AvrupaİspanyaTatlarÜlkeler

“Granada’da değişik bir tapas yemiştim, hem tatlı hem tuzluydu, Fas dokunuşu içeriyor ama İspanyol şarabıyla mideye iniyordu, en sevdiklerimi (patlıcan ve bal) basit bir şekilde buluşturuyordu, hem de kesin çok kolay yapılıyordu.” diyerek annemlerin mutfağına yemek yapıp fotoğraf çekmeye gittiğimde minik bir detayı atlamışım… Sonradan google’a “ballı patlıcan” yazınca çıkan milyon tane tarifi… Madem bunu herkes biliyordu, devamlı yapıyordu, biz nasıl duymamıştık da kendimizi yeni bir keşif yapmanın heyecanına bu kadar kaptırmıştık?  İspanyolcası “berenjenas con miel”. Yerken kendimizi, güneşli bir günde Albaicin’de bir meydana oturmuş, El Hamra masallarını düşünüp manzarayı içimize çekerken hayal etmemiz saçma mı olmuştu? Yoksa kruvasanın en çok uçuşan eteğiyle terasta oturup etrafla pek de ilgilenmeden kahvesini içen Parisli kadına yakıştığı gibi, ballı patlıcan da Granada’nın mistik ama sevecen havasına karşı bira-tapas yapan akademisyenlere mi yakışıyordu?

Granada manzarası

Seneler seneler önce Venedik’te yaşarken, turistlerin çok uğramadığı,” Gigi’nin Yeri” isimli bir mahalle barına giderdik. Orada Gigi bize en sevdiğim Akdeniz adetini öğretmişti. İstediğiniz bir içeceğin yanında aperatif olarak minik bir tabak yemek geliyor. Mısıra, cipse ve bayat kuruyemişe 10TL vermeye alışkın olan bizler için şaşırtıcı bir durum. Minik bir tabak derken, uyduruk şeyler sanmayın. Mesela deniz ürünlü risotto ya da kızarmış kalamar. Tabii gelişen turizmle beraber bu tip yerlerin sayısı gittikçe azalıyor. Granada benim gezdiğim şehirler arasında bu konuda bir numaraydı. Nereye oturursak oturalım, o kadar çok tapas geliyordu ki ayıp olmasın diye  bütün Türklüğümüzle ısmarladığımız yemeklere dokunamıyorduk. Umarım bu durum bozulmamıştır ve bozulmaz.

Biz gelelim tarifimize. Malzeme listesi çok basit. İstediğiniz kadar patlıcan, süt, sıvı yağ (biz zeytinyağı kullandık) ve un. İsteğe bağlı olarak süslemek için badem.

Ballı patlıcan

Dilediğiniz gibi kestiğiniz patlıcanları sütte bekletiyorsunuz. Sonra da unlayıp kızdırmış olduğunuz yağda arkalı önlü pişiriyorsunuz.  (Fırında da olur bence.) Ardından patlıcanları tabağa alıp üstüne bal gezdiriyor ve “Nasıl bir şey bu ya?” diyerek yiyorsunuz. Denemediyseniz ve garip geliyorsa mutlaka deneyin. Ya da evde patlıcan sevmeyen birileri varsa onlara minik bir sürpriz olabilir. Şaşıracaksınız bence. Bu sefer biz balık yanı mezesi olarak tükettik

Balıklar

Bir dahaki sefere hellim dilimleri ekleyeceğiz, muhteşem olacak, hissediyorum.

Sizlere de afiyet olsun!

 

MoğolistanOrta AsyaÜlkeler

Gezi yazılarımın büyük bölümünde bir “arkadaş”tan bahsederim. Bu arkadaş genellikle Ceyda’dır. Kendisiyle Madagaskar’a, Sri Lanka’ya, Nepal’e, Arjantin’e, Suriye’ye ve minik kaçamaklarla birçok şehre gittik. Ayrı ayrı gezip birbirimizin maceralarını keyifle dinlediğimiz de çok oldu. Ancak iki seyahatinde Ceyda’yı çok kıskandığımı itiraf etmeliyim: Bhutan ve Moğolistan (Dukhalara yaptığı yolculuk). İkincisinden yeni dönmüşken “Sıcak sıcak bize bir şeyler yaz da kendim gitmiş gibi sevineyim…” dedim. O da beni kırmadı 😊 Şimdi yolladığı fotoğraflarla kendim çekmişim gibi sergi hazırlığına başlıyorum. Sonra da acilen ren geyiği görmeye gitmem gerekiyor.  

Tüm planlar ve düşünceler, Temmuz 2016’da, Gobi çölünün ortalarında, Moğolistan’da daha görecek çok yer olduğunu konuşurken başladı. Hemen plan yaptık. Bir sonraki gezimizde, insandan kat kat daha fazla hayvan olan bu kocaman ülkede, at yerine ren geyiği besleyen enteresan bir halkı, göçebe Dukhaları ziyaret edecektik.

Bir Dukha çocuğu geyiğine binerken…

Ağustos 2017’de bunu deneyimlemek için yola çıktık. Yol da uzun, yanlış anlaşılmasın. Önce, iç hat uçağıyla başkent Ulan Batur’dan 1 saatlik mesafe olan Murun’a uçuluyor.  Ardından Murun’da 1 saat kadar otobanda gittikten sonra sadece bir çift tekerlek iziyle belirlenmiş olan bir sapaktan sapılıyor. 1,5 gün tekerlek izleri takip ediliyor. Tabii şoförlerin deneyimli olması lazım çünkü ormanın içerisinde çatallaşan yolda hangi yöne sapacağınızı bilmiyorsanız Sibirya sınırı yerine Çin’e doğru gitmek mümkün.

Dereler, yıkılması muhtemel köprüler, ormanlar, bomboş vadiler aşıyor ve bir ahıra varıyoruz. Bundan önceki tüm yolları aşabilen eski Rus minibüslerini terk edip atlara biniyoruz. “Bu minibüslerin aşamayacağı yol var mıydı ki?” diye düşünürken kendimizi bir bataklığın içerisinde buluyoruz. Nehirler, bataklıklar ve tepeler aşıyoruz, minibüslerin ya da yürüyerek yol kat etmek isteyenlerin geçemeyeceği yerlerden geçiyoruz. Yaklaşık 3,5 saatlik at sırtı macerasından sonra bataklıklar ile çevrili bir vadinin en sonunda konuşlanmış, Kızılderili çadırını andıran 10-15 çadıra varıyoruz. 

Burası Dukha halkının yazlık yerleşim yerlerinden bir tanesi. Dukhalar eskiden Moğolistan ve Rusya’nın Tuva bölgesinde yaşayıp mevsime bağlı olarak Tayga Bölgesi’nde göç ederlermiş. Rusya sınırı 1944 yılında kapatılınca, serbestçe dolaşan Dukhalar birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmışlar. Rusya’daki akrabalarından daha iyi durumda olmakla beraber, şu anda tek gelirleri turizm.

Çadırlara geri dönersek, bu kadar çadır normalde bir arada yaşamıyor, biz özel bir zamanda buradayız, çünkü ertesi gün düğün var.

Derenin sol tarafındaki çadırdaki kız ile derenin sağ tarafındaki tepedeki oğlan evlenecekler. Bizimle dalga geçtiklerini düşünerek günü geçirdikten sonra sabahtan gelin çadırına çağrılıyoruz. Evet gelin çadırı derenin sol tarafında; ona varmamız için yarı bataklıktan yürümek yarı nehirden atlamak gerekiyor. Neyse ki dereye düşenimiz yok.

Gelin tarafının olduğu iki çadırdan birinde, köyün büyükleri oturmuş yemek masasının etrafında çay içip sohbet ediyor. Önce gelinin mor giyinmiş ve yaşını almış bir kadın olduğu bilgisi geliyor ancak bunun doğru olmayacağını düşünüp ufak bir soruşturma ile asıl geline ulaşıyorum. O yan çadırda oturmuş kendine makyaj yapıyor. Bataklığın ortasında, etrafta çıplak ayaklı burnu sümüklü çocukların ren geyiklerinin sırtında dolaştığı bir yerdeyiz ve kız dudaklarına kırmızı ruj sürüyor. 

Düğünde gelin tarafı

Bu arada damat olduğunu düşündüğümüz bir genç görüyoruz, masmavi giyinmiş, heyecanlı görünüyor. Biraz muhabbet ve yeme içme derken öğlen vakti geliyor ve çorba ve votkalar ortaya çıkıyor. Et ve patates çorbası içerken durmadan elinde shot bardağı olan bir kızcağız sırayla herkese votka ikram ediyor. Oradan olmamamız onlar için önemli değil, biz de düğünün parçasıyız ve biz de tüm ikramları tatmalıyız. Kim kendisine votka ikram edildiğinde geri çevirir? 🙂

En az 5 shot votka içmiş vaziyette etrafta dolanırken herkes çadırdan çıkıyor ve az ilerideki 9 beyaz at hazırlanmaya başlıyor. Bir iki tanesine gelinin eşyaları yüklenirken diğerlerine gelin, damat ve her ikisinin aileleri biniyor. 3 defa gelinin evinin etrafı tavaf edildikten sonra derenin karşı tarafına geçiliyor. Bu sefer gelin ve damadın yeni çadırını görüyoruz. Yepyeni bir kanvas ile çadır yapılmış, tepesine de çam ağacı dalı yerleştirilmiş. Bu çadırın etrafı da 3 defa tavaf edildikten sonra herkes çadırın içerisine giriyor. Herkesten kastım tabii ki bizler de. Gelinle damadın yeni çadırlarının içi 30-40 kişiyle doluyor bir anda, herkes dip dibe oturmuş ve votka etkisiyle gülümsüyor. 

Az önce yemek yememişiz gibi, sırayla tekrar çorba, ekmek (pişi), yoğurt, peynir, şeker vs. ikram ediliyor. Heyecanlı gelin ve damadı izlerken bir anda votkalar yeniden beliriyor. İlk votka shot’ın altında herkese sembolik olarak para veriliyor. Bizlere niye verilsin ki diye düşünürken bizler de dahil oluyoruz ve tahminimce hayatımızın sonuna kadar saklayacağımız 100 Tugrik’imiz oluyor

Ardından herkese sigara ikram ediliyor ve bu genç çiftin yeni çadırlarını yeterince kirletmemişiz gibi bir de sigara yakıp içiyoruz. Hemen kızmayın izmaritleri boş bir konserveye atıyoruz, yere değil.

Bu düğün tüm gün sürüyor. Evlendikten sonra gelin ve damat kırmızı giyiniyorlar. Bu sırada herkes nefes almak için çadırdan çıkıyor ve güreşler başlıyor. Birisi skor tutuyor ama kim kazanıyor ne oluyor anlamak mümkün değil, hele de etraftaki herkes sarhoş olunca. Bu arada, tabii ki etrafta çadırlarının önünde yığılmış uyuklayanlar mevcut. Tahmin edileceği üzere kayınvalide de bunlardan biri, yepyeni fosforlu pembe kıyafeti ile çimenlerin üzerinde sızmış. 

Gelinle damat evlendikten sonra çadırlarından güreşenleri seyrederken

Yeterince votka içtikten sonra biz düğünden ayrılıyoruz ancak düğün gecenin ilerleyen vakitlerine kadar sürüyor. Gece çadırlarımızda uyumaya çalışırken  dedikodu yaparak düğünden dönen Dukha halkının seslerini duyuyoruz. Böylelikle bir garip düğün macerası sona eriyor. 

Fazla votka kaçırmışlar
İsrailOrta DoğuÜlkeler

Kudüs gibi bir şehirde sadece bir gün geçirmiş birinin yazı yazması çok ukalaca, farkındayım. Ancak o kadar ilginç bir yer ki neler hissettiğimi yazmadan duramadım. Eski Kudüs; Müslüman, Hristiyan, Yahudi ve Ermeni mahalleleri olmak üzere dörde ayrılmış. Dinlerin, mezheplerin, yerel halkın, dindarların, turistlerin, askerlerin ve yeni bir peygamber bekleyenlerin arasında, dünyanın en eski şehirlerinden birinin sokaklarında öylece geziniyorsunuz.

Yahudi mahallesi, yüzlerce sene önce bir yerlerde durmuş hissi yaşatıyor insana. Herkes bir örnek gibi, fotoğraf çekmeyi sevenlerin cenneti.

Yahudi Mahallesi

Sonra Hristiyan mahallesine geliyorsunuz, birden her yer hediyelik eşyacı kaynıyor, aklınıza gelebilecek her türlü dinsel objenin yanı sıra isterseniz kiralayacağınız bir çarmıhla İsa’nın son yürüyüş parkurunu yapabiliyorsunuz.

Hristiyan Mahallesi

Derken kapı anahtarının Müslüman bir ailede olduğu, Kutsal Kabir ya da diğer adıyla, Yeniden Diriliş Kilisesi’ne ulaşıyorsunuz. Hiç kuyruk yok, para alan yok. Çok şaşırıyorum çünkü İsa’nın bu tepede çarmıha gerildiği düşünülüyor. Ayrıca burada gömüldüğüne, göğe yükseldiğine ve yeniden dirilişin yine burada olacağına da inanılıyor.

Kutsal Kabir Kilisesi

Mesela bu kadar önemli bir kilise İtalya’da olsaydı, içeri girmek için 40 euro bayılmanız ve büyük ihtimalle birkaç gün kapısında yatmanız gerekirdi. Batılı turistlerin gelmeye çekindiği bir şehir olmasının avantajı bu sanırım. Sonradan öğreniyorum ki burası Kudüs Rum Ortodoks Patrikliğinin merkezi olmasına rağmen aynı zamanda Katolik Kilisesi,  Ermeni Apostolik Ortodoks Kilisesi, Süryani Kadim Ortodoks Kilisesi, İskenderiye Kıpti Kilisesi ve Etiyopya Ortodoks Tewahedo Kilisesi tarafından da kullanılıyormuş.

Kutsal Kabir Kilisesi

Onlar da kendi aralarında kavga ediyorlar mı diye merak ediyorum. Evet ediyorlar. Herkes herkesle kavgalı bu şehirde. Sonra çıkıyor, bulduğumuz her delikten girip her sokağın başında şehre hayranlıkla bakıyoruz.

Kaybola kaybola, ziyaret saati biterse diye biraz da telaşlı Ağlama Duvarı’na ulaşıyoruz. Erkeklere ayrılmış kısma göre küçük bir alanda, duvara yanaşarak dua edip geri geri uzaklaşan kadınlarla biraz vakit geçiriyoruz.

Ağlama Duvarı – Kadınlar Kısmı

Sonra Mescid-i Aksa’nın kapısına doğru ilerliyoruz, içeri giremeyeceğimizin farkındayım. Müslüman olmanız ve uygun kıyafet giymeniz gerekiyor. Kapanıp, Türk pasaportunuzu gösterip birkaç da dua okursanız girebilirsiniz. Ürdünlü muhafızlar bizi daha sokağın başından kışkışlıyorlar.

Ağlama Duvarı ve Mescid-i Aksa

Sonra Müslüman mahallesinde iftar vakti oluyor. Etrafta o kadar çok silahlı asker var ki, insan biraz geriliyor.

İftar Öncesi Sokaklar

Ancak bizden başka kimsenin umurunda değil gibi. Turist de azalıyor, düzen de. Mahmutpaşa’dayız işte, bildiğimiz tanıdığımız Orta Doğu. Birer falafel dürüm alıp otobüse gidiyoruz. Şimdi askerliğini yapan bir yığın üniformalı ve son model kulaklıklı gençle Tel Aviv’e döneceğiz. Akşam vegan bir Gürcü restoranında, biri Kibutzlarda büyümüş, diğeri Almanya’dan taşınmış gay bir çiftle şaraplarımızı yudumlayacağız. Onlar bisikletlerine binip rengârenk kafelerle dolu geniş sokaklardan geçerek evlerine gidecekler.  Biz deniz kenarında biraz yürüdükten sonra uyuyacağız ve ertesi sabah kalkıp sanki peygamberler başka bir evrende kalmış, yolda kontrol noktaları görmemişiz ve ülkedeki tek duvar Ağlama Duvarı’ymış gibi plajda güneşleneceğiz. Sanki dünyanın bütün dinleri, kavgaları ve savaşları Kudüs’e sıkışmış da Tel Aviv tamamen bağımsızlığını ilan etmiş gibi…

AfrikaGüney AfrikaÜlkeler

Afrika’da vahşi hayatı gözlemleme saatiii. Herkes safari aracına atlasın, Ocak 2016’da Fatih Koparan‘la gittiğimiz Kruger Parkı’nı bu sefer de beraber gezelim.

Fotoğraf makineleriniz hazır mı?

Hayvanlar sizi gördüklerine genel olarak çok memnun oluyorlar.

Diğer hayvanlar aslanlardan kaçmaya çalışırken biz, arabalı hayvanlar, onları görmek için haldır haldır bir arayışa giriyoruz.

Bazıları da yemekten başka bir şey düşünmüyor…

Bu arada kısa dostların boy avantajından dolayı zürafalarla dolanmayı sevdiğini öğreniyoruz.

Sonra karşımıza filler çıkıyor.  Bir kadın meselesi yüzünden kavga var.

Ben pek yaklaşmamamız taraftarıyım ama 90 yaşındaki ranger (şoför, rehber, orman sorumlusu) dostumuz diplerine kadar sokuyor aracı.

Evet, bize doğru koşmaya başlıyor. Bu arada Fatih panik halinde “Nooo nooo!” diye bağırıyor, ranger da “Merak etmeyin, sakin olun…” diyor. Fatih aslında fotoğraf makinesinde yer kalmadığı için ağlamaklıymış. Bense başka fotoğraf çekememişim çünkü fil kardeşimiz tek ayağını kaldırıp aracın önüne basacak gibi yapınca kalbim durmuş. Ders: Kavga eden fillere yaklaşmayın.

Neyse biz sonunda aslanları buluyoruz!

Bu kadar zayıf olmaları beni endişelendiriyor. Ranger “Bunlar yiyince şişiyor, sindirdikten sonra zayıf gözüküyorlar.” diyor. “Şey Ranger Bey, aç olmaları bizim için bir problem değil mi sizce?”

O zaman hava kararmadan güvenli bir yerlere gidelim de yem olmayalım…

 

AfrikaMadagaskarÜlkeler

Gidiş dönüş 17 günlük Madagaskar biletlerimizi aldıktan sonra, 3 kişilik ekibimizin istekleri doğrultusunda bir rota çıkarma işi bana düştü.

İstekler şu şekildeydi:

  • Olabildiğince çok yere gitmek (Bu düşünce çok gezen insanlara yakışmaz ama ne yapalım? Bir daha ne zaman Madagaskar’a yolumuz düşer belli değil.)
  • Geçtiğimiz yoldan bir daha geçmemek (Güzel bir hayalmiş.)
  • Ranomafana Yağmur Ormanı’nda yürüyüp lemurlarla sohbet etmek
  • Isalo Kanyonu’na gitmek
  • Baobap ağaçlarını görmek
  • Yüzmek

Sonra ben haritaya baktım ve şöyle bir şekil çizdim. Çok mantıklı geldi.

Hayali Madagaskar Rotası

Google Maps benim çizdiğim rotada bir yol önermeyince “Bu da hiçbir işe yaramıyor!” diye söylenerek forumlara daldım ki minik bir problem söz konusuymuş. Madagaskar’ın batı kıyılarında yol yokmuş. Zaman zaman dere yataklarından geçtiğiniz, kumda ilerlediğiniz ya da arabalı vapur(!) kullandığınız zorlu bir yolculukla ilerlemek mümkün ama.

Arabalı Vapur Kuyruğu

Biz “Oley kimsenin olmadığı kıyılar ve macera!” çığlıklarıyla kabullendik bu gelişmeyi. Yaklaşık 400km’lik bir mesafeyi deniz molaları ve konaklamalarla 4-5 günde aşabiliyorsunuz. Bu yolu yapmak istemiyor ama haritada işaretlenen noktalara illa gideceğim diyorsanız, ara ara uçak kullanabilir ya da aynı ana yollardan güneye in çık, batıya git gel yapabilirsiniz. Ancak şimdi dönüp bakınca, bu yolda ayak bileğimi kırmış olmama rağmen “İyi ki gitmişiz!” diyorum. Madagaskar’ın batı kıyılarında olma fikri midemdeki gezme delisi hücreleri harekete geçiriyor. Bu duyduğunuz “gluk gluk” sesler ve tıktıktıktık kalp atışlarımın nedeni bu.

Çok zahmetli bir yolculuk olduğu ve uzun sürdüğü için turlar genelde batı yıkılarına gitmeyi tercih etmiyorlar. Ayrıca mutlaka 4 çekerli bir araç ve rehber şoför gerekiyor. Hemen suratınızı ekşitmeyin. Evet ben de bitli turist olmayı seviyorum, bazen zorunluluktan, bazen bulunduğum yere daha iyi karışabilmek için. Ancak batı kıyılarında ilerlemek istiyorsanız bu pek mümkün değil. Yolların durumu hakkında bir fikir edinmek için alttaki videoyu izleyebilirsiniz. 

Şoförünüz de yolları iyi bilmeli ve deneyimli olmalı. Bizim 16 yaşında gösteren rehber şoförümüz Mami, seyahatin sonunda “Bu yolu genelde birkaç araç geçeriz, böylelikle bir sorun olursa diğerleri yardım eder. İlk defa tek başıma geçiyorum ve doğrusu kabul ederken tereddüt ettim” dedi. İyi ki başında söylemedi bunu. Özellikle “Bu kadar derin sudan geçebilecek miyiz şimdi cınım Mamicim?” diye başının etini yediğimiz sıralarda. Çok iyi kullandı ama, isteyenlere iletişim bilgilerini verebilirim.

Mami, Ejderhası ve Yolcular

Diğer bazı turistlerin yollarda nasıl rezil olduğunu gördükçe Mami’ye sarılasımız geldi bizim. Şimdi, diyelim ki siz annenizin karnından 4X4 ile çıkmışsınız, “Aman o yol da ne, abartma.” diyorsunuz, bu yolu geçecek şoförsüz 4×4 bulmakta size başarılar dilerim önce. Bulsanız da daha pahalıya gelir büyük ihtimalle. Sonra yollarda işaret falan beklemeyin. Ayrıca halkla anlaşabilmeniz lazım. Yok, sadece yol sormak için değil (genelde soracak kimse olmuyor zaten), polise rüşvet vermek, yolu kesen köylülere ödeme yapmak, size tuzak kurup aracınızın kuma saplanmasına neden olan gençler başınıza üşüşüp “Yardım edelim mi abla?” diye cüzdanınızı boşaltmak istediklerinde bu duruma hazırlı olmak için. Bir de zebu (Afrika öküzü) hırsızları meselesi var…  Bunlar bizim “at hırsızı kılıklı” dediğimiz tipler, ama gerçekten zebu da çalıyorlar. Hatta bir keresinde zebuyu bağlamış, deli gibi koşan birilerini gördük ama Mami yorum yapmadı. Neyse efendim, Madagaskar’da bunlar akşamları yolu kesip turistleri soyuyorlarmış. O yüzden hiçbir şoför gece yolculuk yapmak istemiyor. Bütün bu konuşmalar karanlığa kaldığımızda benim ciddi şekilde ürkmeme neden oluyordu.

Ütüyle Çektiğim Yangın

Hele bir gün kilometrelerce yanan otların içinden güneşi batırdık. Etrafta başka kimse yok, dümdüz bir yol ve ateşin içinden gidiyoruz. Cehennemde yolculuk gibi… Ancak o ürpertiye manzaranın güzelliği ve dünyanın bir ucunda yalnız olma hissi karışınca, kelimelere dökmekte zorlandığım bir keyif de yaşadım.

Uzun ve yorucu bir yolculuğa hazırsanız, açılmayan cama 3 kere vurup indiriyor ve sıkı tutunarak yola koyuluyoruz. Bizi neler bekliyor? Aslında bu yolu çok zor kılan ne sıcak ne engebeli yollar ne de alıştığınız bazı lükslerden uzak olmak. Bizim için en zoru daha önce düşünemediğimiz / değerlendiremediğimiz bir yokluğun içinden geçmek oldu. Madagaskar’ın bu unutulmuş kıyısında yağmurlu mevsimde yolları tamamen kapanan halk, derme çatma kulübelerde açlık sınırında yaşıyor.

Madagaskar- Köy

Siz 4 çekerli aracınızla o köylerden geçerken bağırarak arabanın yanından koşan çocuklar ve kafalarını şöyle bir kaldırıp bakmakla yetinen aileleri, acayip bir utanç duygusu yaratıyor.  Bir yandan da birçok Madagaskarlı geçimini turizmden sağlıyor, gitmemek de bir çözüm gibi gözükmüyor.  Neyse ki Madagaskar’ın bizim gördüğümüz kısmında büyük oteller değil, genelde sürdürülebilir turizm yapan işletmeler vardı.

Belo Sur Mer – Madagaskar

Ancak Fransız sömürgesinden kurtulup yine çoğunlukla Fransızların işlettiği pansiyonlarda çalışmak ne kadar iyi? Ne kadar etik? Bilemiyorum. Sonra bu yöre halkına kalabalıktan ayrı rastlarsanız sizden korkuyorlar. Bir mola yerinde fazladan yemek gelince, yanımıza alıp çocuklara verelim diye düşündük. Arabayı yavaşlatmamızla yol kenarındaki çocukların tüymesi bir oldu. Arkadan gelen anneyle baba, Mami’nin durumu açıklamasından sonra sevinç içinde yemeği aldılar. Gezerken en zorlandığım konulardan biri nasıl yardım edebileceğimi, yapabileceğim yardımın faydadan çok zarara neden olup olmayacağını kestirememek. Bu bakımdan da yanınızda nasıl davranmanızı söyleyen birinin olması iyi oluyor. Kaldığımız yerlerin birçoğundaki “Odaya kendi çocuğunuz dışında bir çocuk sokmanız yasaktır” yazısını da sonradan fark etmeye başladım. O çocuklar, araba yanlarına yanaşınca korkmakta çok haklıydılar. İlerleyen günlerde, batı kıyısının ortalarında bir yerlerde, sırtında çocuğu, elinde topladığı samanlar yürüyen bir kadın, bizi görünce elindekileri yolumuzu kesecek şekilde fırlatarak koşarak uzaklaştı. Çok korkunç bir andı. Neden yaptığını anlayamadık. Sonradan bize dediler ki “Fransızların sömürge zamanı yaptıkları hala anlatıldığı için, böyle uzak yerleşimlerde yaşayanlar korkuyorlar.” Ancak bu kötülüklerin eski zamanlarda kaldığına inanmıyorum. Oteldeki yazılar da bunun kanıtı. O kadın belki ona tecavüz edeceğimizi, belki de çocuğunu kaçıracağımızı düşündü. Arabanın içine bakacak zamanı bile olmadı çünkü. Böyle şeylerin günümüzde olmadığını kim iddia edebilir?

İçinizi çok sıkıştırdığımı tahmin ediyorum. Artık biraz da bu rotanın güzelliklerinden bahsedelim. Kaldığımız yerlerde elektrik şebekesi olmadığını tahmin ediyorsunuzdur. Güneş enerjisiyle belli bir saate kadar elektrik sağlanıyor ama. Su da sorun olabiliyor fakat deniz suyu ne güne duruyor? Teknolojiden kopuş ve akşamları yıldızlı gökyüzünü içimize çekmek o kadar muhteşemdi ki! Genelde bütün bir koy ya bize kalıyordu ya da 1-2 aileyle daha paylaşıyorduk.

Salary Bay – Madagaskar

Dalga sesinden başka gürültü yok, neredeyse güneşin batış sesini duyabiliyorsunuz…

Damak tadımız da çok mutluydu, komik fiyatlara harika deniz ürünlerini midemize indirdik. Hatta sabah akşam çeşit çeşit deniz böceklerini ve biz sofraya oturmadan tutulmuş balıkları yemekten sıkılıp başka yemek dilenmeye başladık.  Sonra yol boyu gördüğümüz baobaplar… Küçük, büyük, desenli, tombul, yalnız, kalabalık…

Yana Yatmış Baobap
Dev Baobap
Mami, Baobaplar ve Meyveleri
Baobaplar
Kızıl Baobaplar
Desenli Baobap

Fotoğrafını çekemediğimiz flamingo sürüsü, daha önce var olduğunu bilmediğimiz dikenli bitkiler, zebu arabaları nedeniyle oluşan trafik…

Zebu Arabası Ve Ceyda

Sonra inip bir baobabın içine giriyoruz…

Baobabın İçinden Çıkarken

Bu yolu göze alırsanız Morondava’daki o meşhur baobap yolundan çok daha fazlası bekliyor sizi.

Evet şarkı söyleyen ve uçan, ayrıca sırt çantalarına girip seyahat etmeyi seven hamam böcekleri de mevcut ama adada zehirli bir böcek olmamasını çok iyi bir haber olarak algıladık biz. Hamam böceklerine de adlar takarak yol arkadaşınız yapabilirsiniz.

Çok mu kötü bir yazı yazdım, soğudunuz mu? Yoksa benimle Madagaskar’ı keşfetmeye gelmek ister misiniz? (Güzel olurdu aslında diyenler alta yorum yazabilir ya da şuradan bana ulaşabilirler.)

 

AvrupaİzlandaÜlkeler

Gece

Jökulsárlón Gölü yakınındaki pansiyonumuza ulaştığımızda hava kararmıştı.  İzlanda’ya indikten sonra Rejkavik’ten buzullara kadar iki gün süren yolculuğumuz sırasında, beş dakikada bir “Şuraya bak! Buraya bak!” diye çığlık atmış,

Güney İzlanda- gökkuşağı

milyon fotoğraf çekmiş, herhalde 100 civarı şelale görmüş,

Skogafoss Şelalesi – İzlanda

başı boş gezen koyunlarla konuşmaya çalışmış, siyah kumsala, kayalara, okyanusa bakmış,

Black Beach – Vik

ciğerlerimizi temiz havayla, su şişelerimizi nehirden akan suyla doldurmuş, yanardağları saygıyla selamlamış ve tabii ki garip yosunlu kayaların üzerinde koşarken elflere ve hobbitlere el sallamıştık.

Ceyda ve İzlanda bitki örtüsü

Bir de eski bir uçak enkazı üzerinde fotoğraf çekmeye çalışan turistlere garip garip bakmıştık.

İzlanda C-47 uçak enkazı

Yorgun ve mutluyduk. Karnımızı o çevrede bulduğumuz en ucuz (tek) yemekle doyurduktan, yani 1 tabak sebze çorbası ve 1 porsiyon tavuğa 35’er euro bayıldıktan sonra, İzlanda’da havanın açık olduğu geceler ne yapılırsa onu yaptık. Kuzey ışıkları avına çıktık.

Hiç bu kadar çok yıldız gördüm mü bilmiyorum. Ben ağzım açık gökyüzüne bakarken arkadaşım “Gel Jökulsárlón Gölü’ne gidelim, oradan çok güzel fotoğraf çekiliyormuş” dedi.  Ben dünden razıyım zaten, buz gölünü görmek için sabaha kadar nasıl bekleyeceğim diye düşünüp duruyordum. Neyse bindik arabaya. Yollar çok ıssız. Biz de “Acaba bu dağ başında tek başımıza mı olacağız?” diye hem zevk hem hafif bir ürperti içindeyiz. “Tam korku filmi” gibi falan diyorum arkadaşıma. O da “Acaba gölü bulabilecek miyiz?” diyor. Çünkü bu bulutsuz gecede kuzey ışıklarının en çok fotoğraflandığı yere gelmeyi sadece ikimiz akıl etmiş olabiliriz, değil mi? Göle yaklaşınca bizden başka en az 100 aracın daha park etmiş olduğunu görüyoruz. Her geçen arabanın farlarına kötü kötü bakışlar atılıyorlar. (Bunu görmüyoruz ama hissediyoruz.) Ne de olsa yıldızlar ve kuzey ışıkları dışındaki her şey düşmanımız. Farları kapatıyoruz. Ve işte karşımızda! Sanki yerden gökyüzüne aydınlatma yapmışlar gibi aralıklı yeşil bulutlar var. Biz yine çığlık atıp apar polarlarımızı, montlarımızı, eldivenlerimizi, atkılarımızı, şapkalarımızı, battaniyemizi, artık ne bulursak üzerimize geçiriyoruz. Her arabadan iniş 10 dakika sürüyor zaten.  Bu arada o kadar karanlık ki gölün dibinde olduğumuzu bile tam anlayamıyoruz. Tam karşımızda bir tepe var, ne yapalım, biz de bu dik tepeyi düşe kalka koşar adımlarla tırmanıyoruz. Önünüzü görmek için en ufak bir ışık açtığınızda etraftakilerin sizi sessizce öldürebilme imkanı mevcut. Milyon yıldız ve kuzey ışıkları… Kalbim duracak gibi geliyor. Soğuktan da olabilir. Ara ara bir gürültü kopuyor. Arkadaşım “Buzul parçaları okyanusa karıştığı zaman böyle gürültü çıkıyormuş” diyor. Hemen arkamız okyanusmuş, o karanlıkta bunun da farkında değilim ben. Bir de dalga sesi var. Rüya gibi. Hayatımın en mutlu anlarından biri. Ama 3 sorun var. Birincisi soğuk, ikincisi gerçekten çok soğuk, üçüncüsü de kuzey ışıkları fotoğraflarda gördüğümüz gibi değil. Hatta ben acaba yerden aydınlatma mı yapmışlar diye düşünüyorum ciddi ciddi. Bütün gökyüzünü kaplaması gerekiyor bizim bildiğimiz. “Daha saat erken o yüzdendir” diyorum. Fotoğraf çekmeyi bile denemeden arabada oturup beklemeye başlıyoruz. (Evet bir tane bile fotoğraf yok!) Bekliyoruz, bekliyoruz, bekliyoruz ve yavaş yavaş ışıklar yok olmaya başlıyor. İnsanlar da arabalarına dönüyorlar. Ben “Ne kadar da sabırsızlar daha asıl gösteri başlamadı ki” diye bilmiş bilmiş konuşuyorum. Biz 1-2 saat daha arabada oturuyoruz ancak o gösteri İzlanda seyahatimiz boyunca başlamıyor.

 Gündüz

Ertesi gün sabahtan göl kenarına gittik.

Jökulsarlon Gölü

Bir önceki gece tırmandığımız tepeyi gördük ve yaptığımız hareketin saçmalığının bir alkışı hak ettiğini düşündük. Tepenin sağından veya solundan geçebilirmişiz. Ayrıca göl tahminimizden çok daha büyükmüş. Sonra o duyduğumuz sesler buzul parçalarının okyanusa karışma sesleri değilmiş, arabaların arkamızdaki köprüden geçerken çıkardıkları seslermiş. Bunu keşke hiç fark etmeseydik. Bu düşünceleri bir kenara bırakıp buz gölünün dinginliğini içimize çektik. Arada fok balıkları kafalarını çıkartıp selam veriyorlardı. Ben heyecanlanıp bir tanesinin yanına koşunca korkup kaçtı. Kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak bir kenara oturdum. Burası buzullar gibi yavaş hareket etme yeri. Kendinizi bırakmanız, sakinliği kucaklamanız gerek. Kafamdaki gürültüyü uzun zamandır ilk defa bu kadar net duyabiliyordum. Gereksiz gürültü. Onu susturup anın tadına varmak için büyük çaba sarf etmem gerekmesine kızdım. Huzura o kadar yakındım ki… Derken etraftan bağrışlar geldi. Büyük, beyaz bir buz kütlesi döndü ve altından cam mavisi kısmı belirdi. Bu dev bir gürültüye ve diğer yüzen buzul parçalarında da hareketlenmesine neden oldu. Biz de hep beraber böyle bir ana tanık olduğumuz için heyecanlandık, kalbimiz küt küt attı.

Jökulsarlon Gölü ve kaplumbağa şeklindeki buzul

Sonra yeniden herkes kendi köşesine çekildi.

Ve yeniden içe dönüş.

Derken gelinliğiyle beliren Çinli.

Jökulsarlon Gölü’nde Çinli gelin

Meğerse burada düğün fotoğrafı çektirmek çok modaymış. “Üşümüyor mu acaba?” diye düşünmeye başlayınca ortamın romantikliği de bozuldu. Biz de kalkıp tekne turuna kakıldık.

Jökulsarlon Gölü’nde gezi araçları

Bu tekneler hem karada hem suda gidiyor. Tur rehberimiz sordu: “Sizce bu göl kaç yıllık?” Her kafadan bir ses: “1 milyon! 300 bin! 3 bin!” “E yok mu arttıran?” Güldü ve “80 yıllık” dedi. Herkeste bir şaşkınlık. Küresel ısınmanın korkunçluğu işte ancak o anda beynime vurdu. Parkta birkaç senedir çalışan insanlar bile buzullarının ne kadar çabuk eridiğine tanık olmuşlar. İnsan ister istemez korkuyor. Tekne turundan sonra sahile yürüyüp okyanus kokusunu içimize çekerek buz parçacıklarını izledik.  Sonra da saatlerce sürecek yağmur başlamadan arabaya binip gölden ayrıldık.

Denize ulaşan buzullar – İzlanda

Nasıl gidilir? Nasıl gezilir? İlk önce Rejkavik’e ulaşmak gerekiyor. Biz Luftansa’yla uçtuk, direkt uçuş yok. Jökulsárlón gölüne gitmek ve genel olarak ülkeyi dolaşmak için araba kiralamak en iyi çözüm. Değilse turla gezmek durumundasınız.

Nerede kalınır? Park etrafında çok fazla tesis olmadığından önceden rezervasyon yapmakta fayda var. Biz Hof köyünün Hof 1 pansiyonunda kaldık. Bilin bakalım adresi ne? Hof 1. Köy dediğimiz zaten 3 ev ve 10 bin koyun.  İki oda bir tuvalet paylaşıyordu, internet sadece resepsiyonda çekiyordu ve yemekler çok pahalıydı ama bulabildiğimiz en iyi seçenek de buydu.

Ne yenir? Gölün yakınındaki Skaftafell Milli Parkı’nda sandviç ve çorba bulabilirsiniz. Ekmek, peynir, kraker gibi ürünler de satılıyor ancak ekmeklerin üzerinde “Bayatlamasın diye dondurulduğu için son kullanma tarihini dikkate almayınız” yazıyordu. Göl kenarında da bir şeyler atıştırmak mümkün. Benzinci gördüğünüzde de içeri dalıp olabildiğince uygun fiyata karnınızı doyurabilirsiniz.

Gölde çekilen filmler:  Bir Cinayete Bakış (James Bond)lBaşka Gün Öl (James Bond),  Batman Başlıyor,  Lara Croft: Tomb Raider

Şimdiden iyi yolculuklar! Yol arkadaşım Ceyda’ya da selamlar o/

 

AfrikaMadagaskarÜlkeler

Madagaskar’da ilk günümüz. Başkent Antanaviro, Antananariro, Antanaravitora…… evet Antananarivo’yu hızlıca turladıktan sonra, kendisine yerli halk gibi Tana demekten mutlu, 15 günlük yolculuğumuza hazırız. 5 günümüz yol olmayan yerlerde geçeceği için ayarladığımız 1000 senelik 4 çekerimiz ve rehber şoförümüzle buluşuyoruz. Şoförün adına hiç girmiyorum, kısaca Mami diyoruz. Bir nevi bizim manevi annemiz tabii.  Yalnız 16 yaşında gibi gözükmesi beni birazcık endişelendiriyor. Bir de pencerelerde garip bir dinamik var, dördü aynı anda hiçbir zaman açılmıyor. Belli yerlerine vurup çekerek birazcık nefes almanız mümkün. Ancak biz nasıl mutlu, nasıl heyecanlıyız! Muz ciplerini ve kuru yemişleri doldurmuşuz, tam tiri tam tiri tam tiri yola koyuluyoruz.

Grubun Fransızca konuşanı olarak görevim muavin/tercümanlık. Madagaskar’ın gelişmiş kısımlarındayız, Mami bana uzun uzun anlatıp duruyor, ben de tercüme ediyorum . “Şurası pazar, şurası kilise, şunlar zebu (Afrika öküzü), burası da tarla”. Bizim grup biraz ters bakıyor bana, çeviriyi iyi yapmadığımı düşünüyorlar ama özet geçiyorum işte, iyilikten de anlamıyorlar. Tam tiri tam tiri…

Derken yolun sağ tarafında bir kalabalık görüyoruz.

Madagaskar – Mezarlıklar

Danslar şarkılar duyuluyor. Mami hemen arabayı kenara çekip bizi indiriyor ve bana anlatmaya başlıyor.

Ölü çıkarma töreni için toplanmış köylüler

Garip bir şeyler oluyor, bizim grup olaya dalmış, ben hemen biter de kaçırırsam diye telaşlı, kenarda Mami’nin açıklamamalarını dinliyorum. Sonra da tercüme isteyecekler diye söyleniyorum. Mami diyorum, neler oluyor anlatsana hızlı hızlı. Acele etmeye gerek yokmuş meğerse, bu tören güneş batıncaya kadar sürecekmiş. Ah şu sefil büyük şehir telaşından ve bencilliğinden kurtulamamak… “Bu famadihana, yani ölü çevirme töreni” diyor Mami, benim surat sadece iki tane dev göze dönüşüyor. (Ölü çevirme deyince biraz garip oldu galiba, ortada herhangi bir şiş veya ateş yok.) Mami’nin dediğine göre ölüleri her 5 ya da 7 yılda bir çıkarıp, ipekten örtülerini değiştirip tekrar geri koyuyorlarmış. Bedenleri tamamen yok olmadan ölülerin bu dünyadan ayrılmayacaklarına inanıyorlarmış. Bu arada aynı mezarda bulunan bütün aile çıkartılıyor. O yüzden bazen 5. yılınız dolmadan da törene çevrilmek suretiyle iştirak edebiliyorsunuz. Bu arada hiiiç hüzünlü bir olay değil bu. Gülerek, eğlenerek, dans ederek yapılıyor ve bol bol içki içiliyor. Ölüleri de tepelerine kaldırıp onları da dans ettiriyorlar hop hop hop.

Çıkarttıkları kefeni taşıyan köylüler

Öbür dünyayla arada kalmış bu bedenlerle sohbet muhabbet de mümkün tabii.  Güneş batmadan yerlerine geri koyuyorlarmış temiz temiz. Ben rahatsız oldum, bizi orada isteyip istemediklerine emin olamadım başlarda. Böyle düşüncelere dalmış uzaktan fotoğraf çekmeye çalışırken birileri kolumdan tutup beni mezarlıklara soktu. Gülümseyerek bir şeyler anlatıyorlar. Allahtan içeride ceset yok. Değilse ben de vefat. Bu arada kefenler de değiştirilmeye başlandı ama çok diplerine girmek istemedik.

Aile kefeni değiştirerken köylüler

Aslında ne kadar güle oynaya yapılıyor olsa da son derece özel bir tören. Başka kaynaklarda daha farklı anlatımlara da rastladım, rahmetliyi eve taşıyıp geri getirmek gibi…

Bir müddet bu töreni izledikten sonra yolumuza devam ediyoruz. Tam tiri tam tiri. Bu arada arabaya bindikten sonra bizimkiler Mami’nin anlattıklarını soruyorlar heyecanla. Hiç abartmadan aktarıyorum. “Umarım ölülerin fotoğraflarını çekmemişinizdir, çünkü kafanız zebu kafasına dönüşebilir…”

Bizim Madagaskar macerası bittikten hemen sonra bir dergide veba hakkında bir yazıya rastladım. Madagaskar’da halen veba devam ediyormuş ve bunun en büyük nedeni olarak da bu ölü çıkarma ayinleri gösteriliyormuş. Bilemem doğru mu yanlış mı. Ancak ne kadar tuhaf ve korkunç gelirse gelsin, ölümle ilişkileri bizimkinden daha sağlıklı gibi geldi bana. (Döndükten sonra haftalarca veba oldum mu acaba diye endişe etmedim, deli deli konuşmayın. Evet belki belirtilerini ve tedavi yöntemlerini ezbere sayabilirim ama herkes yapar bunu, değil mi?!)

Bu törenlerin tarihlerini astrologlar belirliyormuş, Temmuz-Eylül döneminde giderseniz ve görmek isterseniz sorun soruşturun derim.

O zaman sizi töreni anlatan muhteşem bir animasyonla baş başa bırakayım…

 

Güney AsyaHindistanTatlarÜlkeler

İnsanlar ikiye ayrılır: Hindistan’ı sevenler ve sevmeyenler. Hindistan’ı sevenler ikiye ayrılır: Hint yemeklerini sevenler ve sevmeyenler. Hint yemeklerini sevenler ikiye ayrılır: Hindistan’da yemekten korkanlar ve korkmayanlar. Hindistan’da yemekten korkmayanlar da ikiye ayrılır tabii: Sokak yemeklerini de kucaklayan cesur yürekler ve diğerleri. O cesur yürekleriyse biz hiçbir şeye ayıramayız korkmayın. Onlar ki nasıl bir mide, nasıl bir bağırsak sahibidir! Kimyasal atıkları bile öğütür, radyoaktif besinlerden ekmek yaparlar.

Neyse efendim, ben böyle cesur değilim ama Hint yemeklerine bayılıyorum. Sizleri de bu yazıda Mumbai’ye götürmek istiyorum.

Karnımız aç, etrafımızı sokak satıcıları sarmış. Bağırış çağırış, arabalar, motosikletler, kornalar içinde, sıcaktan hafif bunalmış, yiyecek bir şeyler arıyoruz. Biraz ileride, yeşil alanda kriket oynayan çocukların yanlarına çöküp yemek keyifli olabilir, sonra da deniz kıyısında kendi halindeki kalabalıkla güneşi batırırız. Şehrin gürültüsü arka planda bir uğultuya dönüşür, rengarenk sariler canlılıklarını Doğu masalı figüranlığına teslim ederler. Biz orada oturmuş romantik romantik etrafa bakarken ağzımızda hafif bir acı, burnumuzda baharat kokusu, midemizde canlı bir tokluk isteriz. Ama yoo her tarafta tuvalet aramak listemizde yok!

O zaman önce Hindistan’daki bir numaraları kuralı hatırlayalım. “Kabuğunu soy, pişir ya da yeme!” Sonra isterseniz biz etten de uzak duralım ve birer veg kati roll, yani sebzeli dürüm alalım.

Bu efendim, 1932 yılında Kalküta’da Nazim ustanın yerinde uydurulmuş. Kati şiş demekmiş ve etle yapılıyor, sonra da paratha denilen Hint ekmeklerine sarılıyormuş. Parathayı da bir çeşit ince bazlama şeklinde tarif edebiliriz sanırım (Hint ve Türk aşçılar beni linç etmez umarım). Yani bu bildiğiniz şiş dürüm! Şimdi bu şiş kebabı Nazim Usta mı uydurmuş yoksa daha önce mi bulunmuş neymiş, ben bunun peşini bırakmayacağım. Bir açıklamaya göre kılçık İngilizler kebapları ellemek istemedikleri için, başka bir iddiaya göreyse hızlı yeme ihtiyacından dürüm şeklinde servis edilmeye başlanmış. Hoş geldin fast food! Mcdonals’ın da 30’larda ortaya çıkışına bakarsak dünya genelinde hızlı yemek kültürüne geçiş gözlemleyebiliriz mi acaba? Bilim adamları araştırsın! 

Neyse sonra bu dürüm olayı her yere yayılıyor, normal roti ekmeği (lavaş benzeri bir ekmek) ile de yapılmaya başlanıyor ve ülkenin ciddi kısmının, özellikle güneyinin vejetaryen olması nedeniyle sebzeli versiyonları da sokaklarda yerlerini alıyor. Hem ucuz hem tehlikesi az. Patates, bezelye, havuç, karnabahar benzeri sebzeler kullanılıyor genelde. Ancak biz şimdi biraz serbest takılalım mı?

Öz Nizam Usta’nın sebzeli kotisi tarifimiz başlıyorrrr

O zaman ilk önce sebzeleri doğrayıp haşlayalım ya da buharda pişirelim. Biz şu sebzeleri haşladık.

  • 1 patates
  • 2 havuç
  • 1 avuç dolusu bezelye
  • 2 kabak

Bu arada diğer malzemelerimizi de hazırladık:

  • 2-3 kaşık zeytinyağı ya da sıvı yağ
  • Küp küp kesilmiş 1 orta boy soğan
  • 3 diş rendelenmiş sarımsak
  • Rendelenmiş/ezilmiş zencefil (miktar olarak sarımsak kadar)
  • 2 adet ufak ufak doğranmış yeşil biber
  • 1 acı minicik minicik doğranmış Şili biberi (Acı sevmiyorsanız koymayın tabii)
  • 3 adet doğranmış kuşkonmaz (Bloga koyuyoruz, azıcık havalı olması gerek)
  • 1 tatlı kaşığı domates salçası
  • Maydanoz ya da kişniş (Kişniş sevenler kişniş tohumu da kullanabilirler)

Vee yarımşar/birer tatlı kaşığı da alttaki baharatlar:

  • Kimyon
  • Garam masala (Bunu bulmak zor değil ancak yoksa, zevkinize göre birer tutam kakule, kişniş, küçük Hindistan cevizi rendesi, tarçın ve karanfil ekleyebilirsiniz. Kimyon ve karabiberi ayrıca koyuyoruz zaten)
  • Tatlı toz biber (Çok acı seviyorsanız acı da koyabilirsiniz)
  • Zerdeçal
  • Karabiber
  • Tuz

Şimdi sebzelerimiz haşlanırken tavaya zeytinyağını koyuyoruz. E o kadar Akdeniz dokunuşu olsun bence. Sonra eğer kişniş tohumu ya da başka tohum şeklinde baharat kullanacaksanız ilk önce yağa onları ekleyip çevirin. Değilse, sırasıyla soğanları, zencefili ve sarımsağı ekleyelim. Oh hava da sıcak, arkada da bir Bolywood filmi dönsün mü ne dersiniz?

Hafif kalça da sallayalım. Şimdi salçayı ekleyelim. Sıra geldi baharatlara. Çevirin şöyle, Hindistan mutfağınıza geldi bile. Biberleri ve sonra kuşkonmazı da koyalım. Ev buram buram koktuysa ve tavadakiler kavrulduysa sebzeleri de ilave edip çeviriyoruz.

Ve ta-tam! Yemek hazır! Üstüne maydanoz ya da taze kişniş koyup tam buğday unundan lavaşa sararak tüketiyoruz. (İnternetten roti tariflerine bakıp ekmeği kendiniz de yapabilirsiniz tabii) Bana sorarsanız dürüm yapmadan da harika bir sebze yemeği oluyor. Ama çatal bıçak gelmiyor masaya, hile yok. Sağ elimizi kullanarak kibar kibar yiyoruz.

Baharatlar burun deliklerimizden içeri süzülüyor. Sonra yemeğin sıcaklığını, acısını, yumuşaklığını ağzımıza götürmeden ellerimizde hissediyorız. Ve ısırıyoruz.

Uçan bir halıya binmişiz Mumbai’ye gidiyoruz. Hayatın tek düzelikten uzakta, rengarenk, karman çorman olduğu bir sokaktayız.

AvrupaİtalyaTatlarÜlkeler

Venedik’e Eylül 2004’te gittim.  Daha önce birkaç saat geçirmiş, sokaklarını şöyle bir görmüştüm. Ancak bu sefer turist değildim, 6 ay kalacaktım. Kalbim pıtbırı pıtrbıtı pıt pıt pıt pıtpıtpıtpıtpıt diye çarpıyordu.  Çok güzel bir şehre gittiğimi biliyordum ama suyun, dostlukların, zorlukların ve şarapların içinde yepyeni bir insan olacağımın farkında değildim. Şehir bana büyü yapmıştı, karşı konulamaz bir şekilde bağlanmıştım. Zamanı dondurmak istiyor, bunun imkânsız olduğunu bildiğim için resmen daha anın içindeyken nostaljiden acı çekiyordum. Sonra korktuğum gün geldi, pılımı pırtımı toparlayıp ayrıldım, ama Venedik’i bırakamadım. Anılarım hala çok canlı, evimin her köşesi hatıralarla dolu.  Ancak duygulara ulaşabilmek her zaman o kadar kolay değil. O hisleri hatırlayabilmek için müziğe ve yemeklere ihtiyacım var.  O zaman beraber çakma bir bigoli in salsa yapmaya ne dersiniz?

Bigoli in salsa (soslu bigoli) Veneto bölgesine özgü, yapması kolay, ucuz ve keskin lezzetli bir makarna yemeği. Keskin lezzetli derken sakın kaçmayın, özellikle ton balıklı makarna meraklılarının çok beğeneceğini düşünüyorum. Sosunda sardalya tuzlama kullanılıyor. Vaktiyle büyük kutlamalardan önce veya et yenmeyen oruç günlerinde “hafif bir yemek olsun” diyerek ham ham yutulurmuş. Artık karnınızın aç olduğu her saatte Venedik’te bulabilir ya da mutfağa girip 10 dakikada hazırlayabilirsiniz.

Peki bu bigoli de neyin nesin? Bigoli bir makarna türü.  Eskiden karabuğdaydan yapılırmış ama artık tam buğday unu kullanılıyor. Kendisine çok kalın spagetti de diyebiliriz. Bizim marketlerde bulunmadığı için ben tam buğday spagetti kullanıyorum. Ancak gerçeğini bulur ya da evde yaparsanız beni yemeğe davet edebilirsiniz.

Gelelim sosuna. İnternette pek çok tarife rastlayabilirsiniz, ben birkaç hafta boyunca evlerinde kaldığım Venedikli bir ailenin tarifini paylaşacağım.

Malzelemeler:

8-10 adet sardalya tuzlama (hamsi de olur)

2-3 adet beyaz soğan

Zeytinyağı

120 ml beyaz şarap (zorunlu değil)

Soğanları halka halka doğrayıp zeytinyağında iyice yumuşayıncaya kadar pişiriyoruz. Karamelize olmamaları gerek. Bu yüzden biraz çevirdikten sonra birkaç kaşık su ya da beyaz şarap ilave edebilirsiniz. Bu arada sardalyaları temizleyip biraz çatalla eziyoruz ve iyice yumuşamış soğanlara ekliyoruz. Bu aşamada ben azıcık daha beyaz şarap ekliyorum çünkü neden olmasın. Tencerenin altını iyice kısıp bu karışım tek renk bir püre haline gelinceye kadar arada karıştırarak pişiriyoruz. Çok çirkin ve çok lezzetli oluyor. İlginç bir şekilde içinde balık olduğunu bilsem de doğrudan sardalya tadı almıyorum.

Bu sırada makarnamızı da hazırlıyoruz. Soslamadan önce makarnayı bir parça çiğ zeytinyağı ve karabiberle hop hop karıştırıyoruz, sosu da üstüne döktük mü işte bu kadar! (Tamam biraz da yeşil bir şeyler serpelim de azıcık güzel gözüksün.) Tadına bakmaya hazır mısınız?

Venedik’te sıcak bir gün olmuş, çok yürümüş sonra bu meydanda bulmuşsunuz kendinizi. Nasıl otele döneceğinizi bilmiyorsunuz. Tam köprünün yanındaki terasa çökmüşünüz. 3 masa var, birinde 2 amca aperatiflerini içiyorlar. Bir çocuk 100 yıllık tahta oyuncağıyla oynuyor. Nemi, denizi, eskiyi hissediyorsunuz.

Yanında prosecco, sek beyaz şarap ya da merlot içebilirsiniz diyor uzmanlar. Bir de yeşil salata yapın mis gibi.

Afiyet olsun!

(Yemek pişirme ve fotoğraflamadaki yardımları için aileme teşekkür ediyorum)