi. Yanımdaki Japon’la şahadet getirmeye başladık. Sonra sakinleşti. Japon “Ödüm bokuma karıştı” dedi. (Tamam “It’s scary” dedi ama ben kültürel değerleri de katarak çevirdim size)

Sonra bir kabile ziyareti yaptık, birkaç fotoğraf çektik. Çok ilginç değildi. Yürüyüş kısmı güzeldi ama öyle düz yollar beklemeyin. Atlamalı zıplamalı. Ayağımı biraz zorladı. Şelale de iyiydi işte, Manavgat’ın ufağı.

Serinledik topluca. Bir bambu köprüsü vardı, oradan geçerken benim ayak iki bambu arasına girdi, sıkıştı nasıl becerdiysem.  Herkes nasıl becerdiğimi merak etti zaten. Çıktı sonra.

Bu arada nasıl güzel kelebekler var etrafta. Kelebeklerden korkan arkadaşım Özge geldi aklıma, dalga geçtim kendisiyle kafamda. Renkler muhteşem, fosforlu yeşil, turuncu… Avatar’dan fırlamış gibiler.

Neyse arayı geçip bambu rafting kısmına gelmek istiyorum. Ben böyle çok sakin geçecek, yavaş yavaş nehirde süzüleceğiz sanmıştım. Fotoğraflar hep öyle çünkü. Su seviyesi de az. Yanılmışım fena halde. Bir kere çok kalabalık bindik, afedersiniz kıçımız tamamen suyun içine gömüldü. Başka pantolon da getirmemişiz salak gibi… Öyle ilerledik, birkaç kere tosladık bir yerlere. Arada kayalar masaj yapıyorlar alt bölgenize. Erkekler çalışıyor kadınlar oturuyor bu arada. Çok güzeldi o kısmı. Buradaki gelenek giderken yandaki bambularla veya kenarda kafayı çeken köylülerle su savaşı yapmakmış. Bizim ekip olayı biraz abarttı. Kafamızdan kova kova su akmış hale döndük. Çok eğlendik ama. O eğlenceler sırasında işte gözlüğümü nehre düşürmüşüm… Sonra da üzüntümü nehir kıyısında Sngha içerek unutmaya çalıştım. Hava da kararmaya başladığı için kurumadık, ıslak ıslak minibüse bindik, klimayla geri döndük.

Bugün de vahşi hayvanlara olan sevdamdan ötürü dayanamayarak yavru kaplan sevmeye gittim dünyanın parasını bayılıp. Yine biraz kötü hissettim kaplanlar mutlular mı acaba diye. Ama çalışanlar çok sevecen yaklaşıyorlardı. Ve sonuç olarak bu hayvanların başka gidecek bir yerleri yok. Zaten buraya düşmelerinin nedeni ölümden dönmüş olmaları… Hayatımın en unutulmaz 15 dakikasını geçirdim… Dün tanıştığım bir çifte rastladım. Erkek olanı korkuyormuş. Girişteki yazıyı gösterdim, şöyle bir şey “Kaplanlar oyun oynarken ısırabilirler”, zaten yem olup giderseniz bunun sizin seçiminiz olduğuna dair bir kağıt imzalıyorsunuz. Evet okumadan imzalamayın… Çocuk tırstı bayağı. Bir de boyunun 110cm’in altındaysa büyük kaplanların yanına giremiyorsunuz. Artık nedenini düşünmeyelim. Bebekler nasıl tatlılar ama…

Arkasından da buranın meşhur uzun boyunlu kabilesini ziyarete gittim. Bu kabile ziyaretleri de beni biraz huzursuz ediyor. Adamların evlerinin içine girip fotoğraf çekiyorsunuz. Zaten iç mekan ve dış mekan birbirine girmiş durumda onların hayatında. Aradaki sınırı genelde terliklerini çıkardıkları yer belirliyor, duvarlar değil. Zaten hep hediyelik eşya satıyorlar. Sordum rahatsız olup olmadıklarını. Para kazanıyoruz bu sayede, memnunuz dediler. Neyse ama bu uzun boyunlular için bir de giriş ücreti alıyorlar. Sonra da fotoğraf çektiğim kadınlardan da ufak tefek bir şeyler aldım ayıp olmasın diye.  Bence gitmeseniz de olur…

Şimdi de artık bezme zamanı. Akşam uçakla Phuket’e gidiyorum. Sonra kum ve deniz zamanı olacak kısmetse.

Asya KıtasıDünya TuruGüneydoğu AsyaTaylandTayland-DTÜlkeler

Bangkok – Chaing Mai tren yolculuğum son derece olaysız geçti.  Sabah kahve ve kek, öğlen de yemek verdiklerini görünce ayrı bir sevinç doldum. Ben Kamboçya alışkanlığı torba torba yemişle binmiştim halbuki. Beni çok umutlandırdıkları için akşam yemeği de bekledim  sadece, vermediler… Bozuldum biraz… Sabah 8:30, akşam 21:00 arası süregelen seyahatin hava kararmadan önceki son 2-3 saati çok güzeldi bu arada. Her iki tarafınızdan ağaçlar  trene sürtünürken dolambaçlı yollardan ilerliyorsunuz. Yalnız çok yanlış bir mevsimde buraya geldiğimi fark ettim. Ölü sezonmuş zaten. Etraf çok kuru… Yine çok güzel de, normalde kimbilir nasıldır diyor insan. Bir de Alman bir adamın hayatını değiştirmiş olabilirim. Yolculuğun ilk 5 saatinde birlikteydik. Dünya turu muhabetleri yaparken, kendisi yazar/editör olduğunu söyledi. Sonra yavaş yavaş yollara düşüp de çalışabileceği fikri aklına yatmaya başladı. Heyecanlandı çokça, gözlerinde ışıklar saçılmaya başladı. Almanya’da Alman var mı bu arada merak ediyorum. Sanki hepsi burada gibiler. Neyse Indiana Jones şapkasını kafasına takıp indi gitti. İsmini bile sormamışım.  Birileriyle saatlerce muhabbet edip adlarını sormayabiliyorum…Chiang Mai ilk görüşte beni hayal kırıklığına uğrattı. Nedense böyle yeşil, köy kıvamında bir yer bekliyormuşum. (Bilenler için aklımda Pokhara cinsi bir yer vardı) Kocaman şehir. Yerleştim otelime. İlk iki gün  çok yakın göl gölet tapınak tapınak tapınak şeklinde geçti.

Bundan sonra nereye gideceğime dair kararsızlık evreleri de çok zamanımı aldı. Yolculuğun sonlarına doğru bu huyumdan kurtulmuş olmayı diliyorum. Arada kaldığım yerlerin de birbiriyle hiç alakası yok… Güneydeki adalar mı yoksa Laos’un çok görmek istediğim şehri Luang Prabang mı? Mesele çok az günüm olması ve uçak olayının devreye girmesi… Neyse hala bir biletim yok, her an her şey olabilir…

Chiang Mai maceralarıma dönecek olursak. Biraz manyak bir yer. Her köşesinden Budizim akarken “Transeksüel Güzellik Kraliçesi” yarışmasına denk gelebiliyorsunuz şehrin ortasında. Burası bizim sahil yörelerini hatırlatıyor bana bazı bazı. Hani yazlıkçılar inerler ya şehre çoluk çocuk, ağızlarında ay çekirdekleri falan. İşte o topluluk burada transeksülleri ve Drag Queen gösterilerini izliyor.  Hoşuma gitti bu durum.

Bugün de acı çekmiş fillerin yaşadığı bir kampa gittim. Şuradan bakıp bilgilenebilirsiniz. www.elephantnaturepark.org
Burada da halk bizdeki gibi çok duyarsız doğaya karşı. Devamlı “yanlışlıkla” orman yangını çıkıyormuş mesela, hep tarla oluyormuş o alanlar. Tanıdık geldi mi? Bizim fil kampını kuran kadın buna bir çözüm bulmuş. Ağaçlara Budist rahipler tarafından kutsanmış turuncu kumaş parçaları bağlamışlar. İnsanlar bu ağaçları keserlerse başlarına bin bir felaket geleceğine inanıyorlar. O yüzden dokunmuyorlar. Biz de okunmuş  üflenmiş muska mı koysak acaba? Fillere gelince… Fillerin eğitilme olayı felaketmiş bu ülkede. Hiç bilmiyordum. Bir film gösterdiler, gözlerim doldu. Bir kafese kapatıp, filin ruhunu kendilerine teslim etmesini sağlamaya çalışıyorlar. Ormandaki filler için yasa olsa da evcil fillerin bakımı için doğru düzgün bir yaptırım olmadığından, filleri ayı oynatır gibi oynatıyorlarmış şehirlerde falan. Ben rastlamadım henüz. Bu trekking sırasında insan taşımaları falan da pek iyi değil tabii ama bu işi yapmazlarsa da hem onlar ölecek, hem de köylüler işsiz kalacak. Çünkü manyak gibi yiyorlar ve çok masraflılar (Kilolarının yüzde %10’u kadar yiyip günde 18 saatlerini çiğneyerek geçiriyorlar). İşte bu kampta fillerin sevgiyle eğitilebilecekleri ispatlanmaya çalışılıyor.  Ama çok masraflı bir iş dediğim gibi. Tüm filler böyle zor kurtarılır.

Neyse bugünün çoğunu filleri besleyip yıkanma seanslarına katılarak geçirdik.

Bir fil vardı beslediğim, kör. Bir tepede yavrulamış, bebeği aşağı düşmüş ve ölmüş. Ondan sonra çalışmayı reddetmiş. Öyle olunca da sahibi hayvana işkence yapmaya başlamış. Bizim fil de geçirmiş herife bir tane, ceza olarak gözlerini kaybetmiş. Sonra bu kadın almış onu. Mutlu şimdi. O kadar tatlı ve sakin gözüküyorlar ki hepsi… Ve kendi ailelerini oluşturmuşlar. Grup halinde gezip, kendilerinin olmadığı halde bebekleri koruyorlar. Bir ara bunlar çamur banyosu yapıyorlardı yalnız, biz de kenarda oturmuş izliyorduk. Birden bebek ve annesi bizim tarafa doğru yürümeye başlayınca insanların koşuşturarak kaçışlarını görmeliydiniz. İnsan tırsıyor kocaman hayvan valla… Ben de yıkanma işlemi sırasında bir tanesi üstüme doğru adım atınca irkildim ne yalan söyleyeyim. Ama hepsinin bir bakıcı abisi var, güvenli olabildiğince.  Zaten insanlarla iletişim kurmak istemeyenlerin yanına yaklaştırmıyorlar.

Akşam da burada ışık festivali varmış. Bir Budist bayramı. Bu adamların bayramları da çok güzel yahu. İlk önce dualar meditasyonlar falan oldu.

Ben de katıldım, uyuyordum az kalsın. Sonra herkes ayinin yapıldığı yerin etrafında  mumlar ve tütsülerle döndü 3 kere. Bu anı da beynime kazıdım. İçimde tuhaf bir heyecan oldu izlerken. Mumlarla aydınlatılmış suratlar akıp gidiyor önünüzden, ama yavaş ve huzurlu bir şekilde.  Ve insanın kalbinde bir yerlere dokunan bir dua okunuyor… Sonra da tapınağın bahçesinde yakabildikleri kadar mum yaktılar bizim rahipler.

O kadar çok oldu ki, turuncu kıyafetleriyle mumların arasında gezinirken sanki sevecen, yumuşak bir ateşin içinde yürüyor gibi gözükmeye başladılar. Ardından da bahçeye çöküp törene devam ettiler. Ben bu arada fotoğraf çekmeye uğraşıyordum, sonra vazgeçtim. Turistler arası foto yarışı olayın tüm güzelliğini bozuyordu…

Derken gökyüzünde ışıklar belirmeye başladı. Baktım yan tapınaktan dilek balonları bırakılıyor. Ateşle havalanıyorlar. Hani şu bizim düğünlerde de oluyor bazı bazı. Ben de oraya doğru ilerledim. Tam bir panayır alanı. Havaya devamlı yeni bir dilek balonu uçuyor. Bir tanesi yalpaladı bayağı. Bir de bilmem kaç yıllık tapınağın üstünden geçip gidiyorlar. Biraz tehlikeli gözüktü gözüme. Çok kalabalık ve insanlar havaya ateş topları atıyorlar… İşte ben tam bu düşünceler içerisindeyken balonun bir tanesi tapınağın tepesine takılıp yanmaya başladı. Çok kötü karma oldu valla o balonu yollayanlar için. Sonra da yanan parçalardan biri insanların üstüne doğru düşmeye başladı. Çığlık ve panik anı yaşadık. Neyse ki tapınağın başka bir ucuna takılıp orada uzun uzun yandı.

Ya keşke baksaydım kimdi şu balonu yollayanlar. Kendileriyle aynı ulaşım aracında olmamaya dikkat etmeliyim.

Asya KıtasıDünya TuruGüneydoğu AsyaKamboçyaKamboçya-DTTaylandTayland-DTÜlkeler

Bu otobüs anılarım bir yerden sonra sıkmaya başlayacak ama yine de anlatmadan geçemeyeceğim. İlk önce bir gün geriye dönüp bilet alırken kadınla yaptığım konuşmayı aktarmak istiyorum

-Ben Bangkok’a gideceğim. Oraya kadar bilet satıyor musunuz yoksa sınıra kadar mı almalıyım?
-Satıyoruz
-Tayland’a gelince minibüs mü yoksa otobüs mü yine?
-Otobüs tabii ki
-Emin misiniz?
-Evet evet otobüs firmasından kesiliyor biletiniz, merak etmeyin
-Hıı iyi o zaman

Evet böyle bir muhabbetimiz olmuştu. Biraz da ekstra kazıklandım kaldığım otelden aldığım için. 1 günde bütün turistik aktiviteleri bitirmek istediğimden, şehirde ajans ajans dolanmaya üşendim. Neyse…

Gittim sabahın bir köründe otobüse. En önden yer vermişler. Nasıl bir soğuk size anlatamam. Hayatımda bu kadar üşüdüğümü hatırlamıyorum. Her zamanki gibi klimaların kısılması gibi bir durum da söz konusu değil. Otobüsteki tek yabancı benim. Bu molalar falan komik oluyor. Hiçbir şey anlamıyorum. Birden paldır küldür herkes inip yemeğe ve tuvalete koşuyor. 90 dakikada bir de duruyor adam, neden bu kadar koşuşturuyorlar anlamak mümkün değil. Bu Kamboçyalıların yemekle ilişkileri çok acayip zaten. Belki zamanında çok yokluk çektikleri için… Bilmiyorum. Ama bizden beterler, yanlarında devamlı dünya kadar yemek taşıyor, her durdukları yerde de malı götürüyorlar.  Sonra da haliyle tuvalete koşmaları gerekiyor…

Battambang’da İsviçreli bir kız bindi.  Biraz rahatladım nitekim sınır kısmında beni neler beklediğini kestiremiyordum. Gerçi kız çok kaybolmuş gözlerle etrafına bakıyordu, benim ona ablalık etmem gerekti. Ve nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde her şey tıkır tıkır yürüdü. Otobüsten inip salak salak etrafa bakarken bir adam yanımıza geldi. “Sizinle geleceğim ben, rahat olun” dedi. Sonra ortadan kayboldu. Biz sınırı geçtik, yürürken  başka bir adam geldi, “Şurada durun bekleyin beni” dedi. Yani o kalabalığın içinde birileri gelip sizi buluyor ve yönlendiriyor.

Birkaç turistle bizi minicik bir minibüse tıkıştırdılar tabii ki. İlk başta duruma güldüm ama binince komik gelmedi. Kıpırdamıyorum oturduğum yerde. Kafam neredeyse tavana değiyor.  Ön sıra tamamen valizlerle falan dolu, birden nefesim kesilir gibi oldu. Sonra müziğimi koydum, gözlerimi kapadım, Leonard Cohen sağolsun, sakinleştim. Bu arada binmeden önce yolculardan biri “Ben kesin kusarım bununla gidersek” demişti. Kusmadı, yanındaki kustu. Zaten nefes alamıyoruz. Felaket yani. Şöförü de durması için zor ikna ettik. Hep beraber çocukla ilgilenmeye başladık. Bu durum bizi kaynaştırdı. Yolun devamı sohbetle daha iyi geçti. Adamlardan biri Bangkok’ta yaşıyormuş, ona milyonlarca soru sorduk. O da sabırla yanıtladı. Şoför manyak gibi gidiyor bu arada. Bizim adam “Yok bu iyi kullanıyor, Tayland trafik kazası ölümlerinde bir numara” demez mi? Neden böyle bir bilgi verdi anlamadım, sıkı sıkı tutundum. Bir de kadın vardı, yürüyemiyor ama geziyor. Otelde ayarlamamış, “3 yıldızlı asansörlü bir yer” bulma hevesinde merdiven çıkamadığı için. İyi cesaret.  Neyse birileri yardım etti ona da. Sonuç olarak benim yolculuk 14 saatten fazla sürdü.

Bangkok’ta yine sırt çantalılar diyarına yerleştim ancak bu sefer şehrin diğer kısımlarını da görmek için kendimi motive ettim. Gökdelenler diyarı… Skytrain diye yukarıdan giden bir metroları var. Onunla giderken etraf falan güzel gözüküyor da, yollarda yürüyünce kalabalık ve binalar biraz insanın üstüne üstüne geliyor. Akşam Siam meydanı hoşuma gitti ama. Birkaç kere kayboldum, çokça “Adamlar yapmışlar” dedim. Sonra o modernliğin içinde sokak pazarları, yemekleri falan komik geldi. Yani bir yere kadar oluyor bazı şeyler…

Seyahate çıkalı 1 ay olmuş. (Şubat’ın kısalığı konusuna girmeye gerek yok) Çok çabuk geçti ama bir yandan da İstanbul’daki hayatım o kadar uzak ki… Sanki evren değiştirmişim gibi geliyor. Tuhaf bir duygu. İki Duygu varmış, biri normal hayatını yaşamış, biri hep gezmiş, şimdi ikisi bir olmuşlar gibi. Yok şizofrene bağlamadım henüz, merak etmeyin.

Bu arada az kalsın unutuyordum. Banyo çantamdan Phnom Penh’deki odamın klima kumandası çıktı. Normalde üzülürdüm ama iyi oldu, kazıklamasalardı beni. Karma…

Asya KıtasıDünya TuruGüneydoğu AsyaKamboçyaKamboçya-DTÜlkeler

Dün akşam sevimli bir tuk-tuk şöförüyle anlaşmıştım sabah gelip beni “Killing Fields”e götürmesi için. Kızıl Kmerler döneminde toplu ölümlerin gerçekleştirildiği alanlardan biri. Artık soykırım müzesi olarak işlev görüyor. Neyse o gelmeden ben kahvaltı yapayım diye sokaklara çıktım. Derken 2 zibidi peşime takıldı, deli gibi sarhoşlar, plastik torbalara doldurmuşlar etil alkolü. Burada her şey küçük plastik torbada tüketiliyor zaten, köriden şekerli suya… Evet pek çevre bilinçleri yok hoş karşılarsınız ki. Neyse, pek kimseye bulaşmamak gerekiyor. Baktım giderek rahatsızlık vermeye başladılar, arkama dönüp çok pis bir bakış attım, sonra da bağırdım. Gündüz gündüz ne yapacaklar zaten, döndüler gittiler. Tırstım ama. Kalbim küt küt çarptı. Dünyanın en güvenli yeri de değil sonuçta. Ben de kahvaltı sevdamdan vazgeçip otelden 2 dolara kek aldım. Buranın standartlarına göre çok pahalı.

Neyse geldi tuk-tuk, düştük yollara. Derken bir “Hi” sesi duydum. Benim dün otobüsteki sevimsiz çocuk motoruyla yanımda gidiyor. Daha bir konuşkandı. Polise 1 dolar rüşvet vermiş yola düşer düşmez. Neyse muhabbet ede ede gittik. Çok gülüyorum bu tuk-tuk konuşmalarına. Geçenlerde de Alman bir adam bisikletiyle benim tuk-tuka tutunmuş, öyle gitmişti. Onun da soyunu sopunu öğrenmiştim. Bu arada ne cesaret motor kiralamak bu şehirde. Daha önce de yazdığım gibi ben karşıdan karşıya geçemiyorum…

Buraya gelirseniz Killing Fields’a gidin. İnsanın nasıl cani bir yaratık olabildiğine şahit olun. Doğrusu Fransa’da bolca olan Nazi dönemine ait müzelerin iyi mi kötü mü olduğuna dair hep kararsız kaldım. Tarih hatırlanmalı ama fazla duygu sömürüsü yapmadan, geçmişte olanlar yüzünden bugün bir milletin vatandaşlarını suçlamadan… Ama buradaki durum farklı. Manyaklar topluluğu kendi vatandaşlarını katletmiş çünkü.

Müzeye gidince size kulaklık veriyorlar. Aslında neredeyse boş bir alanda yürüyorsunuz. Çünkü birçok binayı hemen yıkmışlar tabii. Devamlı topladıkları halde hala yüzeye kemikler, dişler ve kıyafetler çıkıyor. Özellikle yağmurdan sonra artıyormuş. Topluyorlar, ancak belli aralıklarla. Kuru mevsimde olmamıza rağmen sık sık karşılaştım bunlarla. Toplu mezarların birinden sadece kadınlar ve çocuklar, birinden de başsız Kızıl Kmer Ordusu askerleri çıkmış. İşte böyle içiniz acıya acıya ve inanamayarak dolanıyorsunuz. Çoğu asker de hayatta kalabilmek için devam etmiş bu işe. İnsan gerçekten çok acayip bir yaratık.

Ortada bir anıt vat, içinde camdan 17 kat ve bulunan kemikler. İçine girdiğinizde sizi kafatasları karşılıyor. Öylesine bakıp geçmek mümkün değil. Herkes 1-2 gözyaşı döküyor mezarların üstüne.  En acısı da, hala ulaşılamayan toplu mezarların olduğu tahmin ediliyor ormanın içlerinde… Çevreleri de büyük ihtimalle mayınlarla dolu.

Sarsılmış bir halde oradan çıkıp Tuong Sleng müzesine gittim. Bir okulmuş aslında ama Kızım Kmerler için okul gereksiz hatta zararlı bir şey. Dolayısıyla hapishane ve işkence yeri olarak kullanmaya karar vermişler. Burası da çok etkileyici bir yerdi ama müze olarak çok zayıf. Siz gidene kadar daha bilgilendirici olur belki. Adamlar tüm mahkumları ve ölümleri belgelemişler fotoğraflarla… Bir sürü surat size bakıyor koridorlarda. Odaları, işkence aletlerini falan görüyorsunuz. Burada mahkum edilenlerden sadece 7 kişi sağ çıkabilmiş…

Bu iki müze üst üste biraz fazla geldi bana. Nehir kıyısında bir yerde yayıla yayıla öğle yemeği yiyip kendime gelmeye çalıştım. Sonra da Royal Palace’ı, yani sarayı gezdim. Çok sakin, çok güzeldi. Girişi çok pahalı bence ama değer. Bahçesi falan insanın içini açıyor. Bir yığın keşiş vardı yine.

Bu adamları bu kadar sevmem beni endişelendirmeye başladı. Bu arada tapınağa dalgınlıkla ayakkabımla girmişim. Bir kıyamet koptu ki, adam öldürdüm sanırsınız. Ben anlamadım tabii, dondum kaldım ilk. Neyse sonra da çok utandım. Hep çekine çekine dolandım.

Gelelim günün en keyifli zamanına… Güneşin sarayın arkasından batışını bir yığın keşişle izleyip nehir kenarında yürüyüş yapmak. Huzur doldum.
 
Bu keşişler de az değiller bu arada, pembe cep telefonları, “karılar kızlar” falan… Neyse görmemezlikten geldik.Yalnız anlamadığım bir şekilde, bir anda etraf aerobik yapan kadınlarla doldu. Bütün yürüyen kadınlar sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi hoplayıp zıplamaya başladılar. Turistler de ağızları açık fotoğraf çekmeye… Komikti… Sonra da pazarın içinden yürüdüm, hareketliliği sevdim. Midem hafiften kötü gibi olduğu ve yarın çok uzun bir yolculuk yapacağım için garip şeyler yiyemedim ama… Neyse Tayland’da da böcekçi vardı, yarın akşam takılırım biraz. Sonuçta mutluyum buraya geldiğime. Tezatlarla dolu manyak bir şehir. Belki de yolculuğun sonunda en çok etkilendiğim yer olacak, kim bilir?
 
Evet sabah 5:30 gibi yine ayaklanacak ve Bangkok’a doğru yola çıkacağım. İçimde ülkeme dönüyormuşum gibi saçma bir his var…
 
Asya KıtasıDünya TuruGüneydoğu AsyaKamboçyaKamboçya-DTÜlkeler

Sabah 8’de Phnom Penh’e gitmek üzere bindik otobüse.  Ben ve benim otelde kalan başka bir genç dışında herkes Kamboçyalı. Arkadaş olmaya çalıştım biraz kendisiyle. Başaramadım. “Soğuk dallama” dedim içimden, sırtımı döndüm, uyuklamaya başladım. Otobüs klimalı, her tarafı dökülüyor ama TV’si de var. Devamlı karaoke gösteriyorlar. Komik aslında. Koltuklar rahat geldi tekne macerasından sonra. Yol da düzgün… Her şey yolunda gibiydi, derken yan sırada oturan çocuk kustu. Çok fena geçti yolculuğun devamı… Neyse unutmak istiyorum.

Vardık bir şekilde, yerleştim otelime. Yürüdüm pazar yerine, oradan da nehre doğru. Karşıdan karşıya geçmek ne zor bu şehirde. Her bir yerden bir motosiklet çıkıyor… Neyse hiçbir şeyden çok mutlu olamadım. Halbuki fena şehir değil… Ama içimde bir huzursuzluk…

Ve huzursuzluğumun nedeninin bugün burada olan herhangi bir durumla alakası yok aslında.  Kızıl Kmerler hakkında bir kitap okuyorum. Gittiğim ülkenin en klişe kitabını alıyorum genellikle. Neyse benim kitapta da küçük bir kızın gözünden anlatılıyor o yıllar. Biraz fazla etkilendim sanırım. İçime bir hüzün, bir rahatsızlık çöktü. Sokakta gördüğüm insanların neler çektiklerini düşünmeden edemiyorum. Belli bir yaşın üstünde dilenen insanlar içimi eziyor. Bu şehir nasıl çok sevilir anlayamıyorum o yüzden. Kan ve göz yaşı doluymuş gibi geliyor. “Deli bu kız galiba” diyenleri duyar gibiyim.

Bir de Tayland’da da gördüğüm beyaz adam-buralı kadın çiftlerinin sayıca fazlalığı rahatsız ediyor beni. Yani gerçekten birbirini seven çiftlere haksızlık ediyorum büyük ihtimalle de, neyse siz anladınız herhalde ne demek istediğimi.

Yarın kendime işkence etmek üzere Kızıl Kmerler müzelerini gezip, garip şeyler yiyeceğim kısmetse. Bu acıklı yazımı da daha önce söylemeyi unuttuğum komik bir anıyla bitireyim. Angkor Wat’ta geziyoruz rehberle. Bazı yerlerde inanılmaz sayıda yarasa var. Seslerinden kulaklarınız çınlıyor… Benim rehber bakıp “Ben küçükken çok yerdik bunlardan, çok güzel olur” demez mi? Bilmiyorum beni kafaya mı alıyordu ama doğrudur. Her şey yeniyor bu memlekette.

Ben yarasa değil de börtü böcek yiyebilirim. Izgara kalamar gördüm pazarda asıl. Yarın öğlen mis gider…

Sonra da filler, kaplanlar ve beyaz kumlarla dolu Tayland’a geri dönüp umursamaz hayatıma devam edeceğim. Tarzan okurum belki…

Asya KıtasıDünya TuruGüneydoğu AsyaKamboçyaKamboçya-DTÜlkeler

Sabahın bir köründe kalktım yine. 6:30’da kapının önüne dikildim Battambang teknesine beni taşıyacak aracı beklemek üzere. Miniminnacık bir minibüs geldi. Şöyle söyleyeyim size, normalde 7, sıkışınca 9 yolcu alabilecekken biz 12 kişi bindik. Etrafta devamlı hayır kabul eden keşişler vardı yol boyunca. Sabahları ellerinde “kova”larıyla geziyorlar, insanlar da meyve, sebze falan veriyor onlara. Törensel bir şekilde yapılıyor bu.

Neyse bizim araçta sinirler gerildi, “Onca para verdik bu ne böyle?” sesleri yükselmeye başladı. Biz yanımdaki Amerikalı adamla gülme krizine girdik. Sakiniz sanıyoruz ama ben de sinirlenmişim herhalde, inince yiyecek bir şeyler satmaya çalışan ve “Hayır”ımı anlamayan kadına fena çemkirdim. Üzüldüm sonra da. Herhalde 15 kere bilet kontrolü yapıldı ve sonunda bindik tekneye. Oturacak yerler tahtadan ama geniş hiç olmazsa. Yer yok. Ben mecburen “indi bindi” kütüğüne oturdum kıçımın ucuyla. Yağmur yağıyor bu arada deli gibi. Çamur içindeyiz. İnsanlar gelmeye devam ettiler. Onlar yukarı yerleşti. “Yukarı” dediğimde oturma yeri sanmayın. Tavan işte. 2 kaptan var, biri 18, biri 15 yaşında bana sorarsanız. Bir de 10 yaşında ayak işçisi yanlarında. Bismillah dedik yola düştük.

İlk başta gölden, sonra dereden yol alacağız. Bir sürü yüzen köyün yanından geçtik, çok ilginçti. Karakol, okul falan hepsi suyun üzerine inşa edilmiş. Binaları birkaç kütük taşıyormuş gibi duruyordu ama sağlamdırlar herhalde. Bu köylerde dolmuş yaptı bizim tekne. Bir sürü insan bindi indi. Ben çok mutluyum. Çok mutluyum da saatler ilerledikçe oturamaz olmaya başladım. Afedersiniz kıçım nasıl acıyor anlatamam. Yağmur durdu ama bu sefer de çok sıcak tavana çıkmak için. Bir de motor sesi devamlı. Nasıl da uykum geldi. Öyle zor dakikalar geçirdim. Derken altında bez olmadan dolanan çocuğun biri teknenin ortasına büyük abdestini yaptı. Kadın elindeki havluyla sildi falan, fenalaştım hafifçe. Böyle beceriksiz bir anne olamaz. Diğer köylü kadınlar yardım ettiler, yanlarında ne var ne yoksa verdiler. Neyse bu anne teknenin önüne geçti, ayaklarını dışarı sarkıtıp tuvalet yaptı, çocuğu da oturttu “tuvalete”. Pek de tutmuyor. Ben bakamıyorum. Çocuğun kakası uçuşarak göle karıştı. O ana kadar “Ay ne tatlı” diyordum, sonra sevimsiz gelmeye başladı.

6 saat sonra (yolculuğun tamamının bu kadar süreceğini söylüyorlar sorarsanız), 20 dakikalık mola verdik yüzen bir bakkalda. Tuvalete koştu millet. Biz de DNA’mızı bıraktık dereye. (Bu arada dereye ulaşmıştık) Aramızda tartışmaya başladık acaba ne kadar kalmıştır diye. Kaptanlar anlamamazlıktan geldi. Oradaki bir çift 3 saat kalmış olmalı dedi. Sevindik. Yolun yarısında olduğumuzu düşünüyorduk çünkü. Maalesef biz haklıymışız.

Dere kısmı daha eğlenceli başladı. Sağlı sollu kafalar görüyorsunuz suda, balık avlıyorlar herhalde. Çocuklar devamlı “helloo” diye bağırıp el sallıyorlar, biz de onlara.

İnsanlar giderek açıldı saçıldı. Normalde kapalı giyiniyorlar çünkü, birden adamlar don, kadınlar sütyenle ortalıkla dolanmaya, çocuklar çıplak zıplayıp oynamaya başladılar. Bazılarında düğün, şenlik bir takım olaylar vardı.

Çoğunda kadınlar yemek yapıyor ya da bulaşık yıkıyor, adamlar hamakta uyukluyorlardı. Evet her yerde durum aynı… Suyun üstünde yaşam çok zor gözüktü gözüme. Evlerin içi dışı çok kötü durumda (Gölde çok güzel binalar da vardı) Ve bazen inanılmaz kötü kokuyor. 

Bu arada yol o kadar dar ve dolambaçlı ki, ara sıra bir yere bilerek toslayıp geri gidip dönüyoruz. Bir bağırış çağırış var.  Benim kıçım felaket ötesi bu arada. Herkesin öyle. Yukarıdakiler sıcaktan fenalaşıp aşağı geldiler, ayakta dikiliyorlar. Yine kafam düştü, kendimden geçtim biraz…

Acayip kuşlar gördüm. (Yok rüyamda değil gerçekten) Kuşları pek sevmem aslında. Özellikle güvercinleri. Neyse ama daha önce görmediğim bir hayvan görünce her türlü çok heyecanlanıyorum. Bilmiyordum bu yanımı. Bitki örtüsü de giderek daha tropik olmaya başladı. Güneş de yavaş yavaş etkisini kaybedince ben de tavana çıktım.

Sonrası muhteşemdi. Güneş batarken ışık çok güzel oluyor zaten. Çocukların çığlıkları arasında yavaş yavaş nehirde süzüldük. Köylüler artık iyice dinlenme veya yıkanma faslına başlamışlardı. O anları düşününce kafamda bir müzik çalıyor. Hiç müzik yoktu halbuki. Nereden çıkardım bilmiyorum. Beste mi yaptım ne. Artık yayılarak oturduğum için de bu sefer yolculuk uzadıkça uzasın diye umut etmeye başladım. Güneş batıp da sadece yeni ay ve yıldızlar yolumuzu aydınlatmaya başlayınca olayın romantikliği iyice arttı ama biraz da tehlikeli olmaya başladı sanırım. (Evet çok güvenliydi bundan önce). Vardık sonunda. Birden 50 tane falan adam bize doğru koşmaya başladı, otel avcıları. Lonely Planet’te de adı geçenlerden bir tanesine gittim, yerleştim. Sonra da sızmışım.

Ertesi gün kalktığımda hala akıçım acıyordu. İyi ki yaptım bu yolculuğu. Ama “Bir daha yapar mısın? derseniz, yakın bir tarihte zevk için yapmam. Neyse benim asıl söylemek istediğim şey başka. Buranın insanı hala turizm konusunda çok bilgisiz. Kimse bize minder kiralamaya/satmaya çalışmadı mesela. Veya yol boyunca sandallarıyla bize yiyecek, içecek, dondurma kakalamaya uğraşan da olmadı (İlk başı haricinde) Ben diyorum ki, köylüleri iyi bir organize edeyim de köşeyi döneyim. Çok az zamanınız var yani burayı güzellikleriyle yaşayabilmek için. Yakında bütün orijinalliğini kaybedecek.

Battambang’da turistik aktivite yapmadan şehirde yürüyüp dinlenmeye karar verdim. Çok şirin bir kasaba diyeyim. Sokakta göz göze geldiğim herkes gülümsüyor. Çoğu kişi İngilizce konuşmuyor. El kol anlaşıyoruz. Yine pazarına girerek başladım günüme. Her şey iyi güzel de o kuru balıklar ne felaket kokuyor. Neyse sonra nehrin öbür kısmına geçtim ve her adımda bir Budist tapınağı olduğu fark ettim. Hepsinin içine girdim tabii. Ama aslında girmem doğru muydu bilmiyorum. Nitekim bizim keşişler kah hamakta sallanıyor, kah duş alıyorlardı. Hiç de kadın yoktu etrafta. Kimse bir şey demedi. Ancak bu adamlar problem olsa da bir şey demezler. Hep hoşgörülü davranırlar. Nasıl sakin, nasıl güzel yerler hepsi. Dünya kadar yürüdüm, hepsine girip çıktım. Sokakta da iki adımda bir keşiş görüyorsunuz zaten. Utandım pek fotoğraflarını çekemedim ama.

Sonra da sokakta sebze çorbası içtim. Sebze derken içindeki bir tek sebzenin bile ne olduğunu bilmiyorum. Bu sokakta kurulan masalara herkes beraber oturup bir arada yiyor. Ben tek yabancıydım. Yardım ettiler bana. Bir sürü acı koydular içine. Gülüştüler. Sonlarına doğru iyi yandım. 50 sent ödeyip kalktım.

Bu arada Vancouver’lı 70 yaşlarında bir çiftle tanıştım bugün. İstanbul’a aşıklarmış. Fırsat buldukça dünyanın öbür ucundan uçup duruyorlarmış. Nasıl sempatiklerdi. Deliler işte, ne diyeyim.

Asya KıtasıDünya TuruGüneydoğu AsyaKamboçyaKamboçya-DTÜlkeler

Siem Reap’e gelen her turist gibi asıl amacım Angkor tapınaklarını ziyaret etmekti. Dünyanın yeni 7 harikasına sıralaması ucundan kaçırmış Angkor Wat’ı duymuşsunuzdur büyük ihtimalle. Veya en azından bir fotoğrafını görmüşsünüzdür.

 

angkor_wat_turist

Değilse de sizi google’a havale ediyorum bu konuda. Kmer İmparatorluğunun 1000 yıllık çok iyi durumdaki yapılarından bahsediyoruz. Çok geniş bir alana yayılmış ve ormana karışmış olmaları nedeniyle hafifçe kendinizi Indiana Jones gibi de hissedip havalara giriyorsunuz (sakin olan yerlerinde).

angkor_wat_duvar2

Neyse bu tapınakları ziyaret etmek için 1 günlük, 3 günlük ya da 1 haftalık bilet alabiliyorsunuz. “1 hafta mıııı?” dediğinizi duyar gibiyim ama mümkün gerçekten meraklısı için. Meraksızı için de 3 günlük bilet iyi bence. Çok aceleniz varsa mecburen 1 günlükle idare etmeye çalışabilirsiniz. Bir de işin şöyle güzel bir yanı var, eğer akşamüstü saat 5 gibi biletinizi alırsanız o günün geri kalanında bedavaya dolanabiliyorsunuz içeride. Doya doya güneşi batırabilirsiniz veya genel bir fikir edinip ertesi gün için plan yapabilirsiniz. Hem de sabah kuyrukta beklememiş olursunuz. Bir tavsiye daha, Şubat-Haziran arası gelmeyin. Sıcaktan insanın beyni uyuşuyor, herkesin her bir tarafından şakır şakır terler akıyor, biraz iğrenç bir görüntü. Sonra da yağmurlu dönem başlıyor. Siz en iyisi Kasım-Ocak arasına ayarlayın tatilinizi…

Bir kitaptan takip etmeye üşendiğim ve mekanın büyüklüğü karşısında “Çüş!” dediğim için ilk gün bir tura yazılıp aydınlanmaya karar verdim. Zaten tuk-tuk parasına denk geliyordu. Kendinize özel rehber de tutabiliyorsunuz 20 dolara. Neyse bizim tura kimse yazılmamış. Ben tuk tuk şöförü ve rehberimle prensesler gibi gezdim yine. Bitli turist olmak benim kaderimde yok sanırım. Rehberin aksanından dolayı söylediklerinin ne kadarını doğru anladım bilmiyorum ama iyi oldu yine de. Angkor Wat’ta duvara oyulmuş Hint destanları vardı mesela, ben yanından yürüyüp geçerdim büyük ihtimalle. Adam anlattıkça hayran kaldım. Gerçekten yüz ifadeleri, atların kasları falan ne kadar detaylı oyulmuş. Yüz ifadelerine genel olarak takılıyorum zaten. Hep Zen bir hava var. Halbuki kanlı bıçaklı savaş sahneleriyle karşı karşıyayız. “Vay be! Vay be!” diyerek dolandım hep. Angkow Wat’ın ana tapınak kısmına geldik sonunda. İnanılmaz dik merdivenler var. Rehber “Buradan çıkarken bir kadın düştü öldü, bir çok kişi de bacağını kırdı” dedi. Ben de yutkundum bir. “Burası eğlence merkezi değil, tapınma yeri, o yüzden çıkış da kolay olmamalı” diye ekledi. Keşişler emekleyerek tırmanıp, yine aynı şekilde, kıçları hep yere bakarak gerisin geriye iniyorlarmış. “Kıç” kelimesi için özür dilerim. Rehber de “ass” dedi çünkü, tam çeviri yapma ihtiyacı duydum. Bu arada etraftaki binlerce turistin yanında turuncular içinde keşişler de dolanıyorlar. Mutlu oluyorum onları görünce. Neyse yeni bir merdiven yapmışlar tepeye çıkmak için, orada sıraya girdim sıcaktan ağlamak üzere olmama rağmen. Yukarıda güzel bir manzara ve Buda’larla karşılaştım yine. Hindu ve Budist öğeler iç içe bu tapınaklarda. Hatta bazı figürler Budist’ken üzerlerine Hindu figürler yapılmış. O yüzden 4 ayaklı meditasyon yapan kabartmalar var etrafta. Mitolojik kahramanlar sanmayın onları.

angkor_wat2 (2)

Her şey muhteşem Çinli turistler hariç. Tamam ırkçı olmak istemiyorum ama söylemeden de edemeyeceğim. Hem aşırı kalabalık halde geziyorlar hem her bir şeyin önünde her biri poz veriyor hem insanın üstüne çıkıyorlar hem de çok bağırıp çok konuşuyorlangkor_suratar gözlemlerime göre. Ama Türk gruplar bundan farklı mı ki?” derseniz, değiliz herhalde 🙂 Ben daha Türk gruba rastlamadım. Aslında tek bir Türk’e rastlamadım yolculuğumun başından beri…

Bir de Bayon tapınakları var pek etkileyici.Kubbelerin üst kısmı surat şeklinde çünkü. Benim kafam çok karıştı orada. Kralın suratıymış o figürler aslında ama Buda’ya benziyorlar. Kral kendi suratını Buda gibi yaptırmış falan dedi rehber. Onun yalancısıyım. Tüm yüzler meditasyon halinde, bir tanesinin gözleri açık ve gülüyor. O da uğurluymuş. Etrafta falcılar, el kol çeken bilge kişiler de var bu arada. Tütsü kokuları yayılıyor devamlı.

bayon_kafa3

Turun sonlarını pek hatırlayamıyorum. Başıma güneş geçmiş, suyum da bitmişti. Öğlen de piknik var dediler, sefer tasında köri yedirdiler. İyice fenalaştım. Günün devamında pek bir şey yapmadım öyle olunca. Sokakta Vietnam çorbası içtim acı acı. “Bu seyahat seni ne kadar değiştirdi?” derseniz, “Artık ciddi acı yemeye başladım” derim. Canım istiyor resmen. Sıcak iklimle bir alakası var mı acaba diye merak ediyorum. Kanada’ya gidince bakalım nasıl hissedeceğim. Neyse komik gözüktüm  yerken. Çorbanın içindeki erişteler çok kaygandı çünkü, çubuklarla tutmakta zorladım, höpürdete höpürdete içime çektim, kimseyi sallamadan. Burada kibar bir davranış zaten.

Ertesi sabah da beni tanıyanların inanamayacağı şekilde 4:30’da kalktım! Evet Angkor Wat’ın arkasından doğan güneşin önündeki su birikintisine yansımasını görmeden gideni dövüyorlarmış çünkü. Gece de uyuyamadım ya uyanamazsam diye. O kadar önemli geldi bana bu durum. Sabah ormanın içinden tuk-tukla gitmek ayrı bir deneyimdi. Hiç ışık yok, sıra sıra tuk-tuklar, motorlar, otobüsler gidiyor. Ben ilk gelenlerden olurum sanmıştım ama yayılmıştı bile millet ben gittiğimde. Çok güzeldi gerçekten. Duygulandım biraz. Sisli günlerden sonra sabahın 5’inde Himalayalar’ı görmek gibi değildi ama heyecan vericiydi yine de. Güneş hafiften gözükmeye başlayınca insanlar “doğuyor doğuyor” falan diye mutlu oldular. Evet güneşin bugün de doğduğuna laf olsun diye değil,  gerçekten sevindik topluca.

 angkor_wat_gun_dogumu

Sonra da Ta Phrom denen tapınaklara gittim. Bin yıllık ağaçlarla bin yıllık binalar bir olmuşlar, doğa resmen medeniyeti yemiş. Masal diyarı gibiydi. Saatler geçirdim orada. Her bir taşın üstüne çıktım, ormana daldım biraz. Sonra korktum, çıktım. O yüzden de bileğim iyileşmiyor zaten.

Ta Phrom6

O değilde bu memlekette insanların çok dolanmadığı yerlere elinizi kolunuzu sallaya sallaya gitmenizi tavsiye etmem hiç. Çoğu temizlenmiş olsa da Kızıl Kmer hatırası olarak mayınlar var hala. Zaten mayınzedelerle de çok sık karşılaşıyorsunuz. Ne gaddar bir silah, savaş bittikten sonra canlar almaya, insanları sakat bırakmaya devam ediyor.Bu arada Bu Kızıl Kmer ordusu tüm tarihi binaları falan da yok ettiği halde Angkor’a pek dokunmamış. Duvarlarda kurşun izleri var, o kadar. Çünkü ne olursa olsun her Kamboçyalı için burası milli gurur kaynağı. “Angkor tapınaklarını yaptıysak her şeyi yapabiliriz” diye düşünüyorlar. Haklılar da gururlanmakta… Dönerken de tuk-tuk şöförü beni gizli bir tapınağa götürdü. Gizli derken çocuk kaynıyor da turist yok. Çocuklar poz verdiler, fotoğraflarını çektim bol bol.

siem_reap_cocuklar2

Öyle işte sıcaktan başka bir yeri gezemedim. Öğlen uykusundan sonra buranın batısındaki Battambang şehrine tekneyle nehirden gitmek üzere bilet aldım. Biraz heyecanlıyım çünkü kuru mevsimde olduğumuz için su seviyesi çok düşük oluyormuş bazen, yolculuk uzayıp karadan falan da devam edebiliyormuş. Birilerine rastladım geçen hafta 11 saatte gelmişler 6 saatlik yolu. Ama inanılmaz manzaralar ve su üstüne kurulmuş yüzen köyleri görmüş olacağım. Biraz da rezillik olursa size anlatmak için malzeme olur diye düşünüp kendimi avuturum artık. Evet siz eğlenin gülün diye kendimi feda ediyorum. Bu arada ne acayip bir yerde kalıyormuşum da haberim yokmuş. Sokağın sol tarafı Müslüman mahallesi, arkası Budist, köşede de alımlı  hatunların oturduğu bir pavyon var. Ama çok güvenli, merak etmeyin.

Asya KıtasıDünya TuruGüneydoğu AsyaKamboçyaKamboçya-DTTaylandTayland-DTÜlkeler

Tayland-Kamboçya arası giden otobüsler hakkında internette bir yığın yazı okudum. Hepsi aynı şeyi söylüyordu: “Sakın bu biletlerden almayın, dolandırılırsınız. Onun yerine sınıra kadar gidin, sonra öbür tarafa geçin, şuna binin, bundan inin, şöyle yapın, böyle edin…” Ben ikincisine çok üşendim, öyle olunca dolandırılmayı göze aldım. Bir tek organ mafyasına heba olmaktan çekindim. Olmadım.

Sabah kalktım erkenden, bir adam geldi, çantalarımla beni yürüttü anlamsızca. (Bu arada sırt çantamı hafiflettim. Her kaldığım yerde bir parça eşya bırakıyorum.)  Sonra 40 dolar istedi 20 dolarlık vize için. Bir İngiliz, bir de Japon vardı yanımda. Dedim “Siz ödediniz mi?”. “Evet” dediler. İngiliz’in Kamboçya’da kız arkadaşı varmış, sekizinci gidişiymiş bu şekilde. Tek başına sınırı geçmeye de kalkışmış, ama hem çok yorulmuş, hem de neredeyse bu kadar rüşvet vermesi gerekmiş. “Herkes cebine bir parça atıyor, senin de işin oluyor, takma kafana” dedi. Tamam dedim. Kalabalık olduk, kliması çalışmayan kamikaze bir minibüsle sınıra kadar gittik. Kızlardan biri durup durup kustu. Ben uyudum diyemem de kendimden geçtim sanırım. Pek bir şey hatırlamıyorum yolla ilgili. Sonra başımıza Kamboçyalı bir adam geldi. İlk önce İngiliz’i bizden ayırıp başka gruba verdi ki salladığı yalanları düzeltmesin. Neyse söylediklerinin çoğunu yemedim ama yine de bir parça Baht’ı Riel’e sınırda çevirdim. Onu da yapmasaymışım iyiymiş. Kendisi benim için Kamboçya’nın sevimsiz yüzü oldu. Ondan sonra konuştuğum herkesi çok sevdim çünkü.

Bir ülkeye karadan girmek çok farklı bir olay. Adımımı atar atmaz kafamdan bir yığın düşünce akmaya başladı. Sanki Hindistan’a geri döndüm. Fakirlik her yerde aynı. Bir de bana at hırsızı gibi geldi buranın insanları. Sonradan çözdüm nedenini. Tozdan korunmak için yüzlerine tülbent gibi bir şey bağlıyorlar. Daha çok Western filmlerindeki soyguncuları andırıyorlar onlarla. Gözlerim Red Kit’i aradı.  Ancak o tülbenti çıkardıkları anda karşınızda inanılmaz sevimli suratlar buluyorsunuz.

Oradan 2 İspanyol ve yol arkadaşım olan Japon’la bir taksiye binip gitmeye karar verdik. Bu arada Japon 3 kelime falan İngilizce konuşuyor. Çok derin muhabbetler ettik, ben konuştum, o güldü. Kişi başı 14tl civarı verdik, 2,5 saat civarı gittik sanırım. Ben yiyecek bir şeyler almıştım, onunla bindim. Bitirince taksi şöförü benim çöplerimi toptan dışarı salladı. Ben çığlık çığlığa. Karmam için kötü oldu. Kamboçya halkından özür diliyorum.
 

Çok acılar çekmiş bu millet. 1975-1979 yılları arasında en az 2 milyon insan katledilmiş, zaten minicik ülke, nüfusun yarısına yakın kısmı demek bu. Düşündükçe tüylerim diken diken oluyor. Yani sokakta gördüğüm 35 üstü her insanın içinde bir yara var. Nasıl bir komünizm anlayışıysa bu, Kızıl Kmerler tarafından iş sahibi olmuş herkes öldürülmüş. Ülkede okumuş adam kalmamış. Şehirdekiler köylere sürülmüş, işkence görmüş, aç bırakılmışlar. Ve ilginç bir şekilde çok sevgi dolu gözüküyorlar. Bu turistlere karşı takılmış bir maske değil kesinlikle. Bakıyorum aileler hep bir arada, kardeşler el ele yürüyor, gülücükler duyuluyor sık sık. Kim bilir, belki hep böylelerdi, belki de hayatın değerini hepimizden daha iyi biliyorlar.

siem reap tuktuk

Öyle işte şimdi Siem Reap’teyim. Meşhur Angkor Wat’ın orada. Daha dün akşam geldim ama şimdiden kanım kaynadı buraya. Çok turistik olmasına rağmen şans eseri bir düğün gördüm, halkın alışveriş ettiği pazara gittim, acayip yemekler yedim… Güneşi de Angkor Wat’ta batırdım. Kocaman ve temiz de bir odam var. Kertenkele ailesi duvarlarımda geziyor, çok tatlılar. Eşyalarımı yıkamaya vermiştim, daha kötü kokuyorlar şu an. Nehirde mi yıkadılar, ne yaptılar bilmiyorum. Tek derdim bu. 🙂 Ha bir de 35 derece ve inanılmaz bir nem…

 Siem Reap anılarım bir sonraki yazıya…