Listeler

Yolculuğa çıkmadan önce izlenMEMEsi gereken filmlerden seçmelerle karşınızdayım…

  • Impossible


Gerçek olaydan uyarlanmış olması hiç hoş değil bir kere. 2004’te Tayland’da tatilde olan bir ailenin tsunamiye yakalanışı. Ben zaten rüyamda bir bunu bir de lavlar altında kalmayı çok görürüm. İzlemeseydim iyiydi…

  • Alive

 

Yine gerçek bir olaydan uyarlama. En çok bunlar ürkütüyor zaten. And Dağları’na düşen bir uçak ve birbirlerini yiyen insanlarla ilgili bildiğiniz üzere. Geçenlerde kuzenimle Afrika’ya yolculuk planları yaparken bu konuyu bolca gündeme getirdik. Kendisi söz verdi, böyle bir durum olursa ilk önce diğer yolcuları, sonra beni yiyecek :S

  • Hostel

 

Biliyorum, biliyorum pek başarılı bir korku filmi değil. Amsterdam’daki 3 turist “çok taş hatunlar var” yalanına kanıp Slovakya’da bir hostele gidiyorlar ve başlarına gelmeyen kalmıyor. Buradan çıkarmamız gereken sonuç her şeker tutana güvenmemek. Ben Belçika’da çalışırken bu filmi “bu ne beeee” şeklinde izlemiş, sonra Ardennes bölgesinde (ormanlık bölge) 10 kişi bir ev kiralamıştık. Aktivite olarak da terk edilmiş bir şatoyu ziyarete gitmiştik. Anlayacağınız özel mülke girmiş olduk heyecan olsun diye (Şaka anne, dikkat çeksin diye yazıyorum) Sonra biz orada deli deli dolanırken gençlerin bir takım oyunlar oynadıklarına dair izler bulmuş ve aniden beliren garip adamlar tarafından kovulmuştuk. Adamları görünce de hepimiz nereye saklanacağımızı şaşırmış ve aynı ağacın arkasına doluşmuştuk. Bizden iyi kurban olamazdı herhalde. Oradan uzaklaşırken hep bu filmi hatırlayıp “ehe ehe ne komik” demiş ama içten içe de “s*çtık galiba” şeklinde ürkmüştük. Gençlik işte.

  • Psycho

Bu bence feci bir korku filmi. İzleyeli seneler seneler olmuş,  tam hatırlayamıyorum. Aklımda kalanlar esas kadının araba yolculuğu sırasında bir otele girmesi ve duş sahnesi. Yaşım 12-13 civarıydı tahmin ediyorum, annemlerden gizli gece izlemiştim. TRT1’de korku filmi mi oluyordu düzenli acaba? Hatırlamıyorum. Ama korku filmi dağarcığım çok gelişmişti o sıralar. (Şaka anne) Neyse bu duş sahnesi 10 sene boyunca banyoya girer girmez etrafı kontrol etmeme neden olmuştur. Neyse ki tek başıma gezerken aklıma gelmedi valla, şimdi düşündüm, korktum yine. Bir banyoya bakıp geliyorum.

  • Blair Witch Project

 

Bu aslında klasik bir Amerikan korku filmi: Gençler ve kamp. Sanıyorum ki el kamerasıyla çekildiği için böyle başarılı oldu. 

  • Touristas

 

En büyük korkularımdan biri organ mafyasının eline düşmektir. Bu filmde organ morgan kalmıyor arkadaşlar. Saçmasalak bir film bana sorarsanız ama işte beni çok hassas noktamdan vuruyor.

  • Transsiberian

 

Transsibirya planları yaptığımı duyan bana bu filmi öneriyor. İzlemeyeceğiiiim. Bu böyle bilinsin. (Ama azıcık bir kısmına bakmış olabilirim.) Şirin suratlar arkasında yatan pis işler… Ama film bunlar tabii… (Kendini teselli ediyor)

  • Midnight Express

 

Türkiye çok tehlikeli arkadaşlar. Dikkat edin hapse girmeyin. Uyuşturucu sağlığa zararlı.

 

Daha çok film vardır tabii de, izlenMEMEsi gerektiği için izlemiyorum. Bir film vardı, kızcağız tek başına bir adaya düşüyordu ve bacağından kurtlar çıkıyordu. Başarılıydı ama adını hatırlamıyorum.  Otostop ve uçak filmleri say say tükenmez… Ancak “Amman Duygu bak şunu sakıııın izleME dediğiniz filmler varsa paylaşınız lütfen…

 

AvrupaFransaListelerÜlkeler

 

1) Gainsbourg: La vie heroique (Kahramanca bir hayat)

Bu filmden başlamamın nedeni biraz önce izlemiş ve “Şimdi Paris’te olmak vardı” demiş olmam. Gainsbourg’u bilmeden Fransa anlaşılamaz bence. Kendisi bizim ülkemizde Bridget Bardot ve Jane Birkin’le beraber olmuş çirkin ve karizmatik adam olarak bilinir. Benim ilk Fransa’ya gittiğimde duyduğum anekdot ise 500 Frank‘ı canlı yayında yakması olmuştu. Fransızlar ya kendisine tapar ya nefret ederler. Ama herkesin bir fikri vardır. Filme gelecek olursak animasyon kullanıldığı için ayrıca hoşuma gitti. Gainsbourg’un “şeytan” kişiliğinin kendinden ayrılarak yanında dolanması da onu sempatik yapmış. Çok bencil, çok adi olmasına karşı sıra dışılığına ve başkaldırılarına hayranlık duymadan yapamıyorum. 1-2 parçasını da çok seviyorum.

2) Amelie

Bu film bir tane zaten. Bir daha, bir daha izlerim. Paris’teki yalnızlığı, aslında tüm büyük şehirlerdeki yalnızlığı ne güzel verir. Paris’in en güzel yerlerinde dolanıyor bir de bu Amelie, arkada da Yann Tiersen’in muhteşem müzikleri. Hayaller alemine dalmak için ideal. O seyahate çıkan bahçe cücesi de beni ayrıca etkilemişti. İzlememiş kimse kalmamıştır herhalde ama kaldıysa, lütfen izlesin.

3) Un Coeur en Hiver (Ayazda Bir Yürek)İlk Fransa’ya gittiğimde 20 kelimelik Frasızcamla izlemiştim bu filmi. Hiç sıkılmadan. Daniel Auteil çok karizmatik geliyor bana. Özellikle sesi ve konuşma biçimi. Paris ve aşk… Zaten o şehre tüm gitme isteği de bundan değil mi?

4) Mavi – Üç renk serisinden

Krzysztof Kieslowski’nin Üç Renk serisinden. Filmlerin üçünü de izlemenizi şiddetle öneririm. Bu en intiharlık olanı. Bir de o müzikler iliğinize kadar işliyor ve Juliette Binoche inanılmaz bir performans sergiliyor.

5) Moulin Rouge

Biraz hareketlenelim, bileğimizi kesmeyelim. Müzikal filmlerden çok hoşlanmam aslında ama bu çok başarılı. Üniversitedeyken bunu milyon kez izleyip arkadaşlarımla isimleri değiştirmişliğimiz, evin ortasında bağıra çağıra şarkıları söylemişliğimiz var.

6) Midnight in Paris

Woody Allen’ın kesinlikle en sevdiğim filmi değil. Yine de Paris’i anlatışı açısından buraya eklemezsek ayıp olur. Zamanda yolculuk ve rüyalar…

7) Before Sunset

Paris sokaklarında  ne güzel dolanıyorlar… Bir de şu parçayı pek çok seviyorum itiraf etmek gerekirse…

8) Le Diner de Cons (Aptallar Yemeği)

Alt yazı bulmakta zorlanmayacağınız, Fransızları anlamak için mükemmel bir film. Ana mekan yemek salonu. İlk Fransa’ya gittiğimde yabancı öğrenciler için akademik yazım/sunum dersi alıyordum. 4 ay boyunca bize iki şeyi öğretmeye çalıştılar. 1) Dilbigisiyle oynayarak kimsenin itiraz edemeyeceği cümleler kurma yolları – Bir şey demeden çok şey söyleme sanatı. 2) Kötü olmak, dalga geçmek, lafı yapıştırmak sizi zeki gösterir. Bu film de tam bunun üzerine.

9) Paris, Je t’aime (Paris Seni Seviyorum)

20 yönetmenin 5 dakikalık filmlerinden oluşuyor. Hepsini sevmiyoruz, kabul, ama gitmeden önce izliyoruz. Bir de itiraf;  izlerken “Ayyy Parisss” dediğimi çok iyi hatırlıyorum ama aklımda pek bir şey de kalmamış.

10) La vie en Rose (Pembe Hayat)

Haydi Edith Piaf biyografisiyle bitirelim… Zaten alttaki parçayı bu sene doğum günü parçam yaptım. Hiçbir şeyden pişmaaan değiliiim Rien de rieeeen

Listeler

10 yolculuk kitabı tavsiyesi… Bazıları yol, bazıları ülkeler hakkında. Bir beğeni sırasına göre numaralandırmadım. Aklıma geldikçe yazdım. Eskiden yapmazdım da artık bir ülkeye gittiğimde oranın en klişe, en bilinen, en meşhur kitabını bulup okumaya çalışıyorum. Gördüklerimi daha iyi anlamamı, oranın ruhuna daha iyi girebilmemi sağlıyor. Türkiye’ye gelsem ne okurdum acaba?

 
 
Dünya turuna çıkmaya karar verdiğim gün “Macellan’ın hayatını okumalıyıım” diye koşa koşa kitapçıya gidip aldığım ve elimden bırakamadığım kitap. Pek biyografi okuyabilen bir insan değilim aslında ama bu çok sürükleyici. Sömürgeciliği anlamak için de birebir. İnsan karabibere, tarçına falan başka türlü bakmaya başlıyor. Eğer bu kitabı okumamış olsaydım özellikle Güney Amerika’yı yeterince anlayamazdım gibi geliyor. Okumayan kalmasın.
 
Corto Maltese hikayeleri diyelim ya da.  Kendisi gezgin bir çizgi roman kahramanı. Bazen beni bir tek onun anladığını düşünecek kadar dünyasına girebiliyorum. Sadece gitmek için gidiyor, en çok da onu seviyorum. Gerçi o da biraz kaçıyor mu tam emin olamıyorum…
 
 
 
Bu da çizgi-anı diyelim böyle bir tür varsa. Amerikalı bir adamın Fransa – Fas – İspanya gezisi. En önemli özelliği çok dürüst bir kitap olması.  Hatta okuduğum en dürüst kitap olabilir.
 
 
Beat akımının öncü kitabını, akımın çıktığı San Francisco’daki meşhur City Lights Bookstore’dan almıştım. En önemli özelliği yol şeklinde yazılmış olması. Hiç paragraf yok. İlk başlarda içine kolayca daldım, sonra konsantre olmakta biraz zorlandım ve bir yerlerde bıraktım. İstanbul’a dönünce yeniden edindim. Bugünlerde koma şeklinde okuyorum. Anlayacağınız bir türlü bitiremiyorum, belki de hiç olmazsa bu yol hep uzasın gitsin istiyorum.
 
 
Bu serinin Suriye, Hindistan ve Nepal kitaplarını okudum. Özcan Hoca’yla Nepal’e gitmişliğimiz de var. Kendisinin çok büyük bir hayranıyım. Hem fotoğraflarının, hem yazılarının, hem “Özcan Hoca”lığının. Hatta o yolculuğa çıkmamış olsaydım belki dünyayı turlamaya cesaret bile edemezdim. Benim için tam bir eğitim oldu. Yanımda ne götürmeliyim, nelere dikkat etmeliyim, nasıl davranmalıyım hepsini orada öğrendim. Seyahatin insanı güzelleştirdiğini anladım. Kitaplara gelince ülkede yapılacakları değil ülkenin ruhunu anlatır. Böylesine az rastlanır.
 
 
Güney Amerika’yı gezip bunu okumayan var mı?  Yol herkesi daha iyi yapıyor da işte bir tane Che çıkıyor……
 
 
Filmi de varmış galiba. Pek meşhurmuş. Ben hiiiiiç bilmiyordum.  Hayaller, gerçekler, olağanüstü olaylar, tutku, baskı ve en önemlisi yemekle Meksika’nın tüm ruhunu yakalamış bana kalırsa. Her bölüm başında da bir tarif var. Yolda bir yerlerde bıraktım bunu da diğer kitaplar gibi. Dominik’te, arkadaşımın üvey annesinin kütüphanesinden almıştım. Bana  “istediğini seç” diye açık kart vermişti, bunun renklerini beğenmiştim. (Benden cacık olmaz işte bu yüzden)
 

 
 
Arequipa’da Türk kebapçısının yanındaki kitapçıdan almıştım. 10 sayfası eksik çıktı. Ah be Peru! Beni yine kazıkladın. Bir İngiliz’in Peru’ya yerleşmesini anlatıyor. Herkesle ama en çok kendisiyle dalga geçiyor. Şimdi arada bazı bölümler okuyup oralara geri dönüyorum. Kahkahalarla güldürmüştü beni. Bulan olursa tavsiye ederim.
 
 
İşte bu kitap fecidir. Çocuklardan hiçbir şey almam aslında ama bunu Kamboçya’daki ilk günümde bir çocuktan aldım. O kadar düzgün bir İngilizceyle o kadar uzun konuştu ki benimle dayanamadım. Öyle dilenme anlamında değil, sohbet muhabbet şeklinde. Zeki çocuk, çözdü beni.  Sonrası? Sonrası bitmek bilmeyen gözyaşları. Kızıl Kmerleri minicik bir kız çocuğunun gözünden okuyorsunuz. Ardından o “Killing Field”lerde yürüyorsunuz, o insanların gözlerine bakıyorsunuz… Okurken ağlama garantili.
 
10) Shantaram – Gregory David Roberts
 
Hindistan’a gidip bunu okumayanı dövüyorlar bildiğim kadarıyla. Türkçe çevirisi de var. 1000 sayfa kitap. Şöyle söyleyeyim bu kitabı severseniz Hindistan’ı kesinlikle çok seversiniz.  Aklımda oradan cümleler dalgalanıyor halen. Sistem, aşk, suç gibi kavramları da kafanızda oynatıp başka yerlere yerleştiriyor. Ha 1000 sayfaya gerek var mıydı, ondan emin değilim. Bu arada kitabı hapiste yazmış Gregory ve gardiyanlar 2 kere yok etmişler. Helal olsun gerçekten.
 
Gördüğünüz gibi pek orijinal bir liste değil benimki. Sizin bana tavsiyeleriniz var mı?