Amerika KıtasıDominik CumhuriyetiDominik Cumhuriyeti-DTDünya TuruLatin AmerikaPeruPeru-DT

Ancak Peru’ya gitme fikri şu denizi rahatça geride bırakıp

yarı açık bir havalanından mutlulukla uçağa binmeme neden olabilirdi.

Doğrusu biraz korkunç bir uçuştu. Türbülanslıydı evet ama beni korkutan camdan dışarı baktığımda gördüğüm manzara oldu. Gece uçuşlarında aşağıda çakan şimşekler tam bir korku filmi havası veriyor. Hem çok etkileyici hem de besmele çektirici bir durum.

Vardık sapasağlam Lima’ya. İlk soğuk çarptı, sonra sis. Kalacağım hostelden karşılama istemiştim gecenin bir köründe ineceğim için. İlk defa hayatımda biri beni “Duygu Can” diye bir kağıtla karşıladı. İş adamı gibi hissettim. Bindik her tarafı dökülen arabaya. O İspanyolca konuştu, ben “si” “no” diye cevap verdim. Yavaştan çözeceğim bu dili kısmetse. Daha iyi anlar oldum ama hala Tarzanca konuşuyorum. Yerleştim Happy Up Guesthouse isimli hostele. Çok cici bir yer. Ama buranın Sultanahmet’ine uzak. Sahibi Ana hem çok hoş sohbet, hem de her konuda yardımcı oluyor. 1-2 hafta önce kırmızı saçlı bir Türk kız kalmış burada. Yer yokmuş koltukta yatmış. Onu anlattı bana. Bir Türk’le olan tek anısı olduğundan herhalde.

Lima’yı bu memleketteki turumu bitirdikten sonra dönüşte görmeye karar verdim. İlk iş Cusco’ya otobüs bileti almaya gittim. Ana “yürürsün” demişti. Gittim gittim, bir kadına sordum. Kadın beni minibüse bindirdi elimden tutup, hatta parayı da o ödedi. Öyle iyi insanlar. Sonra 3 kıza bir daha yol sorduğumda bir müddet benimle yürümekle kalmadılar, karşıdan karşıya geçme dersleri de verdiler. Sarılasım geldi. Üstün İspanyolcamla biletimi aldım.

Ardından da Peru’nun en önemli turistik faaliyetini gerçekleştirerek Inca Kola içtim. İlk yudumla çocukluğuma döndüm. Nedenini tam olarak bilmiyorum. Ama birkaç açıklamam var. Sanki Tipitip çiğnerken Çamlıca gazoz içerseniz böyle bir tat bırakabilir ağzınızda. Ya da bir önceki hayatımda Peruluydum. Zaten hiç yabancı hissetmiyorum burada. Çok garip. Evim gibi. Son açıklamam da Yerlilerin Türk olabilecekleri. Bu konuda çeşitli teoriler var zaten bildiğiniz üzere. Benim de alt bilincim kardeşlerimi bulduğu için seviniyor olabilir.  (Umarım kimse beni ciddiye almıyordur)

Ah bir de şu sis açılsa! Yıldızları görmek için sabırsızlanıyorum. Üniversite yıllarımda küçük bir şehirde oturmanın verdiği az ışık avantajı ve erkek arkadaşımın astronomi ve teleskop merakı sayesinde kafamı kaldırıp “Aha M21” diyebilecek gök bilgisine ulaşmıştım. İstanbul’da sema hep siyah olduğundan zamanla unuttum gitti. Ancak o zamanlar Avustralya’nın çölüne gidip Güney Yarım Küre gökyüzünü görmek en büyük hayalimdi. Bunca zaman sonra rafa kaldırmış olduğum bu dileği başka bir coğrafyada gerçekleştirebileceğimi Lima’ya uçarken fark ettim.

Cusco’da görüşmek üzere…

Amerika KıtasıDünya TuruLatin AmerikaPeruPeru-DTÜlkeler

Hayatımda ilk defa 22 saatlik bir otobüs yolculuğu yaptım. Cusco’ya doğru yola çıkmadan önce hosteldeki Fransız çift yanıma bolca yiyecek içecek almam konusunda beni uyarmışlardı. Ben de Kamboçyalılar gibi abartı bir torbayla gittim gara.  İyi ki de sözlerini dinlemişim. Bu arada taksi şoförü benimle derin muhabbetlere girdi.

“Ne güzel sen İspanyolca anlıyorsun, Amerikalılar, Almanlar geliyor hiç anlamıyorlar. Çok zor oluyor. Türkiye Avrupa’da değil mi? Almanya, Romanya, oralarda. Çok güzel. Ben de gitmek isterim. Sen Cusco’ya mı gidiyorsun? Bak şuraya da git, buraya da git. Ben turistlerin gelmesini çok istiyorum ama dikkat et. Kötü adamlar var. Kimseye güvenme. Bana söz ver, tamam mı?”

Valla ben sadece “si” “non” dedim yol boyunca. Bunları gerçekten doğru anlamış olabilir miyim bilmiyorum. Belki de Lima’ya döndüğümde buluşmak üzere sözleştik de haberim yok… Neyse uçağa biner gibi ilk önce valizlerimizi verdik, sonra pasaport kontrolünden geçtik Bir eleman da bizi kameraya aldı. 2. katın en önündeydi yerim. Çok da rahattı koltuk, neredeyse tamamen yatıyor. Yayıldım güzelce, başladık yolculuğa. “Tuvaletleri sadece çiş için kullanabilirsiniz, diğer ihtiyaçlarınız için şoföre söyleyin” diye birkaç kere tembihlediler. Keşke yolculuk öncesi avokado yemeseydim dedim kendi kendime. Ama bu durumu düşünüp yanıma muz, ekmek falan aldığım için kendimle gurur duydum. Nitekim bu yolda cırcır olmayı istemezsiniz. Otobüs 15 saat sonra 5 dakikalığına durdu çünkü sadece. Ve yolun çoğunluğunda da duracak bir yer olduğunu sanmıyorum. Neyse ilk 5 saat dümdüz gittik, sağımız çöl, solumuz çöl.  Arada okyanus kıyısından geçiyoruz. Film de koydular İngilizce, öyle geçti zaman. Akşam yemeği sırasında da Peru’nun güzellikleri ile ilgili bir belgesel izledik. Kadının biri kaplıcaların önünde soyunup çok seksi bir şekilde duş falan aldı. Bu ülkeyle hiç bağdaşmıyor.  Bu arada en önde oturmak güzel de, virajlara gelince biraz korkunç olmaya başladı. 17 saat hiç durmadan viraj var çünkü.  Bir de yükseklere çıkıyoruz tabii. Kusanlar oldu ama otobüsü durdurdular.  Sabah gözlerimi açtığımda yemyeşil tepelerin arasından geçiyorduk, arada da karlı dağ zirveleri. Otobüse bindiğime sırf bunun için bile değdi diye düşündüm. Sonra da yol kenarında köylülerin yiyecek sattıkları bir yerde mola verdik. Birden Nepal’de hissettim kendimi. O zaman çok garip buldum bu hissimi. Ama garip değil aslında. Çünkü inanılmaz benziyor insanların tipleri. Dağ başı bir de, pis ama aşırı tatlı çocuklar var ortalıkta… Müzikleri bile o kadar yakın ki… Ne alaka bilmiyorum. Inka kola içtikten sonra Peruluların aslında Türk olabileceklerini söylemiştim, Nepalli çıktılar.

Neyse çok uzattım otobüs kısmını. Vardık Cusco’ya.

İlk günüm hakkında çok fazla şey hatırlamıyorum. Yolculukla 3300 metreye gelmiş olmanın etkileri birbirine girince kendimi 90 yaşında akşamdan kalma bir teyze gibi hissettim. Çok acayipti. Hafif bir yokuş çıkınca bile nefes nefese kalıyorum. Ruhum da sanki bedenimden uzakta bir yerlerde gibiydi. Bu durumla baş etmek için koka çayı içip koka yaprağı çiğnemek gerekiyor dediler. Çaya vurdum kendimi. Bir de şekerlemelerinden aldım ama sevmedim. Şu anda kan testim yapılsa kokain çıkabilirmiş. Bilmiyorum tabii ne kadar faydası oluyor. Oda da nasıl soğuk. Bu millet pek ısıtma kullanmıyor anladığım kadarıyla. Ertesi sabah tanıştığım İngilizler durup durup “Bolivya’da amma soğuktu” deyince bundan sonraki planlarımdan tırsmaya başladım. Gittim kazak, eldiven, hatta battaniye tarzı bir olay aldım. Nasıl taşıyacaksam…

Bana çok ucuz gelmişti ama buranın standardına göre kazıklandığımı sonradan fark ettim. Neyse öğrendik neye ne kadar para vereceğimizi. Bir de Macchu Picchu turu ayarladım. Çok dolandım ama 50 dolar kar etmeyi başardım. Ne pahalıymış! Aslında zamanınız varsa kendiniz çayır çimen gidebilir, yürüyüşlerden birine katılabilir, ya da otobüsle 3 günlük tur alabilirsiniz. Ama ben hem Macchu Picchu’da tam gün geçirmek, hem de 2 günde bu işi bitirmek istediğim için yolculuğun bir kısmını dünyanın en pahalı treniyle yapmak zorunda kalacağım. Bu arada Macchu Picchu ismi Nepal’deki Machapuchare dağını ne kadar da anımsatıyor…

Bütün işlerimi hallettikten sonra fotoğraf makinemle Cusco’yu turladım. İlk günkü yorgunluğum geçti ama yine de akşam hostele nasıl döndüğümü bilemedim. Çok şeker bir kolonyal şehir Cusco. Buralara yakıştıramıyorum sadece bu yapıları. Sanki Alpler’de bir kasabada gibi hissettim. Neyse  kültür sanat haftasıymış sanırsam, her tarafta konserler, sokak tiyatroları falan var. Aslında vakit olsa hem yüksekliğe alışmak, hem de dinlenmek için uzun yolculuklarda 1 haftalık mola yeri olabilir bence. Fazla turist var ama merkezden azıcık uzaklaştığınız anda kayboluyorlar.

Yarın kutsal vadi ve Macchu Picchu turu… Bakalım İnkalarla aram nasıl olacak?

Amerika KıtasıDünya TuruLatin AmerikaPeruPeru-DTÜlkeler

Kutsal vadi ve Macchu Picchu turu için hazırım! Sabah gel sana biletleri verelim demişlerdi. Gittim. Benim turizm ajansı kapalı. Mal mal bekliyorum. Oradaki Fransız bir çifte sordum “Seni de mi unuttular” dediler. “Bilmiyorum ki” dedim. Bir de ucuza getirdim diye seviniyorum… Neyse 20 dakika gecikmeli olarak bir kadın geldi, tek kelime İngilizce konuşmuyor. Beni bir turist otobüsüne bindirdi alelacele. Program şöyle, ilk önce Kutsal Vadi’de dolanacağım, sonra trene binip Aguas Calientes’e gideceğim, orada turun ayarladığı bir yerde konaklayacağım, ertesi gün Macchu Picchu’ya giden otobüse bineceğim ve içeri gireceğim. Sonra da aynı şekilde geri döneceğim. Elimde sadece tren bileti. Sanmayın ki bir otobüs adam beraber yapıyoruz 2 günlük geziyi. Kutsal Vadi turu beni trene bineceğim yerde bırakacak sonra tek başımayım. Dedim bunlar kesin benim parayı attılar cebe.

Neyse başladık yolculuğa kırık dökük otobüste. Bir rehberimiz var. Kadının İngilizcesinden bir kelime anlamıyorum. İspanyolca açıklamaları takip etmeye çalışıyorum. Tur tam bir rezalet. Bir güne milyon şey sıkıştırdıkları gibi bir de alışveriş yapmamız için bazı yerlerde ekstra duruyorlar. Kuyumcuya bile soktular bizi de kaçtık hemen. Neyse turun önemli iki durağı Pisaq ve Ollantaytambo’ydu. Buralarda Inka kalıntıları bulunuyor. Gerçekten etkileyici.  Bir de bağlı oldukları aşırı sevimli köyler var.  Kesinlikle gitmeye değer.

 

Tabii bizim gibi 20 dakikada koca harabeleri gezmeniz beklenirse biraz sinir bozucu oluyor. Kutsal vadinin her köşesi muhteşem zaten, inanılmaz manzaraların arasından gidiyorsunuz yol boyunca. Neyse çok detaya girmeyeceğim.  Macchu Picchu’ya devam edecekleri Ollantaytambo’da bıraktılar. Bayıldım bu köye. Karşı dağda da bir yaşlı bir de genç adam suratı vardı. Çizilmiş gibi.

Çok turistik belki ama yerel halk kimseyi sallamadan devamlı ana meydanda parti havasında.

Bir ara fotoğraf çekmeye çalışırken müzikleriyle maskeli ve eşekli adamlar geldiler. Birden etraf birbirine girdi. Yanlarında da 6-7 yaşında ufaklıklar, dikkat dağılmışken ceplere dalmaya çalışıyorlar. Tabii onları engellemek için de polis koşuşmaya başladı. Neyse ben de cebimde bir el hissettim ama bir kuruşum yoktu zaten. Bütün gün çok kısıtlı zamanda dağ tepe çıkmaktan yorulmuşum. Bir teresa terleşip Perudaki ilk biramı ısmarladım. O sırada Amerikalı bir adamla tanıştım, Macchu Picchu konusunda beni aydınlattı. Ardından da tren ve Aguas Calientes…

Trenden inince şöyle bir pankart gördüm “Deohu Kan”. Dedim benim heralde. Öyleymiş. Beni bir otele yerleştirdi. Hem de oda sıcaktı! Bu haftaki tek sıcak odam… Sonra başka bir adam otele gelip pasaportumu aldı. Sabah 6’da da Macchu Picchu’ya otobüs ve giriş biletlerimi getirdi. Böylelikle 5:20 otobüsüne binip güneşin doğuşunu izleme şansımı kaybettim. Ama olsun. Gittim saat 7’de. Nefes kesici bir yer. Saatlerinizi oturup etrafı seyrederek geçirebilirsiniz. Yeşil dağlar arasında bir cennet.  Ölmeden önce yapılması gerekenlerden. Sanırım gezim boyunca en etkilendiğim yer oldu.

Tura rehber dahildi. 20 kişiyi şeker bir amca gezdirdi. 1400’lü yıllarda 50 senede yapıldığı tahmin ediliyor bu asil tapınak şehrinin. Ama ilginç bir şekilde daha inşaat halindeyken terk etmişler. Zaten yağmur ormanı orası. Hemen doğa kaplamış yapıların üzerini. Gizemli bir yer anlayacağınız. Halen tamamı temizlenmemiş durumda. 10 sene sonra giderseniz daha büyük bir alanı gezme şansınız olabilir. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Zaten o zamanlar nasıl bu kadar güzel şehir planlaması yapıyorlarmış, şimdi nasıl bu kadar çirkin şehirler yapıyorlar anlamak zor. Manzaraya baka baka, şaşıra şaşıra gezdik. İnkaların dili quechua. Hala yerli halk bu dili konuşuyor. Amerikalı bir kadın “İspanyolcaya benziyor mu?” dedi. Hayatımda duyduğum en saçma soruydu. Neyse bir de Cusco’dan lamalar getirmişler turistler eğlensin diye. Bir ara herkes harabeleri bıraktı, bu sevimli hayvanlarla oynamaya başladı. Benim de aram iyiydi kendileriyle o zaman.

Sonradan bozuştuk ama bir sonraki yazıda anlatacağım. Ne akla hizmet ormanın ortasında böyle bir yer yapmışlar diye düşünmeyin. Adamlar günde 1 kilo koka yaprağı çiğniyorlarmış. O kafayla uzaya gitmemeleri garip. Eğer giderseniz yapabileceğiniz 3 tırmanış var, Wayna Picchu (buna ilk gelen 400 kişi çıkabiliyor), Macchu Picchu dağı ve Güneş Kapısı. İlk 2’si tepelere çok dik tırmanış. Bir de uçurum kenarında buluyormuşunuz kendinizi. Ben tek başıma cesaret edemedim. Güneş Kapısına yürüdüm. Nasıl da sıcak! Neyse etrafa baka baka çıktım kapıya. Tam karşıdan bakıyorsunuz Macchu Picchu’ya. O zaman işte şehrin garip konumu daha bir kafanıza dank ediyor. 

 
 
Bir de tam harabelerin üstüne vuruyordu güneş. Uzun uzun oturdum, sonra inişe geçtim. Yeni trekking ayakkabıları almıştım dünyanın parasına. Küçük almışım sanırım. Nasıl baş parmaklarım acıyor. Dedim herhalde tırnaklarımı kaybedeceğim. Neredeyse gözlerimden yaş geliyordu. 45 dakikada çıktığım yeri bir buçuk saatte indim acıdan. Suyum da bitmişti. Suyu 3 dolara satıyorlar namussuzlar. Mutlaka yanınızda 2, 3 litre su ve yiyecek götürün.
 
 
İnanılmaz pahalı değilse. İçeri girdikten sonra çantanızı bırakabiliyorsunuz. Yanınızda taşımanız gerekmiyor.  Öyle saat 3 gibi otobüse binip Aguas Calientes’e geri döndüm. Yürüyemediğim için pek gezmedim. Çirkin bir şehir zaten. Tayvanlı bir kadınla tanıştım. Doğum günüymüş. Kendine hediye olarak Macchu Picchu’ya gelmiş. Takdir ettim. İyi fikir. Bana bundan sonra gideceğim yer olan Puna’da kalacak yer tavsiye etti. Sakız verdi. Türkiye’ye gelmek istiyormuş. Ben de evime davet ettim. Trende de yerimiz yan yanaymış şansımıza. Geldik Ollantaytambo’ya. Buradan otobüse bineceğiz. Bir yığın şoför ellerinde isimler. Ben kendi adımı göremedim. Sonra “Byrken Tan” diye bir isim gördüm. Ben olduğuma karar verdim. Öyleymiş. Döndüm Cusco’ya. Ertesi gün de sabahın bir köründe Puna’ya turist otobüsü.
Amerika KıtasıDünya TuruLatin AmerikaPeruPeru-DTÜlkeler

Puno – Cusco arası turist otobüsleri var. Bundan yol boyunca harabe olsun, müze olsun, kilise olsun, manzara olsun, değişik yerlerde dura dura gidiyorlar. Doğrusu beni kültürel aktivitelerden çok, bu aktiviteleri yapmak üzere durduğumuz köylerin sokaklarında dolanmak mutlu etti. Bir de 4300 metrede karlı dağlara bakıp fotoğraf çekmek çok keyifliydi.

İnkalar vakti zamanında dağlara insan adıyorlarmış yalnız. O dağlarda hala bulunmamış donarak mumyalanmış bedenler var büyük ihtimalle. Böyle şeyler düşünmek biraz ürkütücü oluyor. Neyse ben öğle yemeğini anlatmak istiyorum izninizle. Tura yemek dahildi. Güzel değildi tabii ki ama bahçesinde lamagiller koşuşturuyordu. Bunlar böyle koyun gibi gözüküp aniden panter gibi koşabiliyorlar ya sanki genetik bir hataları varmış gibi geliyor bana. Bir tane genç lama vardı. Çok meraklı, çok tatlıydı. Neyse ben de yemeği bırakıp bahçede onlarla oynadım hep. Sonra bir kadın “Fotoğrafını çekeyim mi?” dedi. “Olur” dedim. Tam fotoğraf çekilirken hayvan dönüp tükürdü.

 

Küstüm  ben de. Lokantaya geri girip koka çayı içtim. O sırada çalgıcının biri para toplamaya başladı. Dinlememiştim müziklerini ama 1 lira  verdim yine de. Tam yakışıklı bir Kızılderili tipi vardı çünkü. Türk olduğumu öğrenince “Fenerbahçe ve Galatasaray süper takımlar” dedi. Türkiye’yi övdü bana. 50 kuruş daha kazandı böylelikle.

Puno’ya 5 gibi vardık. Tayvanlı kızın söylediği pansiyona gittim. Tam ana caddenin üzerinde. 35 soles dedi adam. Arkadaşım 15’e kalmış burada diye salladım. 20 soles o zaman dedi. İyi dedim. Sıcak suyu vardı hiç olmazsa ama ısıtma yok tabii ki. Hemen gidip 2 günlük Titikaka gölü turuna yazıldım. Titikaka üzerinde yolculuk yapılabilen en yüksek göl. 3800 küsür metrelerdeyiz. Akşam köylülerin evinde konaklıyorsunuz. Lonely Planet’te köylülerin hakkını yemeyen tur operatörlerinin isimleri vardı. Onlardan seçtim. Siz de en ucuzunu seçmeyin. Ya kendiniz gidin ya da turların köylüleri iyi para verdiklerine emin olun. Gezgin olmak iyi de, gidilen yerlere zarar vermemek gerek. İşlerimi ayarladıktan sonra yemeğe gittim. Yanıma Çinli Amerikalı çok tatlı bir çift oturdu. Yolculuktan konuşurken Nazca çizgilerini gördünüz mü dedim. Bilmiyorlarmış. Birden cazip geldi. Apar topar kalkıp otobüs biletlerini değiştirmeye gittiler. Öyle hayatlarında ufak bir değişikliğe vesile oldum. Umarım pişman olmazlar.

Neyse sabahın bir köründe bindik motora Titikaka gölü gezintisi için. Çok tatlı bir rehberimiz vardı. (Tur genel olarak iyiydi, bu sömürmeye yönelik toplu otobüs turlarından bayağı nefret ediyorum çünkü.) İlk önce insan yapması ada ziyaretlerinde bulunduk. Tayland ve Kamboçya’daki yüzen evlerden sonra yüzen adalar. Bastığınız yer yumuşacık.  Çok turistik ama yine de ilginç.

Adaları nasıl yaptıklarını anlattılar. Her zamanki gibi bir şeyler satmaya çalıştılar. 5 soles’e kolye aldım Bu da okul…

Ardından 3 saat tekne ve akşam kalacağımız Amantani adası. Bu sırada Hintli bir arkadaş edindim. Ülkesini övdüm kendisine. O yüzden sevdi beni. Neyse adada köylüler karşıladılar bizi.

Brezilyalı bir kızla bir eve yerleştik. Kızın İngilizcesi ve Fransızcası benim İspanyolcamdan çok az daha iyi. Tarzanca anlaşmaya çalıştık. Ailemiz çok şekerdi. Et yok zaten adada. O yüzden balık yiyen tür vejetaryen herkes. Bizi sebze ve pirinçle beslediler. Parmak şeklinde patates/havuç arası bir sebze yetişiyormuş. Ondan yedik. Güzeldi gayet. Odamız da büyük ve rahattı. Elektrik 8 sene önce gelmiş. Ama sadece 3 ampul var başka hiçbir şey yok. Ona da şükrettik. Yemekten sonra adanın tepesindeki tapınaklara tırmanıp güneşin batışını izlemek vardı programda. 4200 metreye nasıl da dik bir tırmanış… Vücudum yorgun hissetmiyor ama nefes alamıyorum. Gebere gebere çıktık tepeye. Güneşi batırdık.

Sonra da adada hiçbir aydınlatma olmadığı için koşa koşa hava iyice kararmadan indik. Hava da buz kesti. Akşam yemekten sonra eğlence var dediler. Hepimize yerel kıyafetler giydirdiler. Kotların falan üstüne palyaço gibi oluk. Sonra da 2 floransanlı bir yerde halay çektik. O yükseklikte bir de hopladık zıpladık. Ardından da benim ailenin annesi herkes otururken beni dansa kaldırdı.

Eğlence oldum millete. Bira falan çok sıcaktı. Zaten gebermişiz. 10 olmadan uyuduk  buz gibi odamızda. Bu arada yıldızlar… İnanılmaz bir gökyüzü vardı. Brezilyalı kız da anlıyormuş bu işten, bana Güney Haç yıldızlarını gösterdi. Hayran hayran baktım. Bir dileğim daha gerçekleşmiş oldu.

Ertesi gün de sabahın bir köründe uyandık. Nasıl huzurlu bir ortam, nasıl temiz bir hava, nasıl güzel bir manzara…   Kahvaltı biraz zayıftı ama olsun. Yanımızdaki meyveleri tükettik sonra da motora binip Taquile adasına yollandık. Burada da tepeye doğru bir tırmanış var ama öbür taraftan sonra kolay geldi. Manzaraya doya doya çıktık.

Festival varmış. Meydan da müzik çalıp dans ediyorlardı. Burada herkesin kıyafetinden medeni halini anlayabiliyorsunuz. Huzurluydu çok. Puno’dan günübirlikçiler gelmemişti henüz.

Keyiflendik. Sonra alabalığımızı yiyip bilmem kaç yüz merdiven inip Puno’ya dönüşe geçtik. Teknede bu adalarda yaşamak nasıl olurdu diye düşünmeden edemedim… Neyse sade bir yaşam seçersem bir gün bu 3800 metrelerde olmayacak ama o kesin.

Bundan sonraki planım La Paz’a gitmekti ama vazgeçtim. İnanılmaz bir yorgunluk ve baş ağrısı çöktü üstüme. Bolivya’yı istediğim gibi turlayacak vaktim olmadığı için Laos gibi bu ülkeyi de bundan sonraki ilk yapılacaklar listesine attım. Puno’da bir gün daha geçirip Arequipa’ya gitmeye karar verdim. Puno pek güzel bir şehir değil. Şimdi bu ülkede bir İnka öncesi medeniyetlerden kalma kalıntılar var, bir İnka yapıları var, bir İspanyolların her şeyi yok ederek yaptıkları kolonyal binalar var, bir de yeni yerleşimler var. Dönemin İspanyollarına devamlı sövüyoruz elbette ama güzel şehirler yapmışlar. Yeni yapılar inanılmaz çirkin. Çoğu tuğla halinde, tepelerinden teller çıkıyor. Binalar bitince daha çok vergi ödemeleri gerektiği için bitirmiyorlarmış. Neyse Puno da genel olarak böyle bir yer. Ben de tavsiye üzerine 3 saatlik Sillustani mezarlıkları turuna katıldım. 3 ayrı medeniyetin önemli şahıslarının mumyaları var bu mezarlarda. İlginçti, vaktiniz olursa gidin. Bir de İnka takvimi var taşlardan yapılma. Orada pozitif enerji olduğu iddia ediliyormuş. Dünyanın her tarafından insanlar gelip meditasyon yapıyorlarmış. Manzara tek kelimeyle muhteşemdi… Aslında böyle güzel yere ne mezarlık yapıyorsun, bir çay bahçesi aç, biz de keyiflenelim.

O akşamı da Puno da geçirdim. Sırada Arequipa…

 

Amerika KıtasıDünya TuruLatin AmerikaPeruPeru-DTÜlkeler

Sabahın bir köründe bindik halk otobüsüne. 2 katlı falan, görüntüde fena değil. Neyse yaklaşık 10 turist ve köylüler. Başladı yolculuk, 5 dakikada bir duruyoruz, dolmuş mübarek. 2. kattayım ben, yanımda ayakta yolcular var. Bu arada devamlı birileri yiyecek içecek bir şeyler satıyor. Uyumamak, çantalara iyi sarılmak gerek. Derken adamın biri bindi, kitap satıyormuş. Tam 45 dakika boyunca konuştu. Eskiden özellikle ada vapurlarında çok olurdu böyle muhabbetler. Ama burada kaçacak bir yer yok. MP3 çalar hayat kurtarıyor böyle durumlarda. Bu arada nasıl havasız, nefes alamıyoruz. Çok da viraj var. Sonradan öğrendim ki bu yol Peru’nun en tehlikeli yolu olarak kabul ediliyormuş 4500 metrelerde seyrettiği ve şoförü çok yorduğu için. Bir de yükseklik eklenince bizim içimiz dışımıza çıktı tabii… Kafam yine iyi olmuş biçimde indim otobüsten.

2400 metredeyiz bu arada. Deniz seviyesinden gelen adam biraz yorgun hissedebilir ama ben enerji doldum. Tatlı bir hostele yerleştim. Boşmuş. 10 dolara 4 kişilik, sıcak duşu ve bir yığın battaniyesi olan bir  odada kaldım. Bu eski kolonyal binalardaki hosteller çok hoşuma gidiyor. Ortasında avlusu oluyor çünkü. Güneş de vurunca, insan keyiflenerek hamakta veya şezlongda bezebiliyor.

Arequipa’ya “beyaz şehir” diyorlar. Binalar beyaz bir volkan taşından yapılmış. Cusco’dayken Alplerde hissetmiştim, burada da sanki güney İtalya veya Yunanistan’ta bir kasabadayım gibi geldi. Güneşte yürürseniz ve güneş gözlüğü takmazsanız gözlerinizi açamıyorsunuz. Pek yağmur yağmıyormuş bu şehre zaten. Gökyüzü hep mavi. Güneşte hava 30, gölgede 15 derece. En iyisi sıkça karşıdan karşıya geçmek. Bu arada şehrin sevimliliğine aldanmayın. Meksiko  gibi “kidnap express” taksileriyle ünlüymüş burası da. Sizi kaçırıp ATM kartınızla para çekmenizi istiyorlar. Günlük limit dolayısıyla da bazen birkaç gün tutabiliyorlar. Polisin de mafyayla çalıştığı bir ülkede güvenliğinizi kendiniz sağlamanız gerekiyor. Bir de üzerinize birisi tükürür, biri eşyasını düşürür veya sizi çağırırsa, durmayın. Sakince yürümeye devam edin… “Şştt yavrum” ve “Signorita”lara da kular asmayın sakın…  Aman dikkat.

Şehrin en güzel tarafı deli gibi turist olmamasıydı. Bir de tepesi karlarla kaplı volkan manzarası var her yerden. İnsanın yaşadığı yerde ya uçsuz bucaksız deniz ya da karlı dağ zirveleri olmalı gerçekten.

Ulaşılamayacak bir yere bakmak insanı hayal alemine itiyor. Hem ne kadar küçük olduğunu hatırlatıyor hem de daha ileriye gitme azmi veriyor… Aslında Arequipa’ya gelenlerin asıl amacı Colca Kanyon’una gitmek oluyor genelde. 2 günlük sırf otobüs veya 3 günlük trekkingli geziler var bu dünyanın en derin kanyonuna. Ben bu turlardan çok sıkıldığım ve dağ tepe tırmanmaktan yorulduğum için katılmadım.

Bu şehirde yapılması gereken önemli 2 faaliyet var. Birincisi Santa Catalina Manastırına gitmek. Şehrin içinde şehir deniyor burası için.  Öyle gerçekten. Kocaman, sokak sokak…

Rahibelerin iç dünyasına bir yolculuk. Çok güzel börek çörek yapıyorlarmış eskiden. Ben de orada kalsam ben de yaparım… Nasıl vakit geçer değilse? Kağıt bile oynamıyordur bunlar.  Dua et, dua et, nereye kadar… Bir de her yerde acılar içinde İsa heykelleri/resimleri var. İçi kıyılır insanın…. Ama avlular çok güzel gerçekten. Özellikle mavi duvarlı kısımları çok hoşuma gitti. Biraz oturup tadını çıkarttım.

Öteki faaliyet ise Santuarios Andinos müzesine gitmek. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim üzere İnkalar Tanrılara çocuk adıyorlarmuş. Çünkü o muhteşem karlı dağ tepesi her an patlamaya hazır olan bir volkan. Deprem de sık sık oluyor (Ben Arequipa’dan ayrıldıktan 2 gün sonra da 6 şiddetinde deprem oldu bu arada) Tanrıları mutlu etmek gerek ki böyle kızıp saçmalamasınlar. Ölüme giden çocukların da Tanrı mertebesine yükseleceğine inanılıyor. Onların da bu yüzden durumdan mutlu oldukları düşünülüyor. Meksika’da Mayaların oynadığı bir oyunu görmüştük. Kazanan Tanrılara kurban ediliyordu. Aynı mantık işte. Yine de ne kadar çok korkuyorlardır…

Neyse bu müze çocukların 6000 metre yükseklikte bulunuşları ve tahminlere göre İnka törenlerinin nasıl yapıldığı konusunda aydınlatıyor gelenleri. Şimdiki ekipmanla bile o yüksekliklere, o soğukta çıkmak bu kadar zor ve tehlikeliyken, tüm kabile ufacık çocuklarla 2-3 aylık yürüyüşlerin sonucunda nasıl tepelere varıyorlarmış anlamak çok zor. Neyse ki mor mısırdan yapılan bir İnka içkisiyle kafayı buluyorlarmış. Bir de koka yaprakları… Müzede ayrıca çocuklarla beraber bulunan diğer adaklar (çanak, çömlek, heykel, battaniye vesaire) da sergileniyor. Oraya giderseniz çocuklardan bir tanesini görme imkanınız var. Hangisi olduğu şansınıza. Eksi bilmem kaçlarda kalan ölü bedenler pek de bozulmamış. Ama bizim gördüğümüzün mezarı kırılıp düştüğü ve yüzü güneş gördüğü için gözleri yoktu mesela. Bu arada altın gümüş falan da koyuyorlarmış mezarlara. O yüzden bazılarının kafataslarında şimşek delikleri varmış… Neyse biraz korkunç bir deneyim. Fotoğraf çekmeye izin vermiyorlar. Ama o dönemin insanını o kadar çok kınamadım. En azından çocuk için de iyi olacağına dair inançları varmış. 

İçinizi yeterince sıktıysam başka bir konuya geçelim. buraların en meşhur yemeği “ceviche”ye. Çiğ balık ve soğan, bol limonlu aşırı lezzetli soğuk bir çorbanın içinde yüzüyor. Muhteşem bir olay. Yazarken ağzım sulandı. Yarın öğlen yemeliyim. Tabii adı sanı duyulmuş yerlerde yerseniz daha iyi olur. Çünkü bir levrek boyutunda hayvanı löp löp indiriyorsunuz mideye… Ardından da pisco sour çekersiniz. Pisco üzümden yapılan bir likör. Sour olunca da içinde limon, üstünde de yumurtanın beyazı var. Bu adamların mutfak çok başarılı. Azıcık paraya kıydınız mı manyak tabaklar koyuyorlar önünüze. Para dediğim de 10-15 TL yanlış anlamayın… Değilse tavkçu var bol bol. Sebze çorbası – Tavuk – Pilav – Tatlı 5-8 TL arası bulmak mümkün.

Arequipa miskinlik için iyi bir durak… Kiliselere girip çıkıp meydanlarda pinekleyerek geçti geri kalan zamanım.

Hostelde İngiliz bir aileyle tanıştım. Öyle sanıyorum ki biri 13 biri 7 yaşlarında 2 çocukla 10 aydır dünya turu yapıyorlarmış. Hayran hayran baktım. “Okul” falan dedim. Matematik ve İngilizce derslerini kendileri veriyorlarmış. Başka bir şeye vaktimiz olmuyor dediler. “Yolda çok daha fazlasını öğrenmişlerdir” dedim. Güldüler. Sene de kaybetmeyeceklermiş. Bizim de eğitim sistemimiz böyle esneklik sağlayabilse keşke. Ne diyorum ben ya, sanki bütün diğer problemler çözülmüş gibi… Gün geçtikçe daha kötüye gitmiyormuş gibi… Her neyse politik konulara girmeyeyim… Otobüse bineyim. Yolculuk “Tanrıların Arabaları”na…

Amerika KıtasıDünya TuruLatin AmerikaPeruPeru-DTÜlkeler

Yarım yamalak uyuyabildiğim bir otobüs yolculuğundan sonra saat 6:30’da Nazca’ya ulaştık. Nazca çölün ortasında ufacık, pek de sevimli olmayan bir yerleşim. Ancak Nazca uygarlığı – ya da uzaylılar – dünyanın en gizemli sanatını icra etmişler vakt-i zamanında burada. Herhalde bir çoğunuz Erich Von Daniken’in uzaylıların varlığını kanıtlamaya çalıştığı  “Tanrıların Arabaları” adlı kitabını duymuş ve kumun üstündeki dev çizimlerin fotoğraflarını görmüştür. Ben de gidip bir bakayım, bu durumun ardındaki gizemi çözeyim dedim. Bu düşüncelerle otobüsten inip havalanına gitmek üzere taksiye bindim. Ben oturur oturmaz öne de bir adam bindi. Bu memlekette taksi işinden tırsıyorum zaten. Hemen “Hey nooluyo” falan oldum.  Adamla şöyle bir muhabbet yaşadık…
– Havalanına mı gidiyorsun?
– Evet
– Kapalı ama çok erken, hava da puslu
– Olsun havalanına gitmek istiyorum
(Bu arada taksi U dönüşü yapıyor)
– Bak Nazca Lines’ın saat 8’de uçuşu var, benim ofis de hemen şurada.
(Ofisin önünde doğru ilerliyoruz)
– İnmek istiyorum (şeklinde bağırmaya başlıyorum)
– Havalanına mı gitmek istiyorsun?
– Hayır, inmek istiyorum.
– Peki
Taksi’den kendisi iniyor ve havalanına gidiyorum. Bunları yazarken bir daha sinirlendim. Nasıl bir satış taktiğidir bu. İçimden bir güzel küfrettim. Aslında diğer turistlerle taksi paylaşırdım normalde de bir tuvalet kuyruğu nedeniyle geç kalmıştım. Çok olağan bir olaymış bu. Sakın bu dolandırıcıları dinlemeyin. 2 liraya havalanına gidiyorsunuz taksiyle. Orada da istediğiniz havayolunu seçebilirsiniz. Havalanı açık olduğu gibi sabah uçuşları daha yumuşak oluyormuş…

Neyse  havalimanı bir salon büyüklüğünde zaten. O sırada Avustralyalı bir çocukla tanıştım. Beraber pazarlık etmeye başladık. 80 doların altına inen olmadı. Devamlı uçak düşüp durduğu için yeni uygulama başlatmışlar, 2 pilot biniyormuş. Biri aniden kalp krizi geçirirse diye herhalde… Bir de uçaklar bakımdan geçmiş sözüm ona. İnanırsanız…  Yine de Peru’da gece otobüsüne binmekten çok çok çok daha güvenli. Daha önceden araştırıp teknik sınavı geçmiş havayollarını tercih edin. Ya da bizim gibi kalabalığı takip edin…
Bindik şu uçağa 6 kişi, 2 de pilot.

Sıkış tıkış. Taktık kulaklıkları. Önümüzde plastik torbalar. Başladık yükselmeye. Pilot aynı zamanda rehberimiz. Uçuş şöyle gerçekleşiyor. Pilot “Solda maymun var” diyor, uçağı sola yatırıyor. (Maymun belli olsun diye fotoğrafın rengiyle oynadım)

Sonra keskin bir dönüşle sağa yatırıyor ki herkes görebilsin. Bu arada kahvaltı etmiş olanlar torbaları kullanıyorlar. Bana bir şey olmaz diyordum ama bütün gücümle çizgileri görmeye çalıştıysam da fotoğraf işine çok konsantre olamadım. Fenalaşıyor insan. Hepimiz aynı durumdaydık. Arada bir de türbulansa girdik. İyice başımız döndü. Neyse gelelim çizgilere. Evet uzaylılar var… Maymunu, eli kolu bir kenara bıraktım da, geometrik şekiller, oklar falan çok garip.

Sanki bir mesaj verilmeye çalışıyormuş gibi gerçekten. Dominik’te yerlilerin mağaralara yaptıkları çizimler de bana E.T’yi hatırlatmıştı zaten. İstanbul’a döner dönmez Tanrıların Arabalarını okuyacağım… Saadettin Teksoy ne yapıyor acaba… Benimle röportaj yapmak isterdi eskiden olsa…

İndikten sonra 20 dakika falan oturup kendime gelmeye çalıştım. Sonra da Nazca’da daha fazla oyalanmadan otobüse binip Ica’ya doğru yola çıktım. Yine halk otobüsü, yine yanıma bacaklarını bir kilometre açarak oturan hayvan bir adam. Hindistan’da, Tayland’da, Kamboçya’da bu halk otobüsü yolculukları bana eğlenceli geliyordu da, burada sosyete otobüslerinden şaşmamaya karar verdim… Bir parçacık şımarıklığım da olsun artık.

Amerika KıtasıDünya TuruLatin AmerikaPeruPeru-DTÜlkeler

Ica’ya varır varmaz otobüsten kurtulmanın verdiği mutlulukla her turistin yaptığı gibi bir taksiye atlayıp 5km uzaklıktaki Huacachina’ya gittim. Huacachina vahanın tam tanımı. Çölün ortasında ufak bir göl ve çevresinde ağaçlar düşünün. Ya da düşünmeyin şu fotoğrafa bakıp googlelayın.

Çok etkileyici, çok huzurlu bir yer. Etrafında da kum tepeleri var. Elbette gölün çevresi otellerle dolmuş. Oda fiyatları yüksek olmasa da yemek içmek biraz pahalı…

İlk gün biraz sersemdim. Gece otobüs yolculuğu sabah Nazca uçuşu, sonra bir daha otobüs derken yerimde sallanıyordum. Biraz gölün kenarında yayıp güneşin batmasında yakın da kum tepelerine yürüdüm. Güneş ve rüzgarın ortak performansı kumun üstünde hipnotize edici bir gösteriye dönüşüyor. Bu arada Ica’dan gelen günübirlikçi gençler futbol oynamaya, bazı turistler ve çocuklar sandboard çalışmaya, romantik çiftler güneşin batışına hazırlanmaya başladı. Arada bir de “dune buggy” denen ve kum tepelerinde akrobatik hareketlerle gezinen araçlar göze çarpıyordu uzaklardan.

Huacachina’nın en büyük eğlencesi bu zaten. 2 saatlik turlara katılıp hem “dune buggy”lere biniyor hem de sandboard deniyorsunuz. Ben bu işi bir sonraki güne bırakırken sabah 6:30 için de Paracas – Islas Ballestas turu ayarladım.

Bu arada yola çıktığımdan beri Huacachina gibi büyülü azma mekanlarında İsrailli gençlere rastlıyorum. Ama 3-5 tane değil, bir kaç otel dolduracak kadar. 3 sene askerlikten sonra böyle uzaklara gelip deliriyorlar. Bir de çok Fransız vardı burada. Neyse Paracas’a dönelim.

Paracas Ica’ya 1 saat uzaklıkta ufak bir sahil kasabası. Pelikanlar ve kazık balık lokantaları karşılıyor sizi. (Aslında ilk planım Pisco’ya gidip oradan Paracas’a geçmekti ama Pisco için pek tekin değil dediler. Şehrin %80’inin yerle bir olduğu 2007 depreminden sonra kendine gelememiş.) Buradan fakirlerin Galapagos’u olarak tabir edilen Islas Ballestas’a doğru motorla yola çıkıyorsunuz. İlk önce yine Nazca çizgileri gibi gariplikler karşılıyor sizi. Sonra bin bir çeşit kuş, çok kötü bir koku (onca kuş ihtiyacını gideriyor tabii), penguenler

ve deniz aslanları…

Yaz aylarında daha güzel oluyormuş aslında. Neyse biz gördüğümüzle yetindik. Bu arada şapkanızı unutmayın, her an kafanızı bir “şans” düşebilir. Oh mis gibi de kokarsınız. Adaya sadece hayvanların üremesi ve korunması için çalışan insanlar ayak basabiliyor. Turistler uzaktan bakıyorlar. Bu da iyi bence. Gerçi motor da iyi kirletiyordur denizi ya neyse…

Ardından plajda serbest zaman verdiler bize. Kumsalda otururken 2 balıkçı bir pelikan beslemeye başladı.  Amaçları benim fotoğraf çekmemi sağlamak ve para istemek. Çektim ben de. Yardımım olsun. Balık yokmuş pek bu aralar…

Sonra Huacachina’ya geri dönüş. 25 soles’e de dune buggy ve sandboard turu ayarladım. Güneş etkisini kaybetmeye başlayınca doluştuk şu araca.

Zaten tüm turlar aynı anda hareket ediyor. Kalabalık bir biçimde başladık tepeleri tırmanmaya. Benim kemere de 3 tane ben sığarız. Amanın nasıl bir olay bu! Sanki roller coaster yapıyoruz ama çölün ortasında uyduruk bir aracın içindeyiz. İnanılmaz eğlenceli. Tepeleri tırmanırken aşağı inişin ne kadar dik olacağını göremiyorsunuz. Kalbiniz çarpıyor. Sonra manyak gibi sağa sola kırıyor. Bazen biraz uçuyorsunuz. Çığlık çığlığa tabii herkes. Bizim şoför ekstra manyak çıktı. Diğer araçtakiler söylediler bunu. Değilse nereden bileyim. Bir kere de kaza yapıyorduk ama iyi fren yapıyormuş yokuş aşağı giderken bile bizim buggy. Bu işi Huacachina’da denemek isteyen arkadaşlara hatırlatma, hiçbir güvenlik önlemi alınmamış durumda ve sonradan öğrendiğime göre ölümcül kazalar da oluyormuş. Eh adrenalin de tavan yapıyor haliyle. Deli gibi kahkaha attım. Bir daha olsa yine yaparım kesinlikle. Neyse arada fotoğraf molası verdik, sonra da sandboardlar çıktı ortaya. Bizim şoför bir şey öğretmedi, ama ciddi ders de alabiliyorsunuz. Tepeler dik, ben de dahil olmak üzere çoğunluk sandboardun ayak kısmından tutunup göbek üstü yatarak kaydı. Böyle daha hızlı gidiyorsunuz bu arada. Hele en son kaydığımız yer ciddi yüksek ve dikti.

Bizim gruptaki kızlardan biri ne kadar hızlı gidiyor diye düşünürken Arequipa’da tanıştığım İngiliz aile yanaştı yanıma. Ufaklık panik halindeydi, haklı. Ben “Bismillah” deyip attım kendimi. Bazıları kenardan bir yerden iki kademeli inmeyi, bazıları yürümeyi, bazıları da araçla ilerlemeyi tercih etti. Aşağı inince benim hızlı kayıyor dediğim kızın 2 takla attığını öğrendim. Bu da pek tekin bir olay değil. Çoğu kişi bittiğine seviniyordu, ben üzüldüm. Yine çığlıklar içinde, her tarafımız kum döndük otele. Pek fotoğraf çekemedim, çekmeye çalışanların da makineleri sizlere ömür oldu kumdan.

Huacachina ufacık yer. Yürürken sağdan soldan bütün çalışanlar “Hey Turquia” diye muhabbete girmeye başladı. Adımı öğrenemiyorlar tabii. Meksika’da adamın biri bana Didi adını takmıştı. Kullanma vakti geldi belki de. Neyse baktım muhabbet vıcıklaşmaya başlıyor, gitme zamanımın geldiğine karar verdim. Ver elini Lima…

Amerika KıtasıDünya TuruLatin AmerikaPeruPeru-DTÜlkeler

Topladım pılımı pırtımı. Her çantayı yapışımda Cusco’dan donarak aldığım battaniye büyüklüğündeki şala küfrediyorum. Bindim taksiye, Ica’ya gidip Lima’ya otobüs bileti aldım. Biraz zamanım vardı, yerel halkın ilgi dolu bakışları arasında o sokak senin bu sokak benim yürüdüm. Pek turist dolanmıyor burada, daha çok iki otobüs arası bekleme salonlarında oturuyorlar. O yüzden de garip geliyor sanırım insanlara. İlginç bir yer de değil.  Neyse bindik gittik.

Lima’ya girerken hava kararmaya başlamıştı. Zaten puslu etraf. Çölün üzerinde bir oda büyüklüğünde evler var ara ara. Gittikçe sıklaşıyor. Kendimi Amerikan bilim kurgu filminde gibi hissettim. Uzaylılar dünya nüfusunun %98’ini öldürmüşler, %2’sini de deneysel amaçlı bırakmışlar sanki.  Uzaylı kısmı belki Nazca’dan aklımda kalmış olabilir. Çabuk etkileniyorum.

Lima’da Miraflores denen bölgede bir hostele yerleştim. Şimdi şöyle anlatayım, hosteller iki alanda yoğunlaşmış durumda. Biri Lima’nın Sultanahmet’i olan şehir merkezi, öbürü de Etiler’i olan Miraflores. Sultanahmet kısmı için geceleri Tarlabaşı gibi oluyor dediler, ben de tercih etmedim. Zaten akşam hayat Miraflores’te akıyor. Gecenin bir köründe bile ana caddelerde rahatlıkla dolanabilirsiniz. Çok kalabalık zaten hep. Sokaklar kafeler, lokantalar ve bilindik bilinmedik bir yığın mağazayla dolu. İçinde yürüdükçe Etiler’den çok Fenerbahçe-Suadiye arasını hatırlattı bana gerçi. Kaldırım vardı doğru düzgün, ondan olabilir. Evde gibi hissettim kendimi. Peru’da olduğunuzu unutmak çok kolay zaten. İnsanlar beyazlaştı. Turist de bol ama yerli halkın rengi açıldı burada. Kıyafetler “cool”laşmaya, atkılar boyna entelektüel bir havayla atılmaya, bebekler örtü altında emzirilmeye başlandı. (Genelde sokak ortasında açık bir şekilde yapıyorlar emzirme olayını. Pek dikkat bile etmemiştim aslında, ta ki unutmak istediğim bir sahne görene kadar. Kadın ayakta, çocuk da ayakta süt emiyor. İnsanların boyunun çok kısa olduğunu unutmayın tabii. Çocuk da 3-4 yaşındaydı tahmin ediyorum. Pek bakamadım)

Neyse Miraflores’te bol bol ceviche yedim (Arequipa yazıma bakabilirsiniz). Deniz ürünlüsünü de denedim ama balıklısı daha güzel. Sonra sahile gittim. Miraflores okyanus kenarında olmakla beraber 70 metre yükseklikte. Ucuna gelince aşağı bakıyorsunuz, uçurum. Bu durum da yamaç paraşütçülerini mutlu ediyor. Hava iyiyken tepede 6-7 tane görebiliyorsunuz. Sahil boyunca sanki dibinize konacaklarmış gidi yakında geçip duruyorlar. Uzun uzun izledim onları.

 

60 dolara profesyonel birisiyle 10 dakika deneyebiliyorsunuz. Yapmayı aklıma koydum ama şimdi anlatacağım beklenmedik nedenlerden dolayı fırsat olmadı. İçimde kaldı, en yakın zamanda deneyeceğim. O kadar huzurlu gözüküyorlardı ki! . Lima’nın tek güzel yeri bence. Parklar, okyanus sesi, uçan adamlar… Bir de mango mojito yuvarlayın. Mis…

Neredeyse şehir merkezini görmeden Lima’dan ayrılıyordum. En sonunda kazık olmasına rağmen San Francisco Manastırı gezisini de içeren bir otobüs turuna yazıldım. Miraflores’ten çıktığımız andan itibaren insanların rengi koyulaşmaya, boyları kısalmaya, etraf kirlenmeye, fakirlik kendini hissettirmeye başladı. Bu ten rengi ayrımı çok dokundu bana. Latin Amerika bu konuda ABD’den daha ırkçı gözüküyor dışarıdan. 

Şehir merkezi de fakir. Kolonyal binalar her yerde. Bazıları kırık dökük… Miraflores’in zenginliğini biraz buraya kaydırsalar diyor insan. Neyse binaları meydanları tanıya tanıya geldik Manastıra.

Mutlaka ziyaret edin bu mekanı. Hafif Harry Potter vari bir yer. Kütüphanesini görünce ağzımı hayranlıktan kapayamadım bir türlü. Aslında öyle çok büyük de değildi ama sanki çok sihirli bilgiler içeriyormuş, her an gizli bir bölme açılıp 1600’lü yıllardan kalma bir amca karşınıza çıkıverecekmiş gibi geliyor. (Yani bana öyle geldi) Neyse sonra mezarlar var burada. Biraz klostrofobik bir mekanda bir yığın iskeletin yanından geçiyorsunuz. Bir odada tam bir insan iskeleti var. Diğer toplu mezarlarda ayırmışlar kol bacak kafatası olarak. Yuvarlak alanlarda da dizayn yapmışlar resmen. İşte ortaya kafatasları, sonra onları çevreleyen şekilde kol, sonra bir sıra daha kafatası vesaire şeklinde. Sanki çiçek ekiyorlar. Fotoğraf çekmek yasaktı, paylaşamayacağım. Pek etkilemiyor beni böyle şeyler de rahatsız olacağınızı düşünüyorsanız bu kısmı atlayın. Bir yığın ölü adam görmeyi herkes istemeyebilir.

Bu geziyi de tamamlayıp döndük geri. Son akşamımda gidip sinek kovucu, güneş kremi falan aldım. İlaçlarımı tamamladım. Ertesi gün Amazonlara gideceğim çünkü. Sabah 6:20’de uçak var. O gün kahvaltıda da Şilili, 3 sene yağmur ormanında yaşamış bir adam bana çok övdü orman işini. İyice heyecanlandırdı. Gerçi sonra kadınların güzelliğinden ve nasıl hizmet ettiklerinden bahsetmeye başladı. “Oranın kadınları çok farklı” deyip durdu. Yahu Amazon kadınları değil miydi tek göğsünü kesip savaşan? Tamam belki Sinop’taydılar ama Amazon Amazondur.  Kızdım o muhabbete. Bir de şaman törenlerine katıl mutlaka dedi. Bakarız dedim…

Neyse geceye dönelim. Her şeyimi hazırladım, kıyafetlerimi bile giyindim, bakayım online chek-in yapabiliyor muyum dedim. Terslikler böyle başladı. Biletimi Arequipa’dan almıştım. E-bilet, bana basıp vermişlerdi. Yazanlar pek okunmuyor, printer 1950’den falan kalmaydı sanırım. İsmim yerine “British” yazıyor ama onu okuyabiliyorum. Bu elbette benim hatam. Bileti aldığımda hızlıca bakıp “British”in ülke kısmında yazdığını sanmışım herhalde. Ama dikkat etmemişim yeterince. Googla’dım bu durumu. Bazen terslik çıkabileceği falan yazıyordu, ama pek sallamadım. Facebook’a yazdım hatta “Gidebilecek miyim acaba hihaho” diye. Gidemeyeceğime ihtimal vermiyorum tabii. Peruvian Airlines diye dandik bir havayoluyla uçuyorum zaten. 2011’de güvenlik kurallarına uymadıkları için 3 ay ceza almışlar, ama politik bir konu olduğu söyleniyor. Sicilleri temiz. Sonra da İrlandalılar almış, iyidir dedim.

Sabah saatin çaldığını duymadım. (Terslik 2) Neyse uyandırdılar taksi diye. 2 Amerikalıyla bindik arabaya. Biraz geç kaldık bu arada. Amerikalı adam bana bin bir soru soruyor. Ben ağzımı açamıyorum. Halbuki bana onca soru soracağına pasaportunu kontrol etseymiş daha iyiymiş. Birden “Kahrolasıca pasaportumu ve paramı otelde unuttum” dedi. (Alt yazı sansürüyle çevirdim, pek böyle demedi aslında) (Terslik 3) Geri döndük, aldık tabii. Neyse vardık havalanına bu maceradan sonra. Upuzun kuyruk. Sıra bana geldi sonunda. Kadın baktı baktı, sen bizim ofis kısmına gitmelisin, orada sana yardımcı olacaklar dedi. (Terslik 4) Ulan gelsin birisi buradan baksın. Neyse boynumu büküp çıktım sıradan. Bir sürü telefon konuşmaları, beklemeler derken benim uçak saatim geldi. En sonunda yeni bilet alman gerekiyor dediler. “Kahrolasıcalar!” dedim ben de içimden. (Sansürsüz bu, ben kibar konuşuyorum) Kendimi haksız buluyorum, sakın yanlış anlamayın, ama adım yerine milletim yazıyor, sahtecilik yapmadığım ortada. Duygu yerine Ahmet yazsa tamam da… Bu dandirik havayolunun bana bir daha bilet satmak için izin vermediğini düşünüyorum. Sinirlendim, gittim diğer şirketlere sordum. Çok pahalı. Bu Iquitos denen şehre de ya günlerce nehir yolculuğu yaparak ya da uçakla ulaşabiliyorsunuz. Benim uçak kaçtı zaten bu arada. Ne yapacağıma karar veremedim. Gittim bir kahve aldım. Sakinleştim. “Her işte bir hayır vardır” dedim. Pasaportumda İngiliz yazıyor ama kanımda Türk kaderciliği var ne de olsa. Ya timsahlar tarafından yenseydim? Ormanda kaybolsaydım? Kobra soksaydı? Neyse geyik bir yana, kendimi yolun akışına bıraktığım müddetçe, yolun beni doğru şekilde yönlendireceğine dair bir inancım var. Saçma gelebilir biliyorum. Belki yalnız seyahat etmenin verdiği güvensizliği bu şekilde gidermeye çalışıyorum. Seyahatimin başından beri hiçbir şeyi zorlamadım. Bu düşüncelerle Iquitos macerasından vazgeçtim. Lima’ya dönüp Peru’nun kuzey sahiline doğru otobüsle yolculuk edeyim dedim. Onu da istemedim sonra. Burada kalmak bana Iquitos hayal kırıklığımı hatırlatacak. Sonra kafamda lamba yandı. Anca uyanabildim. Ayın 16’sında Buenos Aires’e uçuşum vardı. Onun tarihini istediğim gibi değiştirebiliyorum. Yer de varmış. 3 saat sonra uçağa yerleşmiştim.

Bu arada benim çantada koka yaprakları, koka şekerleri… Koka ürünlerini yurt dışına çıkarmak yasak. Şekeri atmadım da, yapraktan korktum biraz. Çok kokuyorlar çünkü. Tüm çantayı boşaltıp yaprakları buldum. Yeni çektiğim soleleri dolara çevirdim. Gereksiz para kaybettim yine. O kadar hızlı oldu ki gidiş kararım, Peru’ya karşı nostaljik hisler bile duyamadım. Sadece Iquitos’tan sonra Lima’ya döndüğümde yamaç paraşütü yapmak istiyordum, ona üzüldüm. Halbuki çok sevdim bu ülkeyi. Seyahatimin en ilginç durağıydı. “Sadece bir ülkeye gidebileceğim, neresi?” deseler Peru derim. Her şey var çünkü. Plajı, çölü, dağı, yağmur ormanı, köyü, şehri, uygarlıkları, gizemi, gölü, adaları, koka yaprakları, uzaylıları… 🙂

Sabah iç hatlar uçacağım diye kalkıp kendimi Arjantin uçuşunda buldum anlayacağınız. Doğa harikası orman yerine “insan harikası orman”a doğru yol alırken tüm hücrelerimde, özellikle midemde özgürlüğü hissettim. “Iquitos’a gidemezsem Buenos Aires’e giderim” ne olacak diyebilmek, böyle bir seçeneğe sahip olmak, bu değişikliği hemen içimde kabullenebilmek saf bir mutluluk hissi verdi. Daha önce hiç tanımadığım bir duygu. Ya da farkında olmadığım. Sonra koltuğuma yerleşmiş uykuyla uyanıklık arası gidip giderken garip bir rüya gördüm. Vücudumda beyaz, çok güzel çiçekler açıp sonra kapandı. Frida tablosu gibiydi biraz. Ama mutlu versiyonu. Sanki rüyam “artık değiştin” diyordu. Değiştim mi gerçekten bilemiyorum. Hep hayatım ikiye ayrılmış gibi geliyor, 3 Şubat’tan öncesi ve sonrası. Büyük ihtimalle İstanbul’a döndüğümde yolculuk kısmı bir parantezmiş gibi gelecek.  Uzun süre yolculuk yapmış olanlar nasıl hissettiklerini belki benimle paylaşırlar…Ben de vakti gelince nasıl hissettiğimi size söylerim.

Neyse boş verelim benim iç dünyamı da size Peru’da yiyemediğim bir yemekten bahsedeyim. Hint domuzu.

(Doğrusu kendisine hiç Hint domuzu dendiğini duymadım, Guinea Pig’den bahsediyorum). İngiltere’de kaldığım sürede Fransız bir ev arkadaşımın “Copain” (arkadaş) isimli bir Hint Domuzu vardı. En büyük eğlencemizdi. Yani his olarak köpek yemek gibi benim için. Görüntü olarak da fare yemekten bir farkı yok. Yemek konusunda genelde cesaretli olmama rağmen bunun düşüncesi bile midemi bulandırdı. Deneyemedim. Bu hayvanlara neden Guinea Pig denildiği bilinmiyormuş anladığım kadarıyla. Belki Avrupa’ya Guinea üzerinden ulaştırılmış olabilirmiş. Halbuki Peru’nun dağlarında yetişen, çok kolay üreyen, İnkaların ve önceki medeniyetlerin bolca tükettikleri bir hayvan kendisi. Biz “Hint Domuzu” olayını nasıl uydurmuşuz o da ayrı bir konu. Şu İsa’nın meşhur “Son Akşam Yemeği” tabloları olur kiliselerde ve müzelerde, bilirsiniz. Masada da ne bileyim balık, ekmek, şarap falan… Peru’da dikkat edin hep ana yemek Hint Domuzu. İsa Hint Domuzu yiyor. Tövbe tövbe…

Neyse ben İnka koladan son bir yudum alayım….