Kahraman Düdük

  • Gezgin anı yaşar.

Gezginin mutlaka anı yaşaması ve farklı olması gerekir. Örneğin -5 derece bile olsa vapurda açık alanda oturur. Gözlüğünü unuttuğu için etrafı göremiyor olması veya kulaklarının deli gibi ağrıması onu yıldırmaz. Yolculuk boyunca titreye titreye telefonuna bakıp selfie çekmesi gerekmektedir.  Vapurdan inerken de kızarmış yanakları ve donmuş göz kapaklarıyla diğer yolculara bakar  ve herkesin “looser “olduğunu düşünür. Çünkü gezgin anı yaşar ve an vapurun açık alanlarında saklıdır.

  • Gezgin engellere karşı savaşır.

Gezgin enerji dolu olmalı, her zaman etrafa başka bir açıdan bakmayı bilmelidir. Aynı zamanda o ormanları yarmış, okyanusları aşmış, dağların zirvelerini çıkmıştır. Ya da çıkacaktır. Ya da çıkabileceğini sanmaktadır. Hayata, zorluklara, engellere başkaldıracak ve bir uçurumdan aşağıya bakarak “Seni yendim DÜNYAA” diye bağıracaktır. Ancak etrafta orman, okyanus, dağ veya uçurum yoksa kaldırımın yüksek noktasına, arabanın üstüne, heykelin tepesine çıkar ve fotoğrafını çektirir.

  • Gezgin hayatı kucaklar.

Gezgin mutlaka Y harfi şeklinde poz verir. Hayatı kucakladığını başka nasıl ifade edebilir ki? YEAH!

 

  • Gezgin yeniliklere açıktır.

Gengin karşısına ne çıkarsa yemesi gerektiğini düşünür. Bu da deneyimin bir parçasıdır. Hayat ne de olsa çok kısadır. Demek bu meyve suyunun sırrı sıktıktan sonra inek boku içinde bekletmeniz. Hmm çok ilginç. Bir bardak içip bloguma hemmen ne kadar da yeni deneyimlere açık bir insan olduğumu yazmalıyım.

  • Gezgin paraya karşıdır

Nerede bedava bir aktivite var ona damlar, e canım, kendisi o kadar gezmektedir, siz de artık ona bir porsiyon tavuk döner ısmarlayıverin. (Bana et döner lütfen) Siz eşekler gibi çalışırken bu insan sizin hayallerinizi gerçekleştirmektedir ve bu fedakarlık karşılıksız bırakılmamalıdır. Nö.

Kahraman Düdük

Bazen, özellikle sabah uyandığımda, uzun yolda olma halini çok özlüyorum. Gözlerimi her gün başka bir odada açmayı, dışarıda keşfedilecek yepyeni bir hayat olduğunu bilmeyi, sadece kendimi dinleyerek yaşamayı… En çok tamamen yalnız olduğum zamanları arıyorum. Halbuki en güzel, en eğlendiğim anlar başkalarıyla paylaştıklarımdı. Ancak yalnızken kafam günlük sorunların çok uzağında bir yerlerde, başka bir evrende düşünüp tasalanıyordu ya, ben bunu çok seviyordum. Bir insanın gözlerinin içine bakıp ona güvenip güvenmemeye karar vermem gerektiğinde, tek başıma oturduğum sahilde tüm dünya önümde eğilmiş gibi hissederek su buharını içime çektiğimde, trenin penceresinden görüntülerin akışını izlediğimde, yanımdan geçen bir teyze nedensiz yere gülümseyip selam verdiğinde veya yepyeni bir tat keşfettiğimde nefes almamın bir anlamı varmış gibi geliyordu.

Aslında düşününce yorgun, korkak, yalnız ve tasalı olduğum anlar normal bir günden çok daha fazlaydı. Kahkaha attığım ve çok eğlendiğim anlarsa daha az… Ancak toplamında hissettiğim huzur ve içime dolan yaşamı yeniden bulmakta çok zorluk çekiyorum. Bir gidenin hep gitmek istemesinin nedeni de bu olmalı… Böyle garip bir bağımlılık.
BAEKahraman DüdükOrta DoğuÜlkeler

İlk defa bu kadar gökdelenli bir yerde yaşıyorum. 44. katta çalışıp 20. katta oturuyorum. Yeni bir hayatın içinde yeni bir iş öğrenmeye çalışıyorum. Tanıştığım insanlar “Merhaba benim 5 uluslararası şirketim var, sen ne yapıyorsun?” diyebiliyorlar. Sonra kafamı çeviriyorum çaycı çocuk günde sadece 6 saat boyunca kiraladığı bir yatakta uyuyor geceleri.

Ara ara hangi coğrafyada olduğumu unutuyorum. Minik Amerika. Hangi ayda olduğumu da unutuyorum. Hava her gün güneşli, her gün 28 derece. Akşamları hafif serin oluyor, gündüz deniz kenarında uzun uzun yatsanız da rahatsız etmiyor. Denize 10 dakikada, işe 20 dakikada yürüyorum. Hemen kaldığımız gökdeleninin önünden de buranın gördüğüm kadarıyla en iyi yürüyüş yolu geçiyor; Marina Walk. Yolda şurada burada vakit kaybetmediğim için, bir de gaza geldiğimden düzenli spor yapıyorum. Herkes devamlı koşuyormuş gibi geliyor zaten. Gece yürüdüğümde gökdelenlerin ışıkları hoşuma da gidiyor.

Gidiyor da nerede olduğunu unutunca bir yapmacıklık içinde yaşıyormuş gibi hissediyorum. Buranın “eski” mahallesine gidince rahatladığım o yüzden. Orta Doğu’da olduğumu hissedebildim. Arada bir bunu yaparsam buraya daha iyi uyum sağlayabilirim gibi geliyor. Sonra Hindistan’da hissettiğim de oluyor. Çok fazla Hintli var ve sık sık köri kokuyor.

Sokakta çarşaflı kadınları ve yanında mini etekli, dekolteli kızları görebiliyorsunuz. Kalabalık Arap aileler alışveriş merkezlerinde Noel alışverişi yapıyorlar. Marketlerde alkol satılmıyor ancak domuz reyonlarında buz pateni yapacak alan var. Önünden insan geçen, dışarıdan gözüken yerlerde alkol servisi yapılmamakla beraber deli bir gece hayatı mevcut. Ama yasak ya, benim canım hep bir terasta bira içmek istiyor. Bir de marketten içki alışverişi yapmak.

Bir arkadaşımın dediği gibi burada kast sistemi var aslında. Belli ırkların belli görevleri var gibi. Beyazlar orta ve üst sınıf ama sahipler Arap. O yüzden burası Orta Doğu’nun batıya nanik nanik demesi gibi geliyor bana bazı bazı, ABD’nin her sözünü dinleyeceklerini bildiğim halde. Parayı nasıl harcayacaklarını bilemiyorlar ama, orası kesin. Çölde su ve soğuk yaratmak bunun en büyük sembölü olmuş olmalı ki her yer fışkiye, her yer buz. Büyük AVM’lerde buz pateni ve kayak pistleri var. Bir de bitmek bilmeyen uçak gösterileri yapıyorlar.

Burası “İnşallah”la işliyor. İnşallah her şey güzel olur.

AvrupaİtalyaKahraman DüdükÜlkeler

Sene 2004. Venedik. Günlerden bugün. Dışarıda deli gibi yağmur yağıyor. Ev bol sarımsaklı makarna sosu kokuyor ve salonda Joni Mitchell içimi acıtırak bir şeyler mırıldanıyor.

Biz mutfaktayız. Ben 23 yaşımdayım. Karşımda 40 yaşında, kaslı ama kambur duran, suratındaki bunca çizgiyi nasıl edindiğini merak ettiğim çok çirkin bir adam oturuyor. Dişlerinin çoğu yok. Ama sanki tüm evi, hatta tüm mahalleyi dolduruyor. Her dediğini hayranlıkla dinliyorum. Birçok insanın “kaybeden” damgası yapıştıracağı bu adam, benim gözümde Tanrılaşıyor.- Duygu kötülüğü kabul etmelisin.
– Nasıl yani?
– Kötülüğün var olmadığına inanıyorsun. Hep bir neden bulmaya çalışıyorsun. Korkuyorsun, kaçıyorsun… Kötülüğü iyiliği tanımlamak için kullanıyorsun sadece. Halbuki kötülük, orada, öylece duruyor. Ondan tiksinme, sadece kabul et. Sonra rahatlayacaksın.Bizde kaldığı 1 hafta boyunca neden konuyu hep buraya çekmeye çalıştığını anlayamıyorum. Çünkü tanıdığım en iyi insan. Sonra gidiyor ve ben garip bir şekilde seviniyorum. O bu konuşulanların büyük bir kısmını hatırlamıyor. Çoğu fazlaca şarap sonrası söylendiğinden veya biraz deli olduğundan…Birkaç sene sonra kendi evinin tuvaletinde ölü bulunduğunu öğreniyorum. Günlerce kimse fark etmemiş. Kendisini arkasından ağlayacak kadar tanımıyorum ama uykusuz gecelere de engel olamıyorum.

Ve yine yağmurlu bir günde, başka bir mutfakta, kız arkadaşı “Bu kadar kötü bir dünyaya uyum sağlamayı bir türlü beceremedi” diyor. Birden bana söylediği bütün kelimeler, harfler, sesler başımın etrafında dönmeye başlıyor. İçimi bir korku alıyor. Benden de daha zayıf bir insan olduğunu anlıyorum. Ne doğru, ne yanlış bilemiyorum. İnsan bir gün dünyaya karşı böyle pes edebilir mi, yoksa beynindeki elektrik yanlış mı çalışıyordu diye merak ediyorum. Beni kendine yakın bulmuş olması tüylerimi ürpertiyor…

Şimdi 32 yaşındayım. İlkokuldayken kedileri yakalayıp işkence eden çocuklara, orta hazırlıktayken beni tuvaletin çöpüne iten kızlara veya sandalyemin altına sümüklü mendillerini atan lisenin parlak çocuğuna nasıl şaşkın bakıyorsam, halen kötülüğe öyle hayretle bakıyorum… Halbuki yediğim tekmenin sayısı yok…

Ancak durum şu ki, kötülük bu yaz başından beri büyük darbelerle beni ve çevremi etkilediğinden, içinde bulunduğum çaresizlik devleşmeye başladı. Bizleri yavaş yavaş çiğniyormuş gibi geliyor ve sanki serçe parmağıyla da beni hafif hafif ezerek alay ediyor.

Sık sık o mutfağı düşünüyorum… Ve değişmemeyi umuyorum. Kötülük umudu yediğinde, her şey bitiyor.

Kahraman Düdük

Hem ucuz hem konforlu bir seyahat geçirmek istemez misiniz? O zaman doğru yerdesiniz.

1) Ulaşım

 
Siz : Alo tatlım naber?
Arkadaş : İyilik ne olsun.
Siz : Ben de iyiyim.
bin
bon
bun
Siz : Ay yaz tatili programın belli mi?
Ark : Yok bilmiyorum henüz.
Siz : Marmaris’e gidelim mi ya?
Ark : Olabilir…
Siz : Ay çok güzel olur be canım… Deniz güneş… Sizin arabayla gideriz rahat rahat…
Ark : Hı hı…
 

İşte bu kadar!

 

2) Kalacak Yer

 
Siz : Alo tatlım naber?
Ark 2: İyilik valla nolsun…
Siz : İyilik. Ya ne oldu biliyor musun Ark 1 çok ısrar etti. Bu yaz Marmaris’e geliyoruz.
Ark 2: Aaa ne güzel
Siz : Evet onlar otelde kalacaklar ama ben Ark 2 beni bırakmaz, ayıp olur, onun yazlığında kalırım dedim. . Ay kız çok özlemiştim ne güzel olacak…

Ark 2: Hı hı…

 

3) Yeme İçme

 
Siz: Ayyyy Amannn Amaaan ne yapacağım ben? Cüzdanım gitmiş…
Ark : AAAA!
Siz: Vah vah tüh tüh…
.
.
.
Ark : Ben sana biraz para vereyim sonra hallederiz.
Siz : Çok iyi olur valla… Talihsizliğe bak…
.
.
.
Siz: Oh yemek çok güzeldi!
Ark: Afiyet olsun…
Siz: Aaaa napıyorsun? Hesaplar benden
Ark: Kızım olur mu paran yok zaten…
Siz: A ha ha… Evet utandım… Haklısın… Döndükten sonra her şey benden olacak ama, anlaştık mı?
Ark : Tamam tamam. Merak etme
.
.
.
Siz: Ayyyy bu bikini ne güzelmiş… Ama param da yok şimdi. Neyse boşver ihtiyacım yok…
Ark : Yav alsana… Ben veririm. Ödeşiriz sonra…
Siz : Yok valla olmaz
Ark: Aaa bozuluyorum bak. Lütfen çok beğendin, al…
Siz… Hım peki…
 

Evet böylelikle arkadaşınızın size verdiği paradan bir kuruş harcamamış olursunuz…

 

4) Borçlardan Kurtulma

 
Bu konuda iki seçeneğiniz var. Ya arkadaşlarınıza her şey için teşekkür eden bir mektup yazabilirsiniz ya da kavga çıkartabilirsiniz. Özellikle karşı cinsle çıkılan tatillerde olay yapmacık bir aşk meşk ilişkisine dönüştürülerek kolayca halledilebilir.
 
Sevgili : Canım seni çok seviyorum
Siz : Ay nereden çıktı bu ya… Yapışma bana
Sevgili : Neler oluyor sana…
Siz : Bir şey olduğu yok… Ay valla bıktım…
Sevgili: …
 
Evet özet bir kavga oldu ama bundan sonra sevgiliniz sizden para istemeyecektir. İstese bile başka tartışmalarla konuyu dağıtabilirsiniz. Sonra da pes eder zaten…
 
Başka bir örnek daha verelin:
 
Ark : Tatlım neden öyle suratın?
Siz : Nasıl?
Ark : Bilmem gülmüyorsun…
Siz: Ya sen evli barklı kadınsın benim hoşlandığım adamı neden kesiyorsun?
Ark : Ne diyorsun yahu?
Siz : Anladın sen ne dediğimi
Ark: ……
 
Ve hop bu da böyle biter…
 

Seneye yeni arkadaşlar edinerek bu döngüyü devam ettirebilirsiniz. Bu konuda deneyim kazandıkça göreceksiniz ki daha uzak yerlere uçakla gidip hiç para harcamamak bile mümkün… Ama bütün sırlarımı veremem…

 
Evett iiyi tatiller!
 
 
AvrupaKahraman DüdükÜlkelerYunanistan

Bundan herhalde bir 10 yıl önce… İtalya Yunanistan arası bir geminin güvertesindeyiz.
Gece.
Soğuk.
Sert zemin sırtımı acıtıyor.
Yıldızlara bakıyorum, yarın yumuşak bir yatakta ve titremeden uyuyacağım diye düşünüyorum. Ama böyle güzel olmayacak. Bu benim ilk sefil gezgin maceram. Karnımda bir gıdıklanma, uykuya dalıyorum.Geçen hafta Santorini – Rodos arası bir gemideyiz.
Gece.
Soğuk.
Sert zemin sırtımı acıtıyor.
Bu sefer geminin içine girmemize izin verilmiş, merdiven dibine kıvrılmışız. Birden panikliyorum. 10 senede hiç yol alamamışım gibi geliyor. Karnımda bir kaybetmişlik, uykuya dalıyorum.Sonradan iki “Ben”e bakınca böyle düşündüğüm için kendime çok kızıyorum. Bazen çıkılan bir yol zamanda da yolculuk yaptırabiliyor. Hayat iç içe geçmiş daireler şeklinde ilerliyor ve insan kendini kesişme noktasında bulabiliyor.Hem ne fark eder? Ben iki sabah da mutlu uyanıyorum.
Kahraman Düdük

Güneş batıyor. Selimiye koyunda tek başıma denizdeyim. Arkadan hayal mayal bir müzik sesi ve keçi meelemeleri geliyor. Karşımdaki tepe kızarmış, gölgesi suya düşmüş beni çağırıyor. Uzaktan tekne geçtiğinde oluşan minik dalgalarla tepenin kucağıma kayacağını sanıyorum ama bir türlü olmuyor. Deniz o kadar düz ki rahatsız etmemek için yüzemiyorum. Hiç bozulmamış kar kaplı bir yerde adım atmaya çekinir ya bazen insan, öyle saçma bir endişe kaplıyor içimi. Önümden balık sürüsü atlıyor. Gülümsüyorum. Sonra çok garip bir şey oluyor. Nefes almayı bile gereksiz bulduğum bir anda deli gibi dans etmek istiyorum. Zıp zıp dans değil ama… Bir müzik oluşuyor içimde, şimdi hatırlayamıyorum. Belki çok bilinen bir şeyi mırıldanıyorum. Baş parmağımla orta parmağımı birleştirip bileğimi denizin içinde çevirmeye başlıyorum. Sonra da suyun altında kendi geliştirdiğim bir modern dansı sergiliyorum. Görülse büyük ihtimalle çok çirkin gelir hareketlerim. Bunları düşünmüyorum. Aklımı kurcalayan sorunlar patı patı bedenimden çıkıyor…

 

Derken bir çocuk ağlaması beni gerçek dünyaya geri getiriyor. Arkamı dönüp sesin nereden geldiğini anlamaya çalışmak da, geri gitmek de istemiyorum. Duruyorum. Tepeye selam veriyorum.

 
Evet galiba sonunda delirdim…
Kahraman Düdük

Geçen sabah dışarı çıkacağım hazırlanıyorum. Kahvemi yudumlamış, dişlerimi fırçalamışım. Bir yandan gözüme kalem çekip, bir yandan çorabımın tekini arıyorum. Havaya da güzelce saydırıyorum… Tamam şaka, bu kadar ayrıntılı anlatmayacağım. Neyse çanta değişikliği yapacağım,  tepesinde ne göreyim dersiniz?

50 Ruble… Evet 50 Rubleee

Evde garip garip paralar olduğu ve zamansız bir yerlerden fırladıkları doğrudur. (Toplasanız 10 TL etmezler) Ancak Rubleyle benim nasıl bir ilişkim olabilir…

SadeceTranssibirya planlarım var.

Yoktan var mı ettim, çok yoğun mu hayal ettim?

“Yok Duygu, birisi vermiştir”

İşte sorun da bu… Hiç hatırlamıyorum… Hiç… Alkol alınca ne yaptığını unutan insanlardan değilim, ondan çok önce midem kötüleşir.  Zaten artık sadece ayran içiyorum. Herhangi bir hap kullanmıyorum. Durup dururken gelen bir hafıza kaybı mı? Bilmiyorum..

Girdim watzapa, başladım arkadaşlarımı mesajlamaya.

-Naber?
-Ne olsun valla. Senden naber?
-İyidir. Ya bir şey soracağım garip olmazsa. Ama ciddi bak
-Hayırdır, sor???
-Sen bana 50 ruble verdin mi?
-Ne 50 rublesi be?
-Ya verdin mi, vermedin mi?
-Ya neden sana 50 ruble vereyim saçmalama. Ne işim olur benim rubleyle. Sana neden vereyim?
-Hııı, oldu o zaman. Ben seni meşgul etmeyeyim. Byez

Bir yerden sonra sıkıldım, yazışmaları kısalttım. Zaten sosyal medyadan da söylendiğim için bütün bir dünya duymuştu

-Slm. Bana 50 ruble verdin mi?
-Kızım senin kesin ikinci bir hayatın var bak. Bir doktora git…

Neyse işte. Sorular, cevaplar hep aynı. Hepiniz aynısınız bunu da söyleyeyim. Ertesi gün benimle bu şekilde konuşan arkadaşlarımdan biri mesaj attı. “Düşündüm de ben vermiş olabilirim. Bana Rus arkadaşım vermişti sanırım. Ben de sana vermişimdir belki. Ama kesin değil”

Sonunu böyle bitiriyor

“Kesin değil”

Toplu bir hafıza kaybı… Ben yavaş yavaş bir şeyler hatırlıyor gibi oluyorum.

“Al senin olsun” diyor biri.
“Gerçekten mi? “diyorum.
Parayı veriyor.

Transsibirya yapmak istediğim için… Sanki…

Ama kim???

Neyse olay bundan bir adım daha aydınlanmıyor.  Arada çakal arkadaşlar “Ben verdim hihaho” gidi geyik yapıp kafamı karıştırıyorlar. Kimseye inanmamaya başlıyorum…

Herkes 50 Ruble muhabbetimden sıkılıyor. Ben onu uğur parası yapıyorum.

Hmmm yoktan var mı ettim, çok yoğun mu hayal ettim? Artık olayın aydınlanmasını da hiç istemiyorum.

AvrupaİtalyaKahraman DüdükÜlkeler

Bir aksilik çıkmazsa gelecek ay bu vakitlerde Venedik’te olacağım. Daha önceki yazılarımı okuyanlar bilirler 6 ay orada yaşamışlığım var. Uzuun zaman önce. Yıl 2004-2005. Şimdi size birkaç itirafta bulunacağım…

Ben Venedik’teyken birkaç büyük sergi ve kilise dışında hiç müzeye gitmedim. Venedik’in çevresindeki adalara; Murana ve Burano’ya gitmedim. Hemen dibindeki Romeo ve Juliet şehri Verona’ya gitmedim. Öğrencilerin akın ettiği Padova’ya gitmedim. Ufuk çizgisini görebildiğim bir terastan ve Venedik’in büyülü sokaklarından bir adım dışarı çıkmak istemedim. Kıpırdamadım. Ben ki “gezmek de gezmek” diye tutturuyorum, manyak manyak yazılar yazıyorum; sanki tatlı bir rüyanın içine girmişim gibi uyanmak istemedim. Şanssızlık bu ya, yakınlarımın hepsi zor zamanlar geçiriyordu. Sevgilim uzaklarda babasının kanseriyle cebelleşiyordu… Bense kahve, yemek kokuları ve bangır bangır çalan Leonard Cohen eşliğinde; daha yeni tanıştığım ama birden her şeyim haline gelen bir grup insana sarılmış oturuyordum. Konuşup… konuşup… konuşup… susmuştuk. Öyle bangır bangır eğlenceler düşünmeyin. Partiler, deli gibi tüketilen şaraplar, kahkahalar ve güneşin altında piknikler oluyordu elbette. Ancak yağmur, çamur ve fırtına eşliğinde melankolinin dibine vurduğumuz günlerin sayısı kesinlikle daha fazlaydı. Ve bunda garip bir huzur buluyorduk. Bir daha asla bulamadığım bir huzur. Sanki bütün duygularımız ortada dolanıyordu ve birbirimizi anlayabiliyorduk. Üzüntüler serbestçe dolaşıyor ve  paylaşılıyordu. Kim kime ne zaman el uzatması gerektiğini, ne zaman çekilmesi gerektiğini biliyordu. Şimdi düşünüyorum da galiba hayatımda ilk ve son defa yalnızlık duygum kaybolmuştu. Geceleri bekleyen gemilere bakıyordum ve onların nereye gittiklerini merak etmiyordum. Saatlerce bir meydanda taşa oturup insanları izliyordum ve insanları merak etmiyordum. Her şey fazla güzeldi ve içime çektiğim nefesten başka bir şey düşünemiyordum.

Ne bencil, ne iğrenç insanmışsın demeyin, bedelini ağır ödedim. Ve halen ödüyorum. Şimdi nasıl hissedeceğimi merak ediyorum.  Hiç ayrılmamışım gibi mi, yoksa çok değişmişim gibi mi? Bir yandan da düşünmeden edemiyorum; gezmeyi seven birçok insanın aksine, benim içimdeki merak belki de sadece bir huzur arayışı. Bulsam kıpırdamak istemeyeceğim… Belki… Belki de en başından Venedik’in bir parantez olduğunu bildiğim için parmağımı oynatmak istemedim. Belki orası benim hayatım olsaydı, oradan da kaçma planları yapardım.

Zaman zaman Lido sahilinden topladığım deniz kabuklarını kulağıma götürüp dinliyorum. Halen su sesi gelmesine şaşırıyorum…