Amerika KıtasıDominik CumhuriyetiDominik Cumhuriyeti-DTDünya TuruLatin AmerikaÜlkeler

Miami üzerinden aktarmayla Dominik Cumhuriyeti’nin Punta Cana yöresine ulaştım. Miami’de durmak istememiştim ama hava açık olunca inişte ve kalkınca şehri kuş bakışı inceleme fırsatım oldu. Ve doğrusu o gökdelenlerin kıyısındaki plajlar güzel göründü gözüme. Neyse biraz küsüm Amerika’ya o yüzden bu kadarı bana yetti…

Punta Cana havalanıysa hayatımda gördüğüm en komik havalanı. Güzel yapmışlar, sanki direkt tatil köyüne inmiş gibi oluyorsunuz. Müzik falan da var. Hani pasaport kuyruğundayken bikiniyi geçirip baçata yapası geliyor insanın. Öyle bir ortam.

Neyse arkadaşım Hilda beni almaya gelmişti. (Santa Domingo’da oturuyor, ben de şu anda oradan yazıyorum size.) Beraber Los Haitises Milli Parkı’nın dibindeki bir ekoturizm oteline doğru yola çıktık. Bu arada Hilda bir adama yolu sordu, muhabbetleri anlamadım ama birden 3 kişi bizim arabanın arkasına yerleşti.  “Biz iyi insanlarız, havalanında çalışıyoruz, yolunun üstündeyiz” demişler meğer… Çok güvenli bir ülke olmalı diye düşünmeden edemedim

Vardık otele bozuk bir yolda uzun bir yolculuktan sonra… Bu da balkonumuz…

Otel tamamen doğaya saygılı şekilde inşa edilmiş. Kimyasal hiçbir madde kullanılmamış. Oranın sahibi İspanyolca anlattı her şeyin neden yapıldığını falan da ben tam anlamadım. O yüzden tekrar edemeyeceğim. Nehirden akan suyla da doğal havuzlar yapmışlar. Sanki ufak bir şelaleye giriyor gibi hissediyorsunuz. Sadece odada verdikleri temizlik malzemelerinin de organik olmasını beklerdim ama çok abartmayalım.

Kano yaptık ilk gün tuzlu su nehrinde. Otelde zaten bizden başka kalan 2 kişi daha vardı, onlar da geldiler. Mangrov ormanlarının yanında süzüldük.

“Süzüldük” belki çok doğru olmadı… Çünkü kanolar 2 kişilikti dolayısıyla arada birbirimize “Napıyosun, sağa dönmemiz gerekiyor”, “Bütün işi ben yapıyorum” şeklinde bağırıp su savaşı yaptık. Pelikanlar ve isimlerini bilmediğim bir yığın kuş gördük. Sonra da sahile çıkıp geri döndük. Çok hızlı gelmişiz duramadık, bir tekneye tosladık. Neyse sırılsıklam odalarımıza çekildik. Fotoğraf çekemedim haliyle bu yolculuk sırasında. Zaten sadece geniş açı çekebiliyorum diğer lens bozulduğu için…

Bu arada otelde kuğular vardı 🙁 Kuğulardan korktuğumu söylemiştim sanırım. Yolumuzu kestiler bir yerde. Ben yürüyemem dedim. Oturdum oraya. Hilda da tırstı ben öyle tepki gösterince. Otelde çalışanların gelip zavallı hayvanları kovmaları gerekti. Kovmak dediğim, adamın biri geldi, kucakladı bir tanesini. Diğerleri de peşinden yürüdüler.

Hilda’nın babası kaldığımız otelin sahibi Tony’yi tanıyormuş. Bizi yemekten sonra evine çağırdı. Hayatımda bu kadar güzel bir ev görmedim. Yarısından fazlası açıkta evin… Bir tarafında duvar yerine kayalık var zaten. Yemyeşil bir manzaranın arkasından sahil gözüküyor. “Hırsız girmek isterse zaten girer” gibi bir mantığı var Tony’nin. Ama odasına da gözetleyip gerekirse ateş edebileceği gizli bir bölme yaptırmış. Dünya kadar yemiştim ancak Hilda “Hayır dersen çok ayıp olur” diye beni kandırdığı için adam ne ikram ettiyse mideme indirmek zorunda kaldım. Bir sürü de kokteyl hazırladı bize. İngilizce bilmediği için İspanyolca konuştular ama sıkılmadım pek. Kokteyllerden herhalde.

Ertesi gün tekneyle parkın içlerine girdik. Atlayıp zıplayan yunuslar gördük. Çok tatlılardı. Rehberimiz 2 anne ve yüzmeyi öğrenen 2 yavru var dedi, ama salladı bence. Neyse orada yağmur ormanı yürüyüşü gerçekleştirdik.

Bir milyon sinek ısırdı. Sonra da deli gibi alerji oldum. Bazı “Survivor”lar burada çekiliyormuş. Mustafa Topaloğlu’nu göremedim. Mağara gezileri yaptık. Bundan yıllar yıllar önce yerlilerin mağara içinde yaptıkları çizimlerine baktık. Ne tatlı çizmişler değil mi?

Bu arada ilk başta hafif hafif yağan yağmur sonradan azdı. Denize girip çıkmış kadar olduk. Üstümüzü değiştirip Santo Domingo’ya doğru yola çıktık. Yol çoook bozuk ama çoooook güzeldi. Muhteşem bir ülke gerçekten

O gün bugündür deli gibi yağmur yağıyor. O yüzden gezintilerim biraz kısıtlı oldu. Santo Domingo tam beklediğim gibi küçük, canlı, kolonyal evlerin de yeni binaların da olduğu şirin ama biraz kaotik bir şehir. Turistler hep “her şey dahil” otellerde veya gemilerde kaldıkları için etrafta pek görmüyorsunuz kendilerini. Bir de kimse İngilizce konuşmuyor gerçekten de. Hep diyorlardı Latin Amerika için ama bu kadarını beklemiyordum. O yüzden Fransızca ve İtalyanca bilgilerimi de kullanarak kendi kendime İspanyolca öğrenmeye çalışıyorum.

Hilda çalıştığı için ilk gün beni üvey annesi gezdirdi. Çok bilgili ve kültürlü bir insan. Bana Dominik Cumhuriyeti’nin tarihini ve şu andaki durumunu anlattı. Ben de kültürsüzlüğüme şaşırdım. Size buralı insanların koyu tenlerinin nedenin yerlilerden kaynaklandığını sanıyordum dersem “Yuh” mu dersiniz acaba? Çünkü İspanyolların vakti zamanında şeker kamışı üretimi için Afrika’dan getirdiği kölelermiş onlara çikolatalılık katan. Çok güzel bir toplum bu arada…

Mayıs ayında burada seçim var. Bizden çok daha beter durumları. Her başa geçen bizden de fazla cebine paraları dolduruyor anladığım kadarıyla. Aslında turizm sayesinde ülke zenginleşiyor gibi gözükse de fakir iyice fakirleşiyormuş. Derme çatma teknelerle Porto Rico’ya kaçmaya çalışıyorlar. Hilda’nın babası buranın Mehmet Ali Birand’ı gibi sanırsam. Dolayısıyla evlerinde devamlı hararetli şekilde politika konuşuluyor. 2 gündür onlarla çok zaman geçirdik, beni ailelerin sessiz (İspanyolca bilmediğim için) bir ferdi olarak kabul ettiler. Yedirip içirdiler. Bir akşam üstü Hilda’nın üvey kardeşi “Ben nefes alamıyorum” şeklinde telefon açınca kendimi hastanede bile buldum. Bir şeyi yokmuş neyse ki, tütün ürünlerini bırakması gerekiyormuş. Kimse sigara içmiyor bu ülkede diyordum ben de tam… Daha sigara içen bir kişi bile görmedim desem? Puro üreten bir ülke için çok ilginç…

Bir akşam da Nikaragualı bir şarkıcının konserine gittik. Bu insanların içi kaynıyor bunu fark ettim.  Daha çok erken belki bu yargıya varmak için de benim de kanım daha hızlı akmaya başladı. Hayata karşı daha önce görmediğim toplu bir tutku var. Bu tutkuyla da düzenli, gelişmiş, kuralcı bir ülke beklemek mümkün değil zaten.

Neyse aslında burayı henüz çok iyi kavrayamadım. Biraz fazla prenses gibiyim. Beni her yere bırakıp alıyorlar. Birçok yerde tek başıma dolanmamı istemiyorlar. Ben de bu kadar laftan sonra ya başıma bir şey gelirse de onları strese sokarsam diye sözlerinden çıkmıyorum. Halka hiç karışamadım anlayacağız. Tepeden bakıyorum. Nasıl aldık o 3 otostopçuyu şimdi anlamakta iyice zorlanmaya başladım…

Yarın uzun bir yolculuktan sonra (Aktarma arası 12 saat beklemeli) Meksika’ya gideceğim. İstanbul’dan bana katılacak olan Helin’le ortalığı birbirine katacağız. Bu arada Belçika’dan tanıdığım 3 arkadaşım da (Ricardo, David ve Sofia) şans eseri bir düğün için orada olacaklarmış. Bakalım Mexico City bizimle baş edebilecek mi? Sonra da Dominik’e geri dönüp Hilda’yla plajlara akacağız…

Amerika KıtasıDominik CumhuriyetiDominik Cumhuriyeti-DTDünya TuruLatin AmerikaÜlkeler

Evet ve Dominik’e geri döndüm… Bu arada Meksika’ya giderken başıma gelen bir olayı sanki yeni olmuş gibi anlatacağım izninizle… Unutmuşum çünkü… Panama Havayolları Copaair’le uçuyorum. Uçaklar, servis falan çok iyi. American Airlines’tan sonra her uçağı beğenirim zaten. Alçalıyoruz, pilot abi biraz hızlı iniyor diye düşünüyorum ben. Bu arada da giriş formu dolduruyorum. Otomatiğe bağladım zaten form doldurma konusunda. “Nerede kalacaksınız?” sorusuna bile hızlıca cevap uydurabiliyorum. Neyse “indik mi nooldu?” derken pasaportu yan koltuğa bırakıvermişim. Kütledik sonra, pilot abi bir frene bastı, kafamı ön koltuğa vuruyordum, benim pasaport da fırladı gitti. Kaynar sular döküldü tepemden. Birkaç dakika sonra şöyle bir manzara var, herkes üst bölmelerden eşyalarını alırken ben “Desculpa, desculpa” diyerek yerlerde sürünüyorum. 4 sıra önde bir adamın ayağının altından çıktı. Sarıldım öptüm. Devam ettim yoluma…

Santo Domingo’ya geldikten sonra bir müddet sadece uyudum…  Yorulmuşum sanırım. Akşam Hilda’nın ofisten arkadaşlarıyla dışarıya çıktık. Aslında öncesinde beni ofisine götürdü. Herkese süper göbek attığımı söylediği için müzik koyup beni oynatmaya çalıştılar… Beni bilenlerin şu anda kahkaha attığını duyar gibiyim. Ben ve göbek atmak… Ama bu latin ülkelerinde biraz kıvırmayı öğrenirim belki. Neyse daha önce iddiaya girmişler, o nedenle colmadon denilen tipik bir bara gittik. Normalde gittikleri bir yer değilmiş, hatta Hilda oraya gittiğimizi kimseye söylememem konusunda beni uyardı. Ben de tüm ülkeye yaymaya karar verdim. Çünkü neden utanılacak bir yer olduğunu anlamadım. Bunlar dükkan/bar arası yerler.  İnsanlar bir şeyler alıp gidiyorlar veya orada atıştırıp, biraz sohbet edip içiyorlar. Latino ezgiler çalıyor. Herkes kendi halinde, mutlu bir ortam. Tam kafamdaki Karayipler’di aslında. Lüks mekanlar dünyanın her tarafında aynı, ben böyle salaş yerleri seviyorum. Tokyo’da cereyan eden jet sete karışma isteğim geçti neyse ki…

Bu amca böyle dans edip durdu bütün gece… Aslında çok üzgün geldi bana…

Bunlarda Hilda ve müstakbel kocalarım…

Evet burada nasıl bir kısmet açıklığım var annecim babacım anlatamam. Özellikle Hilda “Türkiye’de eskiden 1 adam 4 kadınla evleniyormuş, şimdi 1 kadın 4 adamla da evlenebiliyor” diye açıklama yapınca hepsi birden evlilik teklif ettiler. Bu kız benimle iyi eğleniyor gerçekten 🙂 İşte Türkiye’de bir tane bulamadık, burada elini sallasan ellisi…

Ertesi gün şehrin kolonyal kısmında faytonla gezdik. Adam bizi devamlı dükkanların önünde bıraktı alışveriş yapalım diye. Bizde de yaparlar ya aynı şeyi. Biraz sinir oldum o kısmına. Güzeldi ama. İspanyolların yaptıkları tek iyi şey bu binalar olmuş zaten. Değilse o kadar acıklı ki… Tüm bir ada halkını katletmişler… Neyse yağmur yağdı ara ara. Kaleyi gezdik, bir de o dükkanlardaki resimler… Hepsini alıp İstanbul’a götürmek istiyorum.

Sonra bir sinema teklifi aldık. İngilizceyse gelirim dedim. İngilizce dediler. “Ayrılık”mış bizim film. Yani Farsça, İspanyolca alt yazılı. Neyse ki biliyordum filmi, ayıp olmasın diye sesimi çıkarmadım. Biraz izledim, biraz İspanyolcamı geliştirdim, biraz telefonumla oynadım, biraz uyukladım. Hayatımda gittiğim en rahat sinemaydı bu arada.

Sonra da yollara düştük Hilda’yla. İşinden izin aldı o da beni gezdirmek için. Buradaki misafirperverlik de madalyalık gerçekten. Nasıl teşekkür edeceğimi şaşırmış durumdayım. Yalnız hava durumunu iyi ayarlayamamış. Meksika’ya gitmeden önce yağmur yağıyordu. Ben oradayken düzelmiş, ben gelince yine bozuldu. Hele dün seller sular götürdü…

İlk hedefimiz Samana’ydı. Yolda gelirken de bir şelale ziyareti yaptık.

Çook güzeldi ama basık ve nemli havada dik bir yokuş inip çıkmak gebertti bizi. Vardık sonra otelimize. Buralar gerçekten cennet. Bunu havanın kötü olmasına ve bu nedenle denizin renginin o kadar güzel olmamasına rağmen söylüyorum…

Punta Cana’da her şey dahil oteller varmış. Samana tarafınıysa Fransız ve İtalyanlar alıp pansiyon tipi yerler yapmışlar. İnanılmaz sakindi. Biraz yürüyünce el değmemiş kumsallar çıkıyor karşınıza. El değmiş olanlarında da aynı anda 1-2 kişi denizde oluyor. İnsandan çok köpek var. Ben alıp başımı yürüdüm biraz. Kumsalda palmiye ormanı var resmen. Çıplak ayak dolandım aralarında. Fotoğraf çektim. “Ahan da ne güzel” dedim ağzım açık. Bir ara etraf o kadar ıssız oldu ki korktum hatta. Geri döndüm. Arkamdan iki adam geldi. Yılan yakalamışlar benim dolandığım yerden. Köpekler de çoştu yılanı görünce.

“Burada yılan mı vaar?” oldum. Zehirsizmiş neyse ki. Ama ben güzelce bir yutkundum yine de.  Vahşi hayvan sevgisi dediysem o kadar da değil. Elim kadar kurbağalar zıplıyor etrafta zaten. Kuğu, horoz falan olmasın da…

Buradaki adamların laf atışları çok garip bu arada. Meksika’da tıslıyorlardı resmen. Geçerken önlerinden “Şşşt yavrum” yerine “Tsss” diyorlardı. Aztek geleneği herhalde. Biraz vahşilik var. Burada direkt “I love you baby” diyorlar. Ben bundan sonra “Tss baby” şeklinde laf atacağım gerekirse.

Bugün uzun uzun baktım okyanusa. Baktıkça mutlu oldum. Atlantik kıyısındayız bu arada. Atlantik’in öbür ucunda eski dünya… “Dünya cebime sığar mısın?” yazımdaki düşüncelerden uzaklaştım. Belki arkada çalan acıklı Latin ezgilerinden, belki görüş alanımdaki palmiyelerden uzak diyarlarda olduğumu hissettim. Yol güzel şey…

Yarın Tarzan olacağım… Ya da Jane… “Ne saçmalıyor bu kız?” demeyin, bir sonraki yazımı da okuyun. O zamana kadar “Tss baby, hasta la vista!”

 

Amerika KıtasıDominik CumhuriyetiDominik Cumhuriyeti-DTDünya TuruÜlkeler

Dominik Cumhuriyeti gezimiz tam gaz devam ediyor. Sabahın bir köründe kalkıp otelimizden ayrıldık. Burada fiyatlara kahvaltı dahil olmasa da mutlaka odaya kahve getiriyorlar. Ve daha hiç kötü kahve içmedim. Benim midemde hafif bir yanma var. Kahveden değil. Stresten. “Cennettesin Duyguuu ne stresi???” diyeceksiniz. Zipline stresi… Bilmeyenler için zipline halattan kaymak suretiyle ağaçtan ağaca Tarzancılık oynama. İlk yağmur ormanlarını tepeden gözlemlemek isteyen bilim adamları icat etmişler bu “ulaşım aracını”, sonra turistik aktivite olmuş. Şimdi Türkiye de dahil dünyanın her tarafında var. Muhteşem manzaralar üzerinde uçuyorsunuz. Çok da eğlenceli gözüküyor. İyi güzel de benim yükseklik korkum var. Gözü kara olmak istiyorum ama gözümün kararmasından korkuyorum.  İşte böyle karmaşık duygular içinde kendimi kaskımı takmış, yine “bir kaza olursa suçlusu benim” diye kağıt imzalarken buldum. O sırada 7 yaşında Noah isimli bir ufaklık katıldı gruba. Birden tüm stresim geçti. “Çoluk çocuk işi” damgası yedi zipline gözümde. İyi ki denemişim. 

Muhteşem bir olay. Hiç korkmadığım gibi, yeterince yüksek bulmadığım ve beklediğim kadar uzun sürmediği için tatmin olmadım. Öyle güzel manzaralardan süzüldük ki! Karşınıza çıkarsa mutlaka deneyin! Ben şimdiden bundan sonraki yolculuklarımı planlıyorum kafamda. Belki bir sponsor çıkar, beni Laos’a yollar. Hem şimdiden çok özlediğim Budist rahiplerime kavuşur, hem de zipline’la tepelerde süzülüp ağaç evlerde kalırım… Ne güzel olur…

Neyse biz kuzeydeki bir liman şehri olan Puerto Plata’ya doğru yüzme ve bira molaları vererek devam ettik. Akşam da bir sahil kasabasında kaldık. Yine karşımızda okyanus… Enerji doldum orada, kumda değişik derinliklerde ayak izi çıkarıp dalgaların silmesini izledim. Okyanus beni çok filozof yapıyor da girmeyeceğim o muhabbetlere…

Puerto Plata civarları bu memleketin Taylandıymış. (Tayland’dan özür diliyorum) Bir pansiyon bulup  yerleştik biz. Etrafa dikkatli bakmamışız. Mutfak kısmında fare boku bulduk sonra, bir de böcek arkadaşlarımız vardı. Akşam yemek yiyecek bir yer sorduk pansiyonda çalışan bir adama, o da kendisini davet etti bizim sofraya. Ama yok Tayland’dan da betermiş burası. Sokaktan 100 kişi geçiyorsa 5 tanesi geçimini kendisini satarak kazanMIyormuş adamın dediğine göre (Ancak bu kadar kibar anlatabilirdim).  Yine beyaz adam grupları midemi bulandırdı. Tayland’dan en büyük farkı aslında, buraya yaşını başını almış beyaz kadınların da akın ediyor olması. Tabii çikolata renkli kaslı delikanlılar bizim sevimli çekik gözlü dostlardan daha çekici geliyor. Adamın biri 3 kadın pazarlığı yapıyordu. “Artık yuh” dedik, gittik yattık.

Ertesi gün programımız Puerto Plata’daki teleferikle dağın tepesine çıkmak, ardından da San Diego’ya gitmekti. Ben bu arada yükseklik korkumu yendiğimi düşünüyordum. Neyse aldık teleferik biletimizi. Maalesef SD kartımı bilgisayarda unutmuşum. Cep telefonum da grev yaptı. Seyahatin en güzel fotoğraflarını kaçırdım.

Yavaş yavaş yükselmeye başladık. Yükseklik korkumu yenmemişim kesinlikle. Zirve bulutların ardında. Zaten balık istifi gibi doldurdular bizi minnacık bir kutunun içine. Taşır mı bu bizi diye kara kara düşünmeye başladım. İnanılmaz yavaş gidiyor. Ama yine manzara o kadar muhteşemdi ki, bir yandan hemen bitsin, bir yandan da hiç bitmesin istedim. Trekearth’ten Cuto adlı bir şahsın fotoğrafını kopyaladım buraya koyuyorum. Gracias Cuto’cum!

San Diego’da çok fazla vakit geçiremedik.  Ardından da artık yerlisi olmaya başladığım Santo Domingo’ya geri döndük. Ve yine maceralar, maceralar…

Amerika KıtasıDominik CumhuriyetiDominik Cumhuriyeti-DTDünya TuruLatin AmerikaÜlkeler

Ve yeniden Santo Domingo! Bu şehri giderek daha çok sevmeye başladım. Hilda’yla “Los tres ojos” (3 göz) denilen mağara içi göletlere  gittik. Meksika yazımı okuyanlar daha önce böyle bir yerde yüzdüğümüzü hatırlarlar.  Gerçi Meksika’daki mağara ışıklandırılmış, insan için hazır hale getirilmişti. Burada yüzmek yasak, çok karanlık, yarasalar şarkı söylüyorlar size. Ama bir adam var 10 dolara tepelerden suya atlıyor. Ben de o işe girsem mi diye düşündüm. Pek korkutmadı burası beni. Zaten hayatımın en nemli gününü geçiriyordum. Nasıl yapış yapışım, nefes almakta zorlanıyorum. Dolandık durduk, karanlıktan pek fotoğraf çekemedim,  o anları beynime kazımaya çalıştım. Bu arada mağaranın içinde yağmur yağıyor, dışarısı günlük güneşlik…Neyse yer altında bir tekneye bindik (tekne demek pek doğru olmadı, oturuyorsunuz bir yere, iple çekiyorlar). Eğer yanımızda çok konuşan bir Fransız grup olmasaydı yeni bir boyuta geçeceğimize, sonsuzluk iksirini içeceğimize veya garip yaratıklar göreceğimize  inanabilirdim. Öyle büyülü bir yolculuk… Bu arada insanların garip korkuları var (Benimkilerin hepsi çok normal çünkü). Fransız grubun en atletik, en bilmiş mensubu bu dünyanın en sakin 5 dakikalık yolculuğunu yapmayı reddetti.

Christof Colomb birçok hain planını Dominik Cumhuriyetinde yapmış. Kendisinin Santo Domingo’ya (Yani Karayip diyarına) gelişinin 500’üncü yılı nedeniyle de böyle bir anıt dikmişler. Doğrusu çirkinliğiyle etkileyen bir bina. Hapishane zannettim ilk. Kapalıydı, içine giremedim. Zaten sömürgeciliğin yüceltilmesine sinir oluyorum…

Ve o bahsettiğim nemim nedeni belli oldu. Fırtınanın habercisiymiş. Yağmur çok şiddetli olunca biz de kendinizi kumara verdik. Hilda’nın üvey annesi ve komşusuyla 4’lüyü kurup 2 gün boyunca kağıt oynadık diyebilirim. 100’er peso koyduk ilk. Ben ilk gün 150 peso, ikinci gün 200 pesoyla kalktım masadan söylemesi ayıp. 40 peso 1 dolar ediyor. Sanki milyarlar kazanmış gibi sevindim. Hindistan’da bir gün geçirirdim o kazançla şaka maka. Neyse attım kirli paraları cebime. Kumarda da kazandık, aşkta kesin kaybedeceğiz demek.

Onun haricinde buranın yerel dansları olan Merenge ve Baçata dersleri verdiler bana. Artık üzülmeyim diye mi söylediler bilmiyorum ama fena değilmişim. Doğrusu büyük bir Latin müziği hayranı değildim eskiden, şimdi bir gün dinlemeyince eskikliğini hissediyorum. Buradaki insanların bir parçası bu ezgiler. Sokakta yürüyen adam tanıdığı birkaç notayı duyunca olduğu yerde dans etmeye başlıyor. Görünce hayat doluyorum…

Bu artık Dominik hakkında son yazım olacağı için yemek içmek konusuna da değineyim biraz. Bir kere ben muzun türevleri olduğunu bilmiyordum. Benim için muzun çeşitleri şöyleydi: olmamış (yeşil) muz, olmuş muz, çürümekte olan yarı siyah muz (en sevdiğim), çürümüş ve atılması gereken ama benim sarı kısımlarını bulup ayırmaya çalıştığım muz… Bir de Çikita muz ve Anamur muzu şeklinde ayırabiliriz tabii. Neyse meğersem muz familyası varmış. Muzgiller. Bu memlekette her çeşidinin olmuş ve olmamışını kullanarak yemek yapıyorlar. Patatesin kullanıldığı alanları düşünün, şimdi onu muzgillerle değiştirin kafanızda. İlk başta biraz garip bulduğumu itiraf edeyim. Herhalde burada çok uzun kaldığımdan zamanla sevmeye, son zamanlarda da muzgillerden birinin olmamışının kızartmasına tapmaya başladım. Bir de püre haline getirip kıyma veya tavukla karıştırıyorlar. O da çok güzel. Başka etkilendiğim bir yemek olmadı. Meksika kadar ilginç veya değişik bir mutfak değil kesinlikle. Çok iyi beslediler ama beni. Zaten ananas ve mango sudan ucuz. Bir de passion fruit var. Şaşırtıcı bir meyve. Papayayı sevmeye çalışmayı bıraktım. Rengi şekli falan çok yenilesi gibi geliyor. Devamlı bir heves deniyor ama her seferinde hayal kırıklığı yaşıyorum.

İçmeye gelince, taze meyve suları tabii ki muhteşem. Presindente diye bir biraları var. Bence “su kıvamlı biralar” kategorisinde dünyada bir numara. “Su kıvamlı” diye ayırdım Belçika biralarını gücendirmemek için. Onların yeri ayrı çünkü. Belki de hep sıcak havalarda gerçekten buz gibi servis ettiklerinden bu kadar sevdim. Evde de içtiklerinde şişeyi servis etmeden önce bir müddet buzlukta bekletiyorlar. Rom’ları da çok güzel, buzun üstüne döküp kolasız falan içmek gerekiyor ama. Kahvenin kötüsüne rastlamak zor, bu en önemlisi benim için. Bir de Dominik çok büyük bir kakao üreticisi olduğundan sıcak çikolatasını denedim ama çok etkilenmedim.

Neyse konumuza geri dönelim. Cumartesi akşamı Hilda’nın ailesiyle, Pazar da Hilda’yla helalleşerek Punta Cana’ya doğru otobüsle yola çıktım. Uçağım oradan kalkacak çünkü. Punta Cana’nın  Bavaro plajı da dünyanın en güzel plajlarından biri olarak kabul ediliyor. Ancak her tarafını her şey dahil oteller kaplamış durumda. Doğrusu bir gezgine yakışmaz ama çok ucuza her şey dahil bulunca 2 gün plajda elimde kokteylimle bezerim diye ben de tembel tatilciler kervanına katıldım. Ama önce otobüsü anlatayım.

Bindim otobüse. Sözüm ona iyisi bu. İnanılmaz pis, koltuklar çok dar. Hindistan’dan kötü durum. Tamamen doldu, fazladan da bilet satmışlar. Yanıma da 2 kişilik yer almış olması gereken genişlikte  bir adam oturdu. Yapıştım kenarları çiğnenmiş sakız dolu olan cama. Klima da var ama ayar yerleri bozuk, maksimumda, içerisi -20 derece. Ben üşümüyorum tabii yanımdaki adam sağolsun. Bir de film koydular. LCD ekran var sanki her şey muhteşemmiş gibi.  Bu arada Hilda tembih etti şoföre “Bu kız İspanyolca bilmiyor, otelinin önünde bırakın” diye. Neyse gittik gittik. Durduk. Tam anlamadım tabii ama su kaynatmış otobüs sanırsam. Öyle bir şey. Başka bir otobüse transfer olduk. Eski şoför yeni şoföre beni tanıttı. Ufacık çocuk gibi hissettim kendimi. Neyse bu otobüs çok daha iyiydi, vardım tek parça 5 saat sonra otele.

Otel boş sayılır, plaj gerçekten çok güzel… Elbette Samana’daki “survivor” havası yok hiçbir şekilde. Sahil kaç kilometreyse o kadar otel/tatil köyü var yan yana. Neyse oda dökülüyor, kokteyller iğrenç ama benim bu yolculuğumun en lüks oteli yine de. Sıcak su akıyor o bile iyi. Yemekler ve Presidente de güzel olunca kitabımla sakin bir köşede yatıp yüzdüm bütün gün. Bir de İngilizce/Fransızca kanallar var televizyonda. Ne zamandır televizyon izlememişim. Hayatımda ilk defa ekran görmüş gibi bakıyorum mal mal. (Ben fotoğraf makinemle yürürken deniz bulanmıştı dalgadan, yoksa daha mavi normalde…)

Bu akşam Peru’ya doğru yola çıkıyorum. İçimde ilk günün heyecanı…

Amerika KıtasıDominik CumhuriyetiDominik Cumhuriyeti-DTDünya TuruLatin AmerikaPeruPeru-DT

Ancak Peru’ya gitme fikri şu denizi rahatça geride bırakıp

yarı açık bir havalanından mutlulukla uçağa binmeme neden olabilirdi.

Doğrusu biraz korkunç bir uçuştu. Türbülanslıydı evet ama beni korkutan camdan dışarı baktığımda gördüğüm manzara oldu. Gece uçuşlarında aşağıda çakan şimşekler tam bir korku filmi havası veriyor. Hem çok etkileyici hem de besmele çektirici bir durum.

Vardık sapasağlam Lima’ya. İlk soğuk çarptı, sonra sis. Kalacağım hostelden karşılama istemiştim gecenin bir köründe ineceğim için. İlk defa hayatımda biri beni “Duygu Can” diye bir kağıtla karşıladı. İş adamı gibi hissettim. Bindik her tarafı dökülen arabaya. O İspanyolca konuştu, ben “si” “no” diye cevap verdim. Yavaştan çözeceğim bu dili kısmetse. Daha iyi anlar oldum ama hala Tarzanca konuşuyorum. Yerleştim Happy Up Guesthouse isimli hostele. Çok cici bir yer. Ama buranın Sultanahmet’ine uzak. Sahibi Ana hem çok hoş sohbet, hem de her konuda yardımcı oluyor. 1-2 hafta önce kırmızı saçlı bir Türk kız kalmış burada. Yer yokmuş koltukta yatmış. Onu anlattı bana. Bir Türk’le olan tek anısı olduğundan herhalde.

Lima’yı bu memleketteki turumu bitirdikten sonra dönüşte görmeye karar verdim. İlk iş Cusco’ya otobüs bileti almaya gittim. Ana “yürürsün” demişti. Gittim gittim, bir kadına sordum. Kadın beni minibüse bindirdi elimden tutup, hatta parayı da o ödedi. Öyle iyi insanlar. Sonra 3 kıza bir daha yol sorduğumda bir müddet benimle yürümekle kalmadılar, karşıdan karşıya geçme dersleri de verdiler. Sarılasım geldi. Üstün İspanyolcamla biletimi aldım.

Ardından da Peru’nun en önemli turistik faaliyetini gerçekleştirerek Inca Kola içtim. İlk yudumla çocukluğuma döndüm. Nedenini tam olarak bilmiyorum. Ama birkaç açıklamam var. Sanki Tipitip çiğnerken Çamlıca gazoz içerseniz böyle bir tat bırakabilir ağzınızda. Ya da bir önceki hayatımda Peruluydum. Zaten hiç yabancı hissetmiyorum burada. Çok garip. Evim gibi. Son açıklamam da Yerlilerin Türk olabilecekleri. Bu konuda çeşitli teoriler var zaten bildiğiniz üzere. Benim de alt bilincim kardeşlerimi bulduğu için seviniyor olabilir.  (Umarım kimse beni ciddiye almıyordur)

Ah bir de şu sis açılsa! Yıldızları görmek için sabırsızlanıyorum. Üniversite yıllarımda küçük bir şehirde oturmanın verdiği az ışık avantajı ve erkek arkadaşımın astronomi ve teleskop merakı sayesinde kafamı kaldırıp “Aha M21” diyebilecek gök bilgisine ulaşmıştım. İstanbul’da sema hep siyah olduğundan zamanla unuttum gitti. Ancak o zamanlar Avustralya’nın çölüne gidip Güney Yarım Küre gökyüzünü görmek en büyük hayalimdi. Bunca zaman sonra rafa kaldırmış olduğum bu dileği başka bir coğrafyada gerçekleştirebileceğimi Lima’ya uçarken fark ettim.

Cusco’da görüşmek üzere…