AvrupaİtalyaTatlarÜlkeler

Venedik’e Eylül 2004’te gittim.  Daha önce birkaç saat geçirmiş, sokaklarını şöyle bir görmüştüm. Ancak bu sefer turist değildim, 6 ay kalacaktım. Kalbim pıtbırı pıtrbıtı pıt pıt pıt pıtpıtpıtpıtpıt diye çarpıyordu.  Çok güzel bir şehre gittiğimi biliyordum ama suyun, dostlukların, zorlukların ve şarapların içinde yepyeni bir insan olacağımın farkında değildim. Şehir bana büyü yapmıştı, karşı konulamaz bir şekilde bağlanmıştım. Zamanı dondurmak istiyor, bunun imkânsız olduğunu bildiğim için resmen daha anın içindeyken nostaljiden acı çekiyordum. Sonra korktuğum gün geldi, pılımı pırtımı toparlayıp ayrıldım, ama Venedik’i bırakamadım. Anılarım hala çok canlı, evimin her köşesi hatıralarla dolu.  Ancak duygulara ulaşabilmek her zaman o kadar kolay değil. O hisleri hatırlayabilmek için müziğe ve yemeklere ihtiyacım var.  O zaman beraber çakma bir bigoli in salsa yapmaya ne dersiniz?

Bigoli in salsa (soslu bigoli) Veneto bölgesine özgü, yapması kolay, ucuz ve keskin lezzetli bir makarna yemeği. Keskin lezzetli derken sakın kaçmayın, özellikle ton balıklı makarna meraklılarının çok beğeneceğini düşünüyorum. Sosunda sardalya tuzlama kullanılıyor. Vaktiyle büyük kutlamalardan önce veya et yenmeyen oruç günlerinde “hafif bir yemek olsun” diyerek ham ham yutulurmuş. Artık karnınızın aç olduğu her saatte Venedik’te bulabilir ya da mutfağa girip 10 dakikada hazırlayabilirsiniz.

Peki bu bigoli de neyin nesin? Bigoli bir makarna türü.  Eskiden karabuğdaydan yapılırmış ama artık tam buğday unu kullanılıyor. Kendisine çok kalın spagetti de diyebiliriz. Bizim marketlerde bulunmadığı için ben tam buğday spagetti kullanıyorum. Ancak gerçeğini bulur ya da evde yaparsanız beni yemeğe davet edebilirsiniz.

Gelelim sosuna. İnternette pek çok tarife rastlayabilirsiniz, ben birkaç hafta boyunca evlerinde kaldığım Venedikli bir ailenin tarifini paylaşacağım.

Malzelemeler:

8-10 adet sardalya tuzlama (hamsi de olur)

2-3 adet beyaz soğan

Zeytinyağı

120 ml beyaz şarap (zorunlu değil)

Soğanları halka halka doğrayıp zeytinyağında iyice yumuşayıncaya kadar pişiriyoruz. Karamelize olmamaları gerek. Bu yüzden biraz çevirdikten sonra birkaç kaşık su ya da beyaz şarap ilave edebilirsiniz. Bu arada sardalyaları temizleyip biraz çatalla eziyoruz ve iyice yumuşamış soğanlara ekliyoruz. Bu aşamada ben azıcık daha beyaz şarap ekliyorum çünkü neden olmasın. Tencerenin altını iyice kısıp bu karışım tek renk bir püre haline gelinceye kadar arada karıştırarak pişiriyoruz. Çok çirkin ve çok lezzetli oluyor. İlginç bir şekilde içinde balık olduğunu bilsem de doğrudan sardalya tadı almıyorum.

Bu sırada makarnamızı da hazırlıyoruz. Soslamadan önce makarnayı bir parça çiğ zeytinyağı ve karabiberle hop hop karıştırıyoruz, sosu da üstüne döktük mü işte bu kadar! (Tamam biraz da yeşil bir şeyler serpelim de azıcık güzel gözüksün.) Tadına bakmaya hazır mısınız?

Venedik’te sıcak bir gün olmuş, çok yürümüş sonra bu meydanda bulmuşsunuz kendinizi. Nasıl otele döneceğinizi bilmiyorsunuz. Tam köprünün yanındaki terasa çökmüşünüz. 3 masa var, birinde 2 amca aperatiflerini içiyorlar. Bir çocuk 100 yıllık tahta oyuncağıyla oynuyor. Nemi, denizi, eskiyi hissediyorsunuz.

Yanında prosecco, sek beyaz şarap ya da merlot içebilirsiniz diyor uzmanlar. Bir de yeşil salata yapın mis gibi.

Afiyet olsun!

(Yemek pişirme ve fotoğraflamadaki yardımları için aileme teşekkür ediyorum)

 

AvrupaİtalyaKahraman DüdükÜlkeler

Sene 2004. Venedik. Günlerden bugün. Dışarıda deli gibi yağmur yağıyor. Ev bol sarımsaklı makarna sosu kokuyor ve salonda Joni Mitchell içimi acıtırak bir şeyler mırıldanıyor.

Biz mutfaktayız. Ben 23 yaşımdayım. Karşımda 40 yaşında, kaslı ama kambur duran, suratındaki bunca çizgiyi nasıl edindiğini merak ettiğim çok çirkin bir adam oturuyor. Dişlerinin çoğu yok. Ama sanki tüm evi, hatta tüm mahalleyi dolduruyor. Her dediğini hayranlıkla dinliyorum. Birçok insanın “kaybeden” damgası yapıştıracağı bu adam, benim gözümde Tanrılaşıyor.- Duygu kötülüğü kabul etmelisin.
– Nasıl yani?
– Kötülüğün var olmadığına inanıyorsun. Hep bir neden bulmaya çalışıyorsun. Korkuyorsun, kaçıyorsun… Kötülüğü iyiliği tanımlamak için kullanıyorsun sadece. Halbuki kötülük, orada, öylece duruyor. Ondan tiksinme, sadece kabul et. Sonra rahatlayacaksın.Bizde kaldığı 1 hafta boyunca neden konuyu hep buraya çekmeye çalıştığını anlayamıyorum. Çünkü tanıdığım en iyi insan. Sonra gidiyor ve ben garip bir şekilde seviniyorum. O bu konuşulanların büyük bir kısmını hatırlamıyor. Çoğu fazlaca şarap sonrası söylendiğinden veya biraz deli olduğundan…Birkaç sene sonra kendi evinin tuvaletinde ölü bulunduğunu öğreniyorum. Günlerce kimse fark etmemiş. Kendisini arkasından ağlayacak kadar tanımıyorum ama uykusuz gecelere de engel olamıyorum.

Ve yine yağmurlu bir günde, başka bir mutfakta, kız arkadaşı “Bu kadar kötü bir dünyaya uyum sağlamayı bir türlü beceremedi” diyor. Birden bana söylediği bütün kelimeler, harfler, sesler başımın etrafında dönmeye başlıyor. İçimi bir korku alıyor. Benden de daha zayıf bir insan olduğunu anlıyorum. Ne doğru, ne yanlış bilemiyorum. İnsan bir gün dünyaya karşı böyle pes edebilir mi, yoksa beynindeki elektrik yanlış mı çalışıyordu diye merak ediyorum. Beni kendine yakın bulmuş olması tüylerimi ürpertiyor…

Şimdi 32 yaşındayım. İlkokuldayken kedileri yakalayıp işkence eden çocuklara, orta hazırlıktayken beni tuvaletin çöpüne iten kızlara veya sandalyemin altına sümüklü mendillerini atan lisenin parlak çocuğuna nasıl şaşkın bakıyorsam, halen kötülüğe öyle hayretle bakıyorum… Halbuki yediğim tekmenin sayısı yok…

Ancak durum şu ki, kötülük bu yaz başından beri büyük darbelerle beni ve çevremi etkilediğinden, içinde bulunduğum çaresizlik devleşmeye başladı. Bizleri yavaş yavaş çiğniyormuş gibi geliyor ve sanki serçe parmağıyla da beni hafif hafif ezerek alay ediyor.

Sık sık o mutfağı düşünüyorum… Ve değişmemeyi umuyorum. Kötülük umudu yediğinde, her şey bitiyor.

AvrupaKahraman DüdükÜlkelerYunanistan

Bundan herhalde bir 10 yıl önce… İtalya Yunanistan arası bir geminin güvertesindeyiz.
Gece.
Soğuk.
Sert zemin sırtımı acıtıyor.
Yıldızlara bakıyorum, yarın yumuşak bir yatakta ve titremeden uyuyacağım diye düşünüyorum. Ama böyle güzel olmayacak. Bu benim ilk sefil gezgin maceram. Karnımda bir gıdıklanma, uykuya dalıyorum.Geçen hafta Santorini – Rodos arası bir gemideyiz.
Gece.
Soğuk.
Sert zemin sırtımı acıtıyor.
Bu sefer geminin içine girmemize izin verilmiş, merdiven dibine kıvrılmışız. Birden panikliyorum. 10 senede hiç yol alamamışım gibi geliyor. Karnımda bir kaybetmişlik, uykuya dalıyorum.Sonradan iki “Ben”e bakınca böyle düşündüğüm için kendime çok kızıyorum. Bazen çıkılan bir yol zamanda da yolculuk yaptırabiliyor. Hayat iç içe geçmiş daireler şeklinde ilerliyor ve insan kendini kesişme noktasında bulabiliyor.Hem ne fark eder? Ben iki sabah da mutlu uyanıyorum.
AvrupaİtalyaKahraman DüdükÜlkeler

Bir aksilik çıkmazsa gelecek ay bu vakitlerde Venedik’te olacağım. Daha önceki yazılarımı okuyanlar bilirler 6 ay orada yaşamışlığım var. Uzuun zaman önce. Yıl 2004-2005. Şimdi size birkaç itirafta bulunacağım…

Ben Venedik’teyken birkaç büyük sergi ve kilise dışında hiç müzeye gitmedim. Venedik’in çevresindeki adalara; Murana ve Burano’ya gitmedim. Hemen dibindeki Romeo ve Juliet şehri Verona’ya gitmedim. Öğrencilerin akın ettiği Padova’ya gitmedim. Ufuk çizgisini görebildiğim bir terastan ve Venedik’in büyülü sokaklarından bir adım dışarı çıkmak istemedim. Kıpırdamadım. Ben ki “gezmek de gezmek” diye tutturuyorum, manyak manyak yazılar yazıyorum; sanki tatlı bir rüyanın içine girmişim gibi uyanmak istemedim. Şanssızlık bu ya, yakınlarımın hepsi zor zamanlar geçiriyordu. Sevgilim uzaklarda babasının kanseriyle cebelleşiyordu… Bense kahve, yemek kokuları ve bangır bangır çalan Leonard Cohen eşliğinde; daha yeni tanıştığım ama birden her şeyim haline gelen bir grup insana sarılmış oturuyordum. Konuşup… konuşup… konuşup… susmuştuk. Öyle bangır bangır eğlenceler düşünmeyin. Partiler, deli gibi tüketilen şaraplar, kahkahalar ve güneşin altında piknikler oluyordu elbette. Ancak yağmur, çamur ve fırtına eşliğinde melankolinin dibine vurduğumuz günlerin sayısı kesinlikle daha fazlaydı. Ve bunda garip bir huzur buluyorduk. Bir daha asla bulamadığım bir huzur. Sanki bütün duygularımız ortada dolanıyordu ve birbirimizi anlayabiliyorduk. Üzüntüler serbestçe dolaşıyor ve  paylaşılıyordu. Kim kime ne zaman el uzatması gerektiğini, ne zaman çekilmesi gerektiğini biliyordu. Şimdi düşünüyorum da galiba hayatımda ilk ve son defa yalnızlık duygum kaybolmuştu. Geceleri bekleyen gemilere bakıyordum ve onların nereye gittiklerini merak etmiyordum. Saatlerce bir meydanda taşa oturup insanları izliyordum ve insanları merak etmiyordum. Her şey fazla güzeldi ve içime çektiğim nefesten başka bir şey düşünemiyordum.

Ne bencil, ne iğrenç insanmışsın demeyin, bedelini ağır ödedim. Ve halen ödüyorum. Şimdi nasıl hissedeceğimi merak ediyorum.  Hiç ayrılmamışım gibi mi, yoksa çok değişmişim gibi mi? Bir yandan da düşünmeden edemiyorum; gezmeyi seven birçok insanın aksine, benim içimdeki merak belki de sadece bir huzur arayışı. Bulsam kıpırdamak istemeyeceğim… Belki… Belki de en başından Venedik’in bir parantez olduğunu bildiğim için parmağımı oynatmak istemedim. Belki orası benim hayatım olsaydı, oradan da kaçma planları yapardım.

Zaman zaman Lido sahilinden topladığım deniz kabuklarını kulağıma götürüp dinliyorum. Halen su sesi gelmesine şaşırıyorum…

 
AvrupaFransaKahraman DüdükÜlkeler

Fransa’da üniversitedeyim. Son senem. Kalbim çok kırık ve rahatlamak için her akşam yazıyorum. Kimsenin okumayacağı ve benim sonra sileceğim satırlar. Bu sırada Türkçe üzerine bir seminer vermem isteniyor. Hazırlayıp gidiyorum.

 
Fiil cümlenin sonundadır.  Büyük ünlü uyumunun tadından geçilmez. Sondan eklemelidir
 
“Bize biraz Türkçe konuşsan iyi olur” diyorlar. Ne söyleyeceğimi bilememe durumu yaşıyorum. “Haydi kızım teyzelere biraz piyano çal” benzeri bir olay…
 
“Bilgisayarında Türkçe bir şey yok mu?” diye soruyorlar öyle olunca.
 
Var… Var ama hepsi çok özel. Öğrencilere bakıyorum. Kimsenin bir kelime anlamayacağına emin, en büyük itiraflarımın olduğu yazıyı açıyorum. Ve başlıyorum.
 
Karşımda yaklaşıp 100 göz bana bakıyor. Kulakları bir takım sesler seçiyor.  Okumama hiç duygu katmıyorum. Ozon tabakası hakkında bilimsel veriler paylaşıyor havasında “Çok kötüyüm, yardım edin” diyorum. Ben de yazdığım cümleleri ilk defa duyuyorum.Ve kelimeler hiçbir beyne girmeden kaybolurken yavaş yavaş acımın anlamsızlaştığını hissediyorum. Rahatlıyorum rahatlamasına da, yalnızlığım da katlanarak büyüyor. Öğrencilerden bir tanesinin beni anlamış olmasını istiyorum.
 
Duruyorum. Kafamı kaldırıp etrafıma bakıyorum. Herkes çok tepkisiz. “Ne acayip dil” gibi saçma yorumlar yapılıyor. “Her taraf Türk dönerci, benim okumama mı kaldınız Türkçe duymak için” diye sinirleniyorum içimden.
 
Şimdi ara ara o sınıfta artık yazmadığım bir şeyleri okurken hayal ediyorum kendimi. Türkçe konuştuğumu sanıyormuşum da Fransızca çıkıyormuş aslında tüm kelimeler. Ders bitince kimse bana bir şey sormuyormuş. Sadece öğrencilerden biri gelip sarılıyormuş.
 
Öyle hayal ediyorum…
 
 
AvrupaİtalyaÜlkeler

Geçen kahve falımda gondol çıkınca aklıma geldi, Venedik’in turist karmaşasından biraz uzaklaşmak isteyenlere bütçe dostu birkaç sır vereyim dedim.

Öncelikle şehrin şu morla işaretli olan üniversite bölgesine gidelim

 

  • Tonolo‘da lokmalık tatlılardan yiyin. Sıra olabilir, tok olabilirsiniz, aceleniz olabilir… İnanın bunların hiçbiri bahane değil. Bir tane kendiniz, bir tane de benim için…
  • Eğer açıkken yakalarsanız hemen yanındaki Chiesa di San Pantalon, San Pantalon kilisesine dalın. Eskiden giriş ücretsizdi. Sadece aydınlatma için para atmanız gerekebilir. Oturun ve kafanızı tavana dikin. Hayatımda gördüğüm en etkileyici göz yanılsamalarından biri… Hatta en etkileyicisi bile olabilir.
  • Buradan bir köprü geçerseniz Campa Santa Margherita’ya ulaşırsınız. Etrafta akşam da takılabileceğiz barlar göreceksiniz. Hava güzelse teraslarında öğrenciler ve Venedik’in entelektüelleriyle beraber kahve, muhallebi kıvamında sıcak çikolata ya da spritz (beyaz şarap + campari ya da aperolle yapılan bir venedik içkisi) içebilirsiniz. Satılan dilim pizzalarla meydanda karnınızı doyurup naktinizi başka aktivitelere saklayabilirsiniz. Ayrıca gençlerle kaynaşıp şehirde ne olup bittiğini öğrenmek için de iyi bir seçim.
 

 

  • Tamam şimdi buralardan uzaklaşalım. Size meşhur San Marco meydanının en güzel olduğu zamanı söyleyeyim . Sabahın 4’ü. Venedik karnaval dışında çok geç uyuyan bir şehir değil. Sokaklar ıssızlaştıktan sonra yapacağınız bir yürüyüş, hem gizemli bir cinayet vakasının peşinden gidiyormuşunuz gibi tüylerinizi ürpertecek, hem de şehrin sahibiymişsiniz gibi hissettirecek size.  Kimsenin olmadığı bu saatlerde toplanmamış sandalyelerden birine oturup meydanın ihtişamını içinize çekmenizi şiddetle öneririm.
  • Gondola paranız yetmiyorsa dolmuş gondol olan traghettolara binin. Yolculuk 2 dakika sürüyor ama çok daha eğlenceli. Durak yerlerini otelinize ya da hostelinize sorup öğrenebilirsiniz.
  • Mutlaka vaporettoya (vapur) atlayın. İstanbul’a gelmiş de vapura binmemiş birine ne gözle bakarsınız? Bunu yapmazsanız işte, ondan da beter bir duruma düşersiniz… Biletsiz binme çalışması yapan arkadaşlara bir önerim yok. Yakalanırsanız fena cezası var ama.
  • Biraz turist bölgesinden çıktınız mı götürdüğünüz boş şişeleri 3-4 euroya dolduran şarapçılarla karşılaşacaksınız. Göremezseniz sorun. Afiyet olsun.
  • Tuvaletlere de o kadar para bayılmak yerine, bir kafeye girip barda bir espresso höpürdetmeniz daha karlı olabilir. Bu İtalyanlar neden oturmadan ayakta kahve içiyorlar diye aklınıza takılıyorsa eğer, daha ucuz olduğu için. Oturursanız masa parası, dışarı oturursanız bir de teras parası eklenir üzerine.
  • Yazın jetsetin akın ettiği Lido di Venezia plajları diğer zamanlarda köpeklere ve deniz kabuğu toplayan adalılara kalıyor. Vaktiniz varsa biraz huzur toplamak için ideal… Vaporettolarla gidebilirsiniz.
  • Bir öğleden sonra haritayı da müzeleri de bir kenara bırakın. Sadece yürüyün. Her yer için denir de Venedik kesinlikle kaybolmadan hissedilemez. Şaşırmaya da büyülenmeye de melankolinin dibine vurmaya da hazır olun…
Bana kart atarsınız değil mi? Suların yükseldiği dönemde delirmemenizi hatırlatarak 2 de okuma önerisi ekliyorum. İyi yolculuklar!
 
 
AvrupaFransaListelerÜlkeler

 

1) Gainsbourg: La vie heroique (Kahramanca bir hayat)

Bu filmden başlamamın nedeni biraz önce izlemiş ve “Şimdi Paris’te olmak vardı” demiş olmam. Gainsbourg’u bilmeden Fransa anlaşılamaz bence. Kendisi bizim ülkemizde Bridget Bardot ve Jane Birkin’le beraber olmuş çirkin ve karizmatik adam olarak bilinir. Benim ilk Fransa’ya gittiğimde duyduğum anekdot ise 500 Frank‘ı canlı yayında yakması olmuştu. Fransızlar ya kendisine tapar ya nefret ederler. Ama herkesin bir fikri vardır. Filme gelecek olursak animasyon kullanıldığı için ayrıca hoşuma gitti. Gainsbourg’un “şeytan” kişiliğinin kendinden ayrılarak yanında dolanması da onu sempatik yapmış. Çok bencil, çok adi olmasına karşı sıra dışılığına ve başkaldırılarına hayranlık duymadan yapamıyorum. 1-2 parçasını da çok seviyorum.

2) Amelie

Bu film bir tane zaten. Bir daha, bir daha izlerim. Paris’teki yalnızlığı, aslında tüm büyük şehirlerdeki yalnızlığı ne güzel verir. Paris’in en güzel yerlerinde dolanıyor bir de bu Amelie, arkada da Yann Tiersen’in muhteşem müzikleri. Hayaller alemine dalmak için ideal. O seyahate çıkan bahçe cücesi de beni ayrıca etkilemişti. İzlememiş kimse kalmamıştır herhalde ama kaldıysa, lütfen izlesin.

3) Un Coeur en Hiver (Ayazda Bir Yürek)İlk Fransa’ya gittiğimde 20 kelimelik Frasızcamla izlemiştim bu filmi. Hiç sıkılmadan. Daniel Auteil çok karizmatik geliyor bana. Özellikle sesi ve konuşma biçimi. Paris ve aşk… Zaten o şehre tüm gitme isteği de bundan değil mi?

4) Mavi – Üç renk serisinden

Krzysztof Kieslowski’nin Üç Renk serisinden. Filmlerin üçünü de izlemenizi şiddetle öneririm. Bu en intiharlık olanı. Bir de o müzikler iliğinize kadar işliyor ve Juliette Binoche inanılmaz bir performans sergiliyor.

5) Moulin Rouge

Biraz hareketlenelim, bileğimizi kesmeyelim. Müzikal filmlerden çok hoşlanmam aslında ama bu çok başarılı. Üniversitedeyken bunu milyon kez izleyip arkadaşlarımla isimleri değiştirmişliğimiz, evin ortasında bağıra çağıra şarkıları söylemişliğimiz var.

6) Midnight in Paris

Woody Allen’ın kesinlikle en sevdiğim filmi değil. Yine de Paris’i anlatışı açısından buraya eklemezsek ayıp olur. Zamanda yolculuk ve rüyalar…

7) Before Sunset

Paris sokaklarında  ne güzel dolanıyorlar… Bir de şu parçayı pek çok seviyorum itiraf etmek gerekirse…

8) Le Diner de Cons (Aptallar Yemeği)

Alt yazı bulmakta zorlanmayacağınız, Fransızları anlamak için mükemmel bir film. Ana mekan yemek salonu. İlk Fransa’ya gittiğimde yabancı öğrenciler için akademik yazım/sunum dersi alıyordum. 4 ay boyunca bize iki şeyi öğretmeye çalıştılar. 1) Dilbigisiyle oynayarak kimsenin itiraz edemeyeceği cümleler kurma yolları – Bir şey demeden çok şey söyleme sanatı. 2) Kötü olmak, dalga geçmek, lafı yapıştırmak sizi zeki gösterir. Bu film de tam bunun üzerine.

9) Paris, Je t’aime (Paris Seni Seviyorum)

20 yönetmenin 5 dakikalık filmlerinden oluşuyor. Hepsini sevmiyoruz, kabul, ama gitmeden önce izliyoruz. Bir de itiraf;  izlerken “Ayyy Parisss” dediğimi çok iyi hatırlıyorum ama aklımda pek bir şey de kalmamış.

10) La vie en Rose (Pembe Hayat)

Haydi Edith Piaf biyografisiyle bitirelim… Zaten alttaki parçayı bu sene doğum günü parçam yaptım. Hiçbir şeyden pişmaaan değiliiim Rien de rieeeen

AvrupaİspanyaKahraman DüdükÜlkelerYolda

Arkabahçe çizgi roman dükkanında “Siz bunu seversiniz bizce” diye önerilen ve tam da İspanya seyahatimin öncesine denk geldiği için bir işaret olarak gördüğüm “Uçma Sanatı – Bir İspanya İç Savaşı Hikayesi”ni heyecanla almıştım. Maymun iştahlı olduğum için de hemen okumakta olduğum kitabı kendisiyle aldatmaya başladım. Antonio Altarriba babasının hayatını anlatıyor. 

 

 

O bir savaş kahramanı değil, en azından bizim gözümüzde canlandırdığımız anlamda. Hayatını kendi idealleri doğrultusunda sürdürmeye çalışan ama zaman zaman “yaşamak için ölmek” zorunda kalan bir adamın hikayesi. Yazılanların ne kadarı doğrudur bilemem,  yaşananlara dokunabiliyorsunuz ama. Savaşın içine giriyorsunuz. Ve hikayede adı geçen insanların hepsini tanıyorsunuz. Hiç mi yok çevrenizde bir zamanlar “hak, hukuk, adalet, eşitlik” diye bağırıp şimdi insan sömüren? Uçmayı öğrenmeyi çok isteyip ideolojik intihar etmek zorunda kalan? Veya bunu reddedip tutunamayan? Sığınacak sıcak bir kucak için, ait olmak için, yalnızlıktan korktuğu için evlenip zamanla kendinden nefret eden? İçindeki boşluğu körü körüne bağlandığı bir inançla gidermeye çalışan? Aldatan ve aldatılan? Benim çevremde var ve bunların bazıları da benim. Hayat böyle çünkü. Bütün bu sıraladıklarımdan farklı olacağımıza dair boş bir ümit besleyip duruyoruz ama aslında kaçış yok. Savaşın pis yüzüyle birlikte bunu suratınıza vuruyor kitap. Bitirdiğimde içine düştüğüm boşluğun nedeni de budur herhalde. O yüzden cesaretiniz varsa okuyun derim. Depresyon garantili.

Bir kitabın bu kadar içine girerseniz hafif şizofrene bağlamanız da kolaylaşır. Ben tam savaş sahnelerinin ortalarında bir yerlerdeyken, çok da yorgun ve uykusuz olduğum yağmurlu bir öğleden sonra Madrid’de Reina Sofia müzesine gittik. Ve karşımda ikinci kez gördüğüm Picasso’nun dev Guernica tablosu. 1937 yılında milliyetçilere destek olan Almanya Guernica kasabasını 2 saat boyunca bombalıyor ve 1600 kişiye kadar kayıp verildiği tahmin ediliyor. (3000 diyen de var. Kasaba nüfusu 5000)

Ben Picasso’nun tablosuna bakıyorum. Hayatımda bir resimden bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum. Ortada duran at üstüme doğru fırlayıp son bir kişneyişle can verecek, arkasından da o kaos ve  korku beni sarmalayacakmış gibi geliyor. Her yanımda çocuğunu kurtarmak isteyen annelerin, tek istekleri özgürce nefes almak olan insanların, suçu sadece doğmak olan canlıların çaresizliği var. Etrafta parça parça bedenler ve büyük sessizlikten önceki gürültü. Hangi insan böyle bir tabloyu gördükten sonra savaşa evet diyebilir bilmiyorum…

Sonra akşam oluyor otele dönüyoruz. Okuyorum. Amerika’da bir adam 20 çocuğu taramış. Çözüm önerisi: Öğretmenler de silahlansınlar. Çin’de bir adam 20 çocuğu bıçaklamış, pek konuşulmuyor. Afganistan’da 10 kız mayın patlaması sonucu ölmüş. Kimsenin umurunda bile değil.

Ortaya tapas, bir sürayi de sangria getirir misiniz Senor?

 
 
AvrupaİtalyaKahraman DüdükÜlkeler

Daha önce de yazmıştım Venedik kartpostal gibi şehir. Gerçekten güzelliğiyle öyle büyülüyor ki romantizmin doruklarına ulaşıyorsunuz. Hele de turistlerin ötesindeki şehri yaşayabilirseniz, kendisi inanılmaz yakışıklı, kültürlü, gizemli ve çapkın bir sevgili gibi gözükmeye başlıyor. Ama bu sevgili aynı zamanda çok huysuz ve çok pis…

Sessiz bir bank bulun Venedik’in ortasındaki ufacık bir bahçede. Ağaçlardan gelen haşur huşur sesleri duyabilirsiniz. Bir farecik dolanıyordur kafanızda. Dünyanın kirasıyla tutulan giriş katında bir eve misafir olun. Duvardaki küf izlerine şaşırmayın. İçerideki kokuya dayanabilecek misiniz acaba? O da ne? Tuvalet ve mutfak aynı odada… Sonra herkes uykuya gömüldükten sonra siz sabahın 4’ünde hoplaya zıplaya evinizin yolunu tuttuğunuzda kanallarda yüzerken gördüğünüz “aile” de hayal ürünü değil, merak etmeyin. Mutasyona uğramış kolum kadar sıçanlar sadece gece gezmesindeler…

Benim gibi parasızsanız öyle gondol gezilerine çıkamazsanız ama gondol dolmuşları kullanabilirsiniz. Nehrin bir tarafından öbür tarafına geçmenizi sağlayan bu 3 dakikalık yolculuklarda bir gondola 15 kişi biner ayakta gidersiniz. Genelde Venedik ahalisiyle yakınlaşırsınız. Ve suya düşmeyi kimse ama kimse istemez…

Durum budur. Gidenlerin bildiği, gitmeyenlerin de her sene haberlerden takip ettikleri gibi Venedik Ekim-Ocak arasında suların yükselmesi sonucu sık sık sular altında kalıyor. Geçenlerde yine bir rekor kırılmış. Bu kadar sık batan bir şehirde inanılmaz hijyenik koşullar beklemek zaten saçma olur. Venedik’te yaşayan herkesin plastik çizmeleri ve çöp torbasından pantolonları bulunur. Zaten ana yollarda yürümek için iskeleler kurulur. Herkes deli gibi “su durumu” takip eder. Genelde sürpriz değildir çünkü. Ve zaten günün belli saatlerinde sular yükselir sonra normal hayata devam edilir. Elbette tek ulaşım yolu olan vapur bu durumdan çok etkilenir. İşiniz varsa erkenden yollara düşüp yürümeniz gerekebilir. Sular alçalır ayrı problem, sis basar ayrı problem… Venedik böyledir işte. Çok huysuz.

Bu suların yükselmesi olayı da bazı turistlere çok eğlenceli geliyor. Şehrin ne kadar zarar gördüğünü üç günlük tatile gelmiş insanın takmasını beklemek doğru değil tabii. Ben olsam ben de bunu düşünüp üzülmem. Ama işte bir kere şehrin ne kadar pis olduğunu bildiğiniz zaman, o suların içinde eğlenceler düzenleyen insanlara da garip bakışlar atıp birazcık iğreniyorsunuz. Bunu size hiç titiz olmayan bir insan söylüyor. O yüzden siz siz olun, plastik çizmelerden edinip iskeleleri kullanın. Gününüzü suların yükseliş saatini göre ayarlayın. Sevgilinin kötü yüzüyle karşılaşmayın

Venedik’te sonunuz gelecekse bu şehre kör kütük aşık olup hayattan başka isteğiniz kalmadığı için olsun, ishalden değil…

“Venedik benim sonum olacaktı.” Corto Maltese