AvrupaİspanyaTatlarÜlkeler

“Granada’da değişik bir tapas yemiştim, hem tatlı hem tuzluydu, Fas dokunuşu içeriyor ama İspanyol şarabıyla mideye iniyordu, en sevdiklerimi (patlıcan ve bal) basit bir şekilde buluşturuyordu, hem de kesin çok kolay yapılıyordu.” diyerek annemlerin mutfağına yemek yapıp fotoğraf çekmeye gittiğimde minik bir detayı atlamışım… Sonradan google’a “ballı patlıcan” yazınca çıkan milyon tane tarifi… Madem bunu herkes biliyordu, devamlı yapıyordu, biz nasıl duymamıştık da kendimizi yeni bir keşif yapmanın heyecanına bu kadar kaptırmıştık?  İspanyolcası “berenjenas con miel”. Yerken kendimizi, güneşli bir günde Albaicin’de bir meydana oturmuş, El Hamra masallarını düşünüp manzarayı içimize çekerken hayal etmemiz saçma mı olmuştu? Yoksa kruvasanın en çok uçuşan eteğiyle terasta oturup etrafla pek de ilgilenmeden kahvesini içen Parisli kadına yakıştığı gibi, ballı patlıcan da Granada’nın mistik ama sevecen havasına karşı bira-tapas yapan akademisyenlere mi yakışıyordu?

Granada manzarası

Seneler seneler önce Venedik’te yaşarken, turistlerin çok uğramadığı,” Gigi’nin Yeri” isimli bir mahalle barına giderdik. Orada Gigi bize en sevdiğim Akdeniz adetini öğretmişti. İstediğiniz bir içeceğin yanında aperatif olarak minik bir tabak yemek geliyor. Mısıra, cipse ve bayat kuruyemişe 10TL vermeye alışkın olan bizler için şaşırtıcı bir durum. Minik bir tabak derken, uyduruk şeyler sanmayın. Mesela deniz ürünlü risotto ya da kızarmış kalamar. Tabii gelişen turizmle beraber bu tip yerlerin sayısı gittikçe azalıyor. Granada benim gezdiğim şehirler arasında bu konuda bir numaraydı. Nereye oturursak oturalım, o kadar çok tapas geliyordu ki ayıp olmasın diye  bütün Türklüğümüzle ısmarladığımız yemeklere dokunamıyorduk. Umarım bu durum bozulmamıştır ve bozulmaz.

Biz gelelim tarifimize. Malzeme listesi çok basit. İstediğiniz kadar patlıcan, süt, sıvı yağ (biz zeytinyağı kullandık) ve un. İsteğe bağlı olarak süslemek için badem.

Ballı patlıcan

Dilediğiniz gibi kestiğiniz patlıcanları sütte bekletiyorsunuz. Sonra da unlayıp kızdırmış olduğunuz yağda arkalı önlü pişiriyorsunuz.  (Fırında da olur bence.) Ardından patlıcanları tabağa alıp üstüne bal gezdiriyor ve “Nasıl bir şey bu ya?” diyerek yiyorsunuz. Denemediyseniz ve garip geliyorsa mutlaka deneyin. Ya da evde patlıcan sevmeyen birileri varsa onlara minik bir sürpriz olabilir. Şaşıracaksınız bence. Bu sefer biz balık yanı mezesi olarak tükettik

Balıklar

Bir dahaki sefere hellim dilimleri ekleyeceğiz, muhteşem olacak, hissediyorum.

Sizlere de afiyet olsun!

 

AvrupaİzlandaÜlkeler

Gece

Jökulsárlón Gölü yakınındaki pansiyonumuza ulaştığımızda hava kararmıştı.  İzlanda’ya indikten sonra Rejkavik’ten buzullara kadar iki gün süren yolculuğumuz sırasında, beş dakikada bir “Şuraya bak! Buraya bak!” diye çığlık atmış,

Güney İzlanda- gökkuşağı

milyon fotoğraf çekmiş, herhalde 100 civarı şelale görmüş,

Skogafoss Şelalesi – İzlanda

başı boş gezen koyunlarla konuşmaya çalışmış, siyah kumsala, kayalara, okyanusa bakmış,

Black Beach – Vik

ciğerlerimizi temiz havayla, su şişelerimizi nehirden akan suyla doldurmuş, yanardağları saygıyla selamlamış ve tabii ki garip yosunlu kayaların üzerinde koşarken elflere ve hobbitlere el sallamıştık.

Ceyda ve İzlanda bitki örtüsü

Bir de eski bir uçak enkazı üzerinde fotoğraf çekmeye çalışan turistlere garip garip bakmıştık.

İzlanda C-47 uçak enkazı

Yorgun ve mutluyduk. Karnımızı o çevrede bulduğumuz en ucuz (tek) yemekle doyurduktan, yani 1 tabak sebze çorbası ve 1 porsiyon tavuğa 35’er euro bayıldıktan sonra, İzlanda’da havanın açık olduğu geceler ne yapılırsa onu yaptık. Kuzey ışıkları avına çıktık.

Hiç bu kadar çok yıldız gördüm mü bilmiyorum. Ben ağzım açık gökyüzüne bakarken arkadaşım “Gel Jökulsárlón Gölü’ne gidelim, oradan çok güzel fotoğraf çekiliyormuş” dedi.  Ben dünden razıyım zaten, buz gölünü görmek için sabaha kadar nasıl bekleyeceğim diye düşünüp duruyordum. Neyse bindik arabaya. Yollar çok ıssız. Biz de “Acaba bu dağ başında tek başımıza mı olacağız?” diye hem zevk hem hafif bir ürperti içindeyiz. “Tam korku filmi” gibi falan diyorum arkadaşıma. O da “Acaba gölü bulabilecek miyiz?” diyor. Çünkü bu bulutsuz gecede kuzey ışıklarının en çok fotoğraflandığı yere gelmeyi sadece ikimiz akıl etmiş olabiliriz, değil mi? Göle yaklaşınca bizden başka en az 100 aracın daha park etmiş olduğunu görüyoruz. Her geçen arabanın farlarına kötü kötü bakışlar atılıyorlar. (Bunu görmüyoruz ama hissediyoruz.) Ne de olsa yıldızlar ve kuzey ışıkları dışındaki her şey düşmanımız. Farları kapatıyoruz. Ve işte karşımızda! Sanki yerden gökyüzüne aydınlatma yapmışlar gibi aralıklı yeşil bulutlar var. Biz yine çığlık atıp apar polarlarımızı, montlarımızı, eldivenlerimizi, atkılarımızı, şapkalarımızı, battaniyemizi, artık ne bulursak üzerimize geçiriyoruz. Her arabadan iniş 10 dakika sürüyor zaten.  Bu arada o kadar karanlık ki gölün dibinde olduğumuzu bile tam anlayamıyoruz. Tam karşımızda bir tepe var, ne yapalım, biz de bu dik tepeyi düşe kalka koşar adımlarla tırmanıyoruz. Önünüzü görmek için en ufak bir ışık açtığınızda etraftakilerin sizi sessizce öldürebilme imkanı mevcut. Milyon yıldız ve kuzey ışıkları… Kalbim duracak gibi geliyor. Soğuktan da olabilir. Ara ara bir gürültü kopuyor. Arkadaşım “Buzul parçaları okyanusa karıştığı zaman böyle gürültü çıkıyormuş” diyor. Hemen arkamız okyanusmuş, o karanlıkta bunun da farkında değilim ben. Bir de dalga sesi var. Rüya gibi. Hayatımın en mutlu anlarından biri. Ama 3 sorun var. Birincisi soğuk, ikincisi gerçekten çok soğuk, üçüncüsü de kuzey ışıkları fotoğraflarda gördüğümüz gibi değil. Hatta ben acaba yerden aydınlatma mı yapmışlar diye düşünüyorum ciddi ciddi. Bütün gökyüzünü kaplaması gerekiyor bizim bildiğimiz. “Daha saat erken o yüzdendir” diyorum. Fotoğraf çekmeyi bile denemeden arabada oturup beklemeye başlıyoruz. (Evet bir tane bile fotoğraf yok!) Bekliyoruz, bekliyoruz, bekliyoruz ve yavaş yavaş ışıklar yok olmaya başlıyor. İnsanlar da arabalarına dönüyorlar. Ben “Ne kadar da sabırsızlar daha asıl gösteri başlamadı ki” diye bilmiş bilmiş konuşuyorum. Biz 1-2 saat daha arabada oturuyoruz ancak o gösteri İzlanda seyahatimiz boyunca başlamıyor.

 Gündüz

Ertesi gün sabahtan göl kenarına gittik.

Jökulsarlon Gölü

Bir önceki gece tırmandığımız tepeyi gördük ve yaptığımız hareketin saçmalığının bir alkışı hak ettiğini düşündük. Tepenin sağından veya solundan geçebilirmişiz. Ayrıca göl tahminimizden çok daha büyükmüş. Sonra o duyduğumuz sesler buzul parçalarının okyanusa karışma sesleri değilmiş, arabaların arkamızdaki köprüden geçerken çıkardıkları seslermiş. Bunu keşke hiç fark etmeseydik. Bu düşünceleri bir kenara bırakıp buz gölünün dinginliğini içimize çektik. Arada fok balıkları kafalarını çıkartıp selam veriyorlardı. Ben heyecanlanıp bir tanesinin yanına koşunca korkup kaçtı. Kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak bir kenara oturdum. Burası buzullar gibi yavaş hareket etme yeri. Kendinizi bırakmanız, sakinliği kucaklamanız gerek. Kafamdaki gürültüyü uzun zamandır ilk defa bu kadar net duyabiliyordum. Gereksiz gürültü. Onu susturup anın tadına varmak için büyük çaba sarf etmem gerekmesine kızdım. Huzura o kadar yakındım ki… Derken etraftan bağrışlar geldi. Büyük, beyaz bir buz kütlesi döndü ve altından cam mavisi kısmı belirdi. Bu dev bir gürültüye ve diğer yüzen buzul parçalarında da hareketlenmesine neden oldu. Biz de hep beraber böyle bir ana tanık olduğumuz için heyecanlandık, kalbimiz küt küt attı.

Jökulsarlon Gölü ve kaplumbağa şeklindeki buzul

Sonra yeniden herkes kendi köşesine çekildi.

Ve yeniden içe dönüş.

Derken gelinliğiyle beliren Çinli.

Jökulsarlon Gölü’nde Çinli gelin

Meğerse burada düğün fotoğrafı çektirmek çok modaymış. “Üşümüyor mu acaba?” diye düşünmeye başlayınca ortamın romantikliği de bozuldu. Biz de kalkıp tekne turuna kakıldık.

Jökulsarlon Gölü’nde gezi araçları

Bu tekneler hem karada hem suda gidiyor. Tur rehberimiz sordu: “Sizce bu göl kaç yıllık?” Her kafadan bir ses: “1 milyon! 300 bin! 3 bin!” “E yok mu arttıran?” Güldü ve “80 yıllık” dedi. Herkeste bir şaşkınlık. Küresel ısınmanın korkunçluğu işte ancak o anda beynime vurdu. Parkta birkaç senedir çalışan insanlar bile buzullarının ne kadar çabuk eridiğine tanık olmuşlar. İnsan ister istemez korkuyor. Tekne turundan sonra sahile yürüyüp okyanus kokusunu içimize çekerek buz parçacıklarını izledik.  Sonra da saatlerce sürecek yağmur başlamadan arabaya binip gölden ayrıldık.

Denize ulaşan buzullar – İzlanda

Nasıl gidilir? Nasıl gezilir? İlk önce Rejkavik’e ulaşmak gerekiyor. Biz Luftansa’yla uçtuk, direkt uçuş yok. Jökulsárlón gölüne gitmek ve genel olarak ülkeyi dolaşmak için araba kiralamak en iyi çözüm. Değilse turla gezmek durumundasınız.

Nerede kalınır? Park etrafında çok fazla tesis olmadığından önceden rezervasyon yapmakta fayda var. Biz Hof köyünün Hof 1 pansiyonunda kaldık. Bilin bakalım adresi ne? Hof 1. Köy dediğimiz zaten 3 ev ve 10 bin koyun.  İki oda bir tuvalet paylaşıyordu, internet sadece resepsiyonda çekiyordu ve yemekler çok pahalıydı ama bulabildiğimiz en iyi seçenek de buydu.

Ne yenir? Gölün yakınındaki Skaftafell Milli Parkı’nda sandviç ve çorba bulabilirsiniz. Ekmek, peynir, kraker gibi ürünler de satılıyor ancak ekmeklerin üzerinde “Bayatlamasın diye dondurulduğu için son kullanma tarihini dikkate almayınız” yazıyordu. Göl kenarında da bir şeyler atıştırmak mümkün. Benzinci gördüğünüzde de içeri dalıp olabildiğince uygun fiyata karnınızı doyurabilirsiniz.

Gölde çekilen filmler:  Bir Cinayete Bakış (James Bond)lBaşka Gün Öl (James Bond),  Batman Başlıyor,  Lara Croft: Tomb Raider

Şimdiden iyi yolculuklar! Yol arkadaşım Ceyda’ya da selamlar o/

 

AvrupaİtalyaTatlarÜlkeler

Venedik’e Eylül 2004’te gittim.  Daha önce birkaç saat geçirmiş, sokaklarını şöyle bir görmüştüm. Ancak bu sefer turist değildim, 6 ay kalacaktım. Kalbim pıtbırı pıtrbıtı pıt pıt pıt pıtpıtpıtpıtpıt diye çarpıyordu.  Çok güzel bir şehre gittiğimi biliyordum ama suyun, dostlukların, zorlukların ve şarapların içinde yepyeni bir insan olacağımın farkında değildim. Şehir bana büyü yapmıştı, karşı konulamaz bir şekilde bağlanmıştım. Zamanı dondurmak istiyor, bunun imkânsız olduğunu bildiğim için resmen daha anın içindeyken nostaljiden acı çekiyordum. Sonra korktuğum gün geldi, pılımı pırtımı toparlayıp ayrıldım, ama Venedik’i bırakamadım. Anılarım hala çok canlı, evimin her köşesi hatıralarla dolu.  Ancak duygulara ulaşabilmek her zaman o kadar kolay değil. O hisleri hatırlayabilmek için müziğe ve yemeklere ihtiyacım var.  O zaman beraber çakma bir bigoli in salsa yapmaya ne dersiniz?

Bigoli in salsa (soslu bigoli) Veneto bölgesine özgü, yapması kolay, ucuz ve keskin lezzetli bir makarna yemeği. Keskin lezzetli derken sakın kaçmayın, özellikle ton balıklı makarna meraklılarının çok beğeneceğini düşünüyorum. Sosunda sardalya tuzlama kullanılıyor. Vaktiyle büyük kutlamalardan önce veya et yenmeyen oruç günlerinde “hafif bir yemek olsun” diyerek ham ham yutulurmuş. Artık karnınızın aç olduğu her saatte Venedik’te bulabilir ya da mutfağa girip 10 dakikada hazırlayabilirsiniz.

Peki bu bigoli de neyin nesin? Bigoli bir makarna türü.  Eskiden karabuğdaydan yapılırmış ama artık tam buğday unu kullanılıyor. Kendisine çok kalın spagetti de diyebiliriz. Bizim marketlerde bulunmadığı için ben tam buğday spagetti kullanıyorum. Ancak gerçeğini bulur ya da evde yaparsanız beni yemeğe davet edebilirsiniz.

Gelelim sosuna. İnternette pek çok tarife rastlayabilirsiniz, ben birkaç hafta boyunca evlerinde kaldığım Venedikli bir ailenin tarifini paylaşacağım.

Malzelemeler:

8-10 adet sardalya tuzlama (hamsi de olur)

2-3 adet beyaz soğan

Zeytinyağı

120 ml beyaz şarap (zorunlu değil)

Soğanları halka halka doğrayıp zeytinyağında iyice yumuşayıncaya kadar pişiriyoruz. Karamelize olmamaları gerek. Bu yüzden biraz çevirdikten sonra birkaç kaşık su ya da beyaz şarap ilave edebilirsiniz. Bu arada sardalyaları temizleyip biraz çatalla eziyoruz ve iyice yumuşamış soğanlara ekliyoruz. Bu aşamada ben azıcık daha beyaz şarap ekliyorum çünkü neden olmasın. Tencerenin altını iyice kısıp bu karışım tek renk bir püre haline gelinceye kadar arada karıştırarak pişiriyoruz. Çok çirkin ve çok lezzetli oluyor. İlginç bir şekilde içinde balık olduğunu bilsem de doğrudan sardalya tadı almıyorum.

Bu sırada makarnamızı da hazırlıyoruz. Soslamadan önce makarnayı bir parça çiğ zeytinyağı ve karabiberle hop hop karıştırıyoruz, sosu da üstüne döktük mü işte bu kadar! (Tamam biraz da yeşil bir şeyler serpelim de azıcık güzel gözüksün.) Tadına bakmaya hazır mısınız?

Venedik’te sıcak bir gün olmuş, çok yürümüş sonra bu meydanda bulmuşsunuz kendinizi. Nasıl otele döneceğinizi bilmiyorsunuz. Tam köprünün yanındaki terasa çökmüşünüz. 3 masa var, birinde 2 amca aperatiflerini içiyorlar. Bir çocuk 100 yıllık tahta oyuncağıyla oynuyor. Nemi, denizi, eskiyi hissediyorsunuz.

Yanında prosecco, sek beyaz şarap ya da merlot içebilirsiniz diyor uzmanlar. Bir de yeşil salata yapın mis gibi.

Afiyet olsun!

(Yemek pişirme ve fotoğraflamadaki yardımları için aileme teşekkür ediyorum)

 

AvrupaİtalyaKahraman DüdükÜlkeler

Sene 2004. Venedik. Günlerden bugün. Dışarıda deli gibi yağmur yağıyor. Ev bol sarımsaklı makarna sosu kokuyor ve salonda Joni Mitchell içimi acıtırak bir şeyler mırıldanıyor.

Biz mutfaktayız. Ben 23 yaşımdayım. Karşımda 40 yaşında, kaslı ama kambur duran, suratındaki bunca çizgiyi nasıl edindiğini merak ettiğim çok çirkin bir adam oturuyor. Dişlerinin çoğu yok. Ama sanki tüm evi, hatta tüm mahalleyi dolduruyor. Her dediğini hayranlıkla dinliyorum. Birçok insanın “kaybeden” damgası yapıştıracağı bu adam, benim gözümde Tanrılaşıyor.- Duygu kötülüğü kabul etmelisin.
– Nasıl yani?
– Kötülüğün var olmadığına inanıyorsun. Hep bir neden bulmaya çalışıyorsun. Korkuyorsun, kaçıyorsun… Kötülüğü iyiliği tanımlamak için kullanıyorsun sadece. Halbuki kötülük, orada, öylece duruyor. Ondan tiksinme, sadece kabul et. Sonra rahatlayacaksın.Bizde kaldığı 1 hafta boyunca neden konuyu hep buraya çekmeye çalıştığını anlayamıyorum. Çünkü tanıdığım en iyi insan. Sonra gidiyor ve ben garip bir şekilde seviniyorum. O bu konuşulanların büyük bir kısmını hatırlamıyor. Çoğu fazlaca şarap sonrası söylendiğinden veya biraz deli olduğundan…Birkaç sene sonra kendi evinin tuvaletinde ölü bulunduğunu öğreniyorum. Günlerce kimse fark etmemiş. Kendisini arkasından ağlayacak kadar tanımıyorum ama uykusuz gecelere de engel olamıyorum.

Ve yine yağmurlu bir günde, başka bir mutfakta, kız arkadaşı “Bu kadar kötü bir dünyaya uyum sağlamayı bir türlü beceremedi” diyor. Birden bana söylediği bütün kelimeler, harfler, sesler başımın etrafında dönmeye başlıyor. İçimi bir korku alıyor. Benden de daha zayıf bir insan olduğunu anlıyorum. Ne doğru, ne yanlış bilemiyorum. İnsan bir gün dünyaya karşı böyle pes edebilir mi, yoksa beynindeki elektrik yanlış mı çalışıyordu diye merak ediyorum. Beni kendine yakın bulmuş olması tüylerimi ürpertiyor…

Şimdi 32 yaşındayım. İlkokuldayken kedileri yakalayıp işkence eden çocuklara, orta hazırlıktayken beni tuvaletin çöpüne iten kızlara veya sandalyemin altına sümüklü mendillerini atan lisenin parlak çocuğuna nasıl şaşkın bakıyorsam, halen kötülüğe öyle hayretle bakıyorum… Halbuki yediğim tekmenin sayısı yok…

Ancak durum şu ki, kötülük bu yaz başından beri büyük darbelerle beni ve çevremi etkilediğinden, içinde bulunduğum çaresizlik devleşmeye başladı. Bizleri yavaş yavaş çiğniyormuş gibi geliyor ve sanki serçe parmağıyla da beni hafif hafif ezerek alay ediyor.

Sık sık o mutfağı düşünüyorum… Ve değişmemeyi umuyorum. Kötülük umudu yediğinde, her şey bitiyor.

AvrupaKahraman DüdükÜlkelerYunanistan

Bundan herhalde bir 10 yıl önce… İtalya Yunanistan arası bir geminin güvertesindeyiz.
Gece.
Soğuk.
Sert zemin sırtımı acıtıyor.
Yıldızlara bakıyorum, yarın yumuşak bir yatakta ve titremeden uyuyacağım diye düşünüyorum. Ama böyle güzel olmayacak. Bu benim ilk sefil gezgin maceram. Karnımda bir gıdıklanma, uykuya dalıyorum.Geçen hafta Santorini – Rodos arası bir gemideyiz.
Gece.
Soğuk.
Sert zemin sırtımı acıtıyor.
Bu sefer geminin içine girmemize izin verilmiş, merdiven dibine kıvrılmışız. Birden panikliyorum. 10 senede hiç yol alamamışım gibi geliyor. Karnımda bir kaybetmişlik, uykuya dalıyorum.Sonradan iki “Ben”e bakınca böyle düşündüğüm için kendime çok kızıyorum. Bazen çıkılan bir yol zamanda da yolculuk yaptırabiliyor. Hayat iç içe geçmiş daireler şeklinde ilerliyor ve insan kendini kesişme noktasında bulabiliyor.Hem ne fark eder? Ben iki sabah da mutlu uyanıyorum.
AvrupaİtalyaKahraman DüdükÜlkeler

Bir aksilik çıkmazsa gelecek ay bu vakitlerde Venedik’te olacağım. Daha önceki yazılarımı okuyanlar bilirler 6 ay orada yaşamışlığım var. Uzuun zaman önce. Yıl 2004-2005. Şimdi size birkaç itirafta bulunacağım…

Ben Venedik’teyken birkaç büyük sergi ve kilise dışında hiç müzeye gitmedim. Venedik’in çevresindeki adalara; Murana ve Burano’ya gitmedim. Hemen dibindeki Romeo ve Juliet şehri Verona’ya gitmedim. Öğrencilerin akın ettiği Padova’ya gitmedim. Ufuk çizgisini görebildiğim bir terastan ve Venedik’in büyülü sokaklarından bir adım dışarı çıkmak istemedim. Kıpırdamadım. Ben ki “gezmek de gezmek” diye tutturuyorum, manyak manyak yazılar yazıyorum; sanki tatlı bir rüyanın içine girmişim gibi uyanmak istemedim. Şanssızlık bu ya, yakınlarımın hepsi zor zamanlar geçiriyordu. Sevgilim uzaklarda babasının kanseriyle cebelleşiyordu… Bense kahve, yemek kokuları ve bangır bangır çalan Leonard Cohen eşliğinde; daha yeni tanıştığım ama birden her şeyim haline gelen bir grup insana sarılmış oturuyordum. Konuşup… konuşup… konuşup… susmuştuk. Öyle bangır bangır eğlenceler düşünmeyin. Partiler, deli gibi tüketilen şaraplar, kahkahalar ve güneşin altında piknikler oluyordu elbette. Ancak yağmur, çamur ve fırtına eşliğinde melankolinin dibine vurduğumuz günlerin sayısı kesinlikle daha fazlaydı. Ve bunda garip bir huzur buluyorduk. Bir daha asla bulamadığım bir huzur. Sanki bütün duygularımız ortada dolanıyordu ve birbirimizi anlayabiliyorduk. Üzüntüler serbestçe dolaşıyor ve  paylaşılıyordu. Kim kime ne zaman el uzatması gerektiğini, ne zaman çekilmesi gerektiğini biliyordu. Şimdi düşünüyorum da galiba hayatımda ilk ve son defa yalnızlık duygum kaybolmuştu. Geceleri bekleyen gemilere bakıyordum ve onların nereye gittiklerini merak etmiyordum. Saatlerce bir meydanda taşa oturup insanları izliyordum ve insanları merak etmiyordum. Her şey fazla güzeldi ve içime çektiğim nefesten başka bir şey düşünemiyordum.

Ne bencil, ne iğrenç insanmışsın demeyin, bedelini ağır ödedim. Ve halen ödüyorum. Şimdi nasıl hissedeceğimi merak ediyorum.  Hiç ayrılmamışım gibi mi, yoksa çok değişmişim gibi mi? Bir yandan da düşünmeden edemiyorum; gezmeyi seven birçok insanın aksine, benim içimdeki merak belki de sadece bir huzur arayışı. Bulsam kıpırdamak istemeyeceğim… Belki… Belki de en başından Venedik’in bir parantez olduğunu bildiğim için parmağımı oynatmak istemedim. Belki orası benim hayatım olsaydı, oradan da kaçma planları yapardım.

Zaman zaman Lido sahilinden topladığım deniz kabuklarını kulağıma götürüp dinliyorum. Halen su sesi gelmesine şaşırıyorum…

 
AvrupaFransaKahraman DüdükÜlkeler

Fransa’da üniversitedeyim. Son senem. Kalbim çok kırık ve rahatlamak için her akşam yazıyorum. Kimsenin okumayacağı ve benim sonra sileceğim satırlar. Bu sırada Türkçe üzerine bir seminer vermem isteniyor. Hazırlayıp gidiyorum.

 
Fiil cümlenin sonundadır.  Büyük ünlü uyumunun tadından geçilmez. Sondan eklemelidir
 
“Bize biraz Türkçe konuşsan iyi olur” diyorlar. Ne söyleyeceğimi bilememe durumu yaşıyorum. “Haydi kızım teyzelere biraz piyano çal” benzeri bir olay…
 
“Bilgisayarında Türkçe bir şey yok mu?” diye soruyorlar öyle olunca.
 
Var… Var ama hepsi çok özel. Öğrencilere bakıyorum. Kimsenin bir kelime anlamayacağına emin, en büyük itiraflarımın olduğu yazıyı açıyorum. Ve başlıyorum.
 
Karşımda yaklaşıp 100 göz bana bakıyor. Kulakları bir takım sesler seçiyor.  Okumama hiç duygu katmıyorum. Ozon tabakası hakkında bilimsel veriler paylaşıyor havasında “Çok kötüyüm, yardım edin” diyorum. Ben de yazdığım cümleleri ilk defa duyuyorum.Ve kelimeler hiçbir beyne girmeden kaybolurken yavaş yavaş acımın anlamsızlaştığını hissediyorum. Rahatlıyorum rahatlamasına da, yalnızlığım da katlanarak büyüyor. Öğrencilerden bir tanesinin beni anlamış olmasını istiyorum.
 
Duruyorum. Kafamı kaldırıp etrafıma bakıyorum. Herkes çok tepkisiz. “Ne acayip dil” gibi saçma yorumlar yapılıyor. “Her taraf Türk dönerci, benim okumama mı kaldınız Türkçe duymak için” diye sinirleniyorum içimden.
 
Şimdi ara ara o sınıfta artık yazmadığım bir şeyleri okurken hayal ediyorum kendimi. Türkçe konuştuğumu sanıyormuşum da Fransızca çıkıyormuş aslında tüm kelimeler. Ders bitince kimse bana bir şey sormuyormuş. Sadece öğrencilerden biri gelip sarılıyormuş.
 
Öyle hayal ediyorum…
 
 
AvrupaİtalyaÜlkeler

Geçen kahve falımda gondol çıkınca aklıma geldi, Venedik’in turist karmaşasından biraz uzaklaşmak isteyenlere bütçe dostu birkaç sır vereyim dedim.

Öncelikle şehrin şu morla işaretli olan üniversite bölgesine gidelim

 

  • Tonolo‘da lokmalık tatlılardan yiyin. Sıra olabilir, tok olabilirsiniz, aceleniz olabilir… İnanın bunların hiçbiri bahane değil. Bir tane kendiniz, bir tane de benim için…
  • Eğer açıkken yakalarsanız hemen yanındaki Chiesa di San Pantalon, San Pantalon kilisesine dalın. Eskiden giriş ücretsizdi. Sadece aydınlatma için para atmanız gerekebilir. Oturun ve kafanızı tavana dikin. Hayatımda gördüğüm en etkileyici göz yanılsamalarından biri… Hatta en etkileyicisi bile olabilir.
  • Buradan bir köprü geçerseniz Campa Santa Margherita’ya ulaşırsınız. Etrafta akşam da takılabileceğiz barlar göreceksiniz. Hava güzelse teraslarında öğrenciler ve Venedik’in entelektüelleriyle beraber kahve, muhallebi kıvamında sıcak çikolata ya da spritz (beyaz şarap + campari ya da aperolle yapılan bir venedik içkisi) içebilirsiniz. Satılan dilim pizzalarla meydanda karnınızı doyurup naktinizi başka aktivitelere saklayabilirsiniz. Ayrıca gençlerle kaynaşıp şehirde ne olup bittiğini öğrenmek için de iyi bir seçim.
 

 

  • Tamam şimdi buralardan uzaklaşalım. Size meşhur San Marco meydanının en güzel olduğu zamanı söyleyeyim . Sabahın 4’ü. Venedik karnaval dışında çok geç uyuyan bir şehir değil. Sokaklar ıssızlaştıktan sonra yapacağınız bir yürüyüş, hem gizemli bir cinayet vakasının peşinden gidiyormuşunuz gibi tüylerinizi ürpertecek, hem de şehrin sahibiymişsiniz gibi hissettirecek size.  Kimsenin olmadığı bu saatlerde toplanmamış sandalyelerden birine oturup meydanın ihtişamını içinize çekmenizi şiddetle öneririm.
  • Gondola paranız yetmiyorsa dolmuş gondol olan traghettolara binin. Yolculuk 2 dakika sürüyor ama çok daha eğlenceli. Durak yerlerini otelinize ya da hostelinize sorup öğrenebilirsiniz.
  • Mutlaka vaporettoya (vapur) atlayın. İstanbul’a gelmiş de vapura binmemiş birine ne gözle bakarsınız? Bunu yapmazsanız işte, ondan da beter bir duruma düşersiniz… Biletsiz binme çalışması yapan arkadaşlara bir önerim yok. Yakalanırsanız fena cezası var ama.
  • Biraz turist bölgesinden çıktınız mı götürdüğünüz boş şişeleri 3-4 euroya dolduran şarapçılarla karşılaşacaksınız. Göremezseniz sorun. Afiyet olsun.
  • Tuvaletlere de o kadar para bayılmak yerine, bir kafeye girip barda bir espresso höpürdetmeniz daha karlı olabilir. Bu İtalyanlar neden oturmadan ayakta kahve içiyorlar diye aklınıza takılıyorsa eğer, daha ucuz olduğu için. Oturursanız masa parası, dışarı oturursanız bir de teras parası eklenir üzerine.
  • Yazın jetsetin akın ettiği Lido di Venezia plajları diğer zamanlarda köpeklere ve deniz kabuğu toplayan adalılara kalıyor. Vaktiniz varsa biraz huzur toplamak için ideal… Vaporettolarla gidebilirsiniz.
  • Bir öğleden sonra haritayı da müzeleri de bir kenara bırakın. Sadece yürüyün. Her yer için denir de Venedik kesinlikle kaybolmadan hissedilemez. Şaşırmaya da büyülenmeye de melankolinin dibine vurmaya da hazır olun…
Bana kart atarsınız değil mi? Suların yükseldiği dönemde delirmemenizi hatırlatarak 2 de okuma önerisi ekliyorum. İyi yolculuklar!
 
 
AvrupaFransaListelerÜlkeler

 

1) Gainsbourg: La vie heroique (Kahramanca bir hayat)

Bu filmden başlamamın nedeni biraz önce izlemiş ve “Şimdi Paris’te olmak vardı” demiş olmam. Gainsbourg’u bilmeden Fransa anlaşılamaz bence. Kendisi bizim ülkemizde Bridget Bardot ve Jane Birkin’le beraber olmuş çirkin ve karizmatik adam olarak bilinir. Benim ilk Fransa’ya gittiğimde duyduğum anekdot ise 500 Frank‘ı canlı yayında yakması olmuştu. Fransızlar ya kendisine tapar ya nefret ederler. Ama herkesin bir fikri vardır. Filme gelecek olursak animasyon kullanıldığı için ayrıca hoşuma gitti. Gainsbourg’un “şeytan” kişiliğinin kendinden ayrılarak yanında dolanması da onu sempatik yapmış. Çok bencil, çok adi olmasına karşı sıra dışılığına ve başkaldırılarına hayranlık duymadan yapamıyorum. 1-2 parçasını da çok seviyorum.

2) Amelie

Bu film bir tane zaten. Bir daha, bir daha izlerim. Paris’teki yalnızlığı, aslında tüm büyük şehirlerdeki yalnızlığı ne güzel verir. Paris’in en güzel yerlerinde dolanıyor bir de bu Amelie, arkada da Yann Tiersen’in muhteşem müzikleri. Hayaller alemine dalmak için ideal. O seyahate çıkan bahçe cücesi de beni ayrıca etkilemişti. İzlememiş kimse kalmamıştır herhalde ama kaldıysa, lütfen izlesin.

3) Un Coeur en Hiver (Ayazda Bir Yürek)İlk Fransa’ya gittiğimde 20 kelimelik Frasızcamla izlemiştim bu filmi. Hiç sıkılmadan. Daniel Auteil çok karizmatik geliyor bana. Özellikle sesi ve konuşma biçimi. Paris ve aşk… Zaten o şehre tüm gitme isteği de bundan değil mi?

4) Mavi – Üç renk serisinden

Krzysztof Kieslowski’nin Üç Renk serisinden. Filmlerin üçünü de izlemenizi şiddetle öneririm. Bu en intiharlık olanı. Bir de o müzikler iliğinize kadar işliyor ve Juliette Binoche inanılmaz bir performans sergiliyor.

5) Moulin Rouge

Biraz hareketlenelim, bileğimizi kesmeyelim. Müzikal filmlerden çok hoşlanmam aslında ama bu çok başarılı. Üniversitedeyken bunu milyon kez izleyip arkadaşlarımla isimleri değiştirmişliğimiz, evin ortasında bağıra çağıra şarkıları söylemişliğimiz var.

6) Midnight in Paris

Woody Allen’ın kesinlikle en sevdiğim filmi değil. Yine de Paris’i anlatışı açısından buraya eklemezsek ayıp olur. Zamanda yolculuk ve rüyalar…

7) Before Sunset

Paris sokaklarında  ne güzel dolanıyorlar… Bir de şu parçayı pek çok seviyorum itiraf etmek gerekirse…

8) Le Diner de Cons (Aptallar Yemeği)

Alt yazı bulmakta zorlanmayacağınız, Fransızları anlamak için mükemmel bir film. Ana mekan yemek salonu. İlk Fransa’ya gittiğimde yabancı öğrenciler için akademik yazım/sunum dersi alıyordum. 4 ay boyunca bize iki şeyi öğretmeye çalıştılar. 1) Dilbigisiyle oynayarak kimsenin itiraz edemeyeceği cümleler kurma yolları – Bir şey demeden çok şey söyleme sanatı. 2) Kötü olmak, dalga geçmek, lafı yapıştırmak sizi zeki gösterir. Bu film de tam bunun üzerine.

9) Paris, Je t’aime (Paris Seni Seviyorum)

20 yönetmenin 5 dakikalık filmlerinden oluşuyor. Hepsini sevmiyoruz, kabul, ama gitmeden önce izliyoruz. Bir de itiraf;  izlerken “Ayyy Parisss” dediğimi çok iyi hatırlıyorum ama aklımda pek bir şey de kalmamış.

10) La vie en Rose (Pembe Hayat)

Haydi Edith Piaf biyografisiyle bitirelim… Zaten alttaki parçayı bu sene doğum günü parçam yaptım. Hiçbir şeyden pişmaaan değiliiim Rien de rieeeen