BitişBrezilyaBrezilya-DTDünya TuruLatin AmerikaÜlkeler

İstanbul’daki son gecemde yazdığım yazıyı okudum.  O zamanki heyacanıma gülümsedim.  Şimdi de bir şeyler karalamak istiyorum ama ilk defa bu kadar zorlanıyorum.
Beş buçuk ay hem çok hızlı hem çok yavaş geçti. Yoldayken başka bir boyuta geçiyorsunuz, zaman kavramı farklılaşıyor. Öncesi nasıldı unutuyorsunuz.
Yarın İstanbul’a doğru yola çıkıyorum.
Aileme sarılacağım, arkadaşlarımı göreceğim, şimdi değerini daha iyi anladığım İstanbul’a kavuşacağım için mutluyum.
Yolda olmanın verdiği özgürlük duygusundan, sürprizlerden, farklı dünyalardan uzaklaşacağım için de üzgün…
Ve yorgun…
Ve gururlu…
Ve meraklı…
Ara ara da hiçbir şey hissetmiyorum bu durumla ilgili.
O zaman bana iyi yolculuklar!
BitişDünya Turu

Ve İstanbul… Keşke size uçak alçalırken nasıl romantik duygular içine girdiğimi anlatabilseydim ama uyuyordum. Ya da pasaportumu damgalayan genç kardeşimizin “Ooo Duygu Hanım hoş geldiniz, biz ailecek sizi takip ettik” dediğini yazabilseydim ancak o da kısmet değilmiş. Değilse biliyorum ki tüm Türkiye beni bekliyor heyecanla… Tanınmamak için güneş gözlüğüm ve Indiana Jones şapkamla çıktım dış hatlar terminalinden…  Ona rağmen magazinciler yakaladılar, başladılar soru yağmuruna tutmaya…


-Duygu nasıl hissediyorsun?
-İyiyim, biraz yorgunum… (Çok yorgunum aslında. Ama bünyem yolculuğun sonuna geldiğimi anlayamadı. Uçakta uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken “Nerede kalacağım şimdi” diye saniyelik panik yaşamam ve sonra “Eve dönüyorsun Duygu” diye kendime tokat atmam da bu sebeptendir. Yanımdaki aile biraz korkmuş olabilir. Ama ben de onların ciyaklayan çocuklarından korktum. Her neyse gözlerim kapansa da yerimde duramıyorum. Ama salak gibiyim. Bön bön bakıyorum. Beynim “off”a almış kendini de kemiklerim otomatik olarak yol almak istiyor sanki.)

-En çok nereyi sevdin?
-Los Angeles dışında her yeri çok sevdim. (Bu soruya belki bir ay, belki bir yıl sonra, ve yine BELKİ bir yanıt verebilirim. Şu anda tüm yaşadıklarım birbirine girmiş durumda. Bu yolculuğu parçalara bölmek imkansız gibi geliyor. Umarım bu tip seyahatlere çıkma fırsatını yeniden bulurum da,  “Hangi seyahatini daha çok sevdin” gibi sorulara cevap vermem gerekir.)

-Değiştin mi?
-Bilmem, zaman söyleyecek. (Nasıl değişmemiş olabilirim ki? Kendime daha çok güveniyorum bir kere. Karşıma çıkan her engelde “Tek başıma dünyayı gezdim, bundan mı çekineceğim?” diyebileceğim. Hayalimi gerçekleştirmiş ve çok yer görmüş olmanın gazıyla ukalalaştım ayrıca. Arkadaşlarımı şimdiden uyarayım.  Daha iyi bir insan oldum ama…)

Gözlerimi kapatınca Hindistan’da yürüdüğüm bir sokağa gidiyorum bazen. İki tarafında yerde insanlar yatıyor… Ve çöpler… Ve yüzlerinde açlık… Ve bu durumda bile ben yuvarlanınca bana yardım edişleri… Güler yüzleri… Kirli ama rengarenk ve uyumlu kıyafetleri… Ve güzellikleri… Ve kaosun içindeki düzenleri… Veya Kamboçya’da koşup oynarken mayınlara basarak sakat kalmış çocukları düşünüyorum. Bir ülkenin kendi kendini yok etme girişimini… Ağaçlara vurularak öldüren bebekleri ve hala yağmurdan sonra toprağın üstünde beliren kemikleri… Tüm dünyanın gözlerini kapadığı bu katliamda ülke nüfusunun en az üçte birinin korkunç şekilde öldürülüşünü… Ve bu acı dolu yakın geçmişe rağmen insanların güler yüzünü kaybetmeyişlerini… Yüzen evler arasında köylülerle yaptığım nehir yolculuğunda el sallayan çıplak çocukları… Sonra dünyanın öbür ucunda, Peru’daki Titikaka gölünde gördüğüm yüzen adaları düşünüyorum. Yaklaşık 4000 metre yükseklikte yoklukta verilen yaşam mücadelesini… Evinde kaldığım köylülerin yaşamlarındaki sadeliği… Ve sömürgeciliğin korkunç yüzünü… Yapılan soykırımları…  Bir memlekette “Neden hiç yerli tipli insan yok?” diye sorduğunuzda aldığınız insanlıktan nefret ettiren cevapları… Ve bütün bunlara rağmen dünyanın her tarafında hala “Beyaz” rengin ne kadar önemli sayıldığını… Sonra su bulamayan insanların yanına kurulmuş süslü binaları… Ve bu süslü binaların sakinlerinin su bulmaya değil insanları yollamaya yönelik arayışlarını… 

İşte gözlerimi kapadığımda bütün bunlar kafamda dalgalanıyor. Tüm hüzünlerden bir parça içime aldım. Böyle bir yolculuğa çıkan her normal vatandaş daha iyi bir insan olur, buna eminim. Çevremdekiler farklı düşünebilirler ama… Daha önce herkesin problemini kendime dert eden ben, bütün gördüklerimden sonra minik detaylara vahlayarak kendimi hırpalamanın gereksiz olduğunu fark ettim. Çünkü dünya iyi insanların çoğunlukta olduğu ama kötü insanlar tarafından yönetilen bir yer. Ve ilerlemek için ilk önce bunları birbirinden ayırmak, sonra gereksiz hüzünlere “hayır” diyerek önemli problemlere doğru yürümek gerekiyor. İnsanoğluysa genelde bunun tersini yapmaya meyilli. Hem daha kolay olduğu, hem de kendini daha çok sevdirebildiği için…

Başka ne konularda değiştin derseniz, sakinleştim. Sanki daha önce içimde bir savaş vardı, şimdi durdu. Hayatı akışına bırakmak gerektiğini anladım. Bazı özelliklerimi hiç sevmiyor, değiştirmek için çok hırpalıyordum kendimi. Buna bir son verdim. Kendimi olduğum gibi kabul etme yönünde en azından bir adım attım.

-Aman ne güzel yaptın. Peki kendinle ilgili daha önce bilmediğin, yeni keşfettiğin bir şey?
-Vahşi hayvanlara karşı olan sevgim ve salaklık boyutundaki korkusuzluğum.

-Hiç eve dönmek istedin mi?
-Hayır. (Bu yolculuk her zaman çok kolay olmadı. Bazen çaresizlikten, bazen yorgunluktan, bazen kızgınlıktan gözyaşlarıma engel olamadım. Arada durup “Ulan ben neredeyim?” diye sordum. Küflü odalarda uyudum. Ama hiçbir zaman geri dönme fikrini aklıma getirmedim. “Bunlara sonra gülerim” dedim. Kötü anımda yanımda duran insanı tanıdığım için mutlu oldum. Bir sonra göreceğim yerleri hayal ettim. Bunların da yolculuğun bir parçası olduğunu zaten daha en başında kabullenmiştim. Macchu Picchu’dan inerken ayak tırnaklarım morardı mesela. Acıma bakarak “Olsun bunu gördün ya, ayak tırnakların da düşsün, ne yapalım” dedim. (Ama düşmediler)

-Böyle bir yolculuğa çıkmayı düşünenlere önerilerin var mı?
-İmkanınız varsa hiç durmayın çıkın. İmkan derken parayı kastetmiyorum. Ben biraz şımarık dolandım ama parasız pulsuz o kadar çok genç dünyayı geziyor ki! (Genç de değilim zaten)… Birçok ülke vize de istemiyor. Eğer pasaport alacak durumunuz varsa maddi imkanlar dert olmamalı. En azından dürüst olarak şu soruyu cevaplayın “Beni engelleyen gerçekten içinde bulunduğum durum mu yoksa korkum mu? Ben ki çok korkak yapıda biriyim, bu işin içinden çıktım. Kafamın bu kadar havada olmasına rağmen tek parça olarak döndüm. Herkes yapabilir.

-Bundan sonra ne yapacaksın?
-Bakalım…

-Başlarken birçok insana teşekkür etmişsin, bitirirken teşekkür etmek istediğin kimse?
-O kadar çok ki! Aileme bir kere daha teşekkür etmek istiyorum mesela. Beni özgür bıraktıkları için.. Her şekilde bana destek oldukları için… Ve beni devamlı merak etseler de bana çaktırmadıkları için… (Meksiko ve Rio dışında, ama o kadar da olur. 🙂
Sonra beni en iyi şekilde ağırlayan arkadaşlarım Sandipa, Sanu, Indranil, Tulsi, Elsa, Martin, Masako, Suna ailesi, Tuck ailesi, Hilda ve Andreia’ya,
Ve bana katılmak için onca yol uçan Helin ve Ceyda’ya…
Ve yol boyunca tanıştığım güzel insanlara…
Ve bloguma tıklayarak benimle yolculuk yapan herkese … Onlar sayesinde hiç yalnızlık çekmedim.

-Peki Duygu, iyi dinlenmeler o zaman.


İşte böyle, röportajımı verip annemi kucakladım. Sonra da eve gittim. Yatağım ne rahatmış! Su da sıcak akıyor 🙂 Küçük şeylerin değerini daha iyi anlıyorum. Şimdilik blogumu takip etmeye devam edin! Daha koyacağım fotoğraflar var. Ve belki söyleyeceğim birkaç şey de olur…

Hayalimi gerçekleştirirken yanımda olduğunuz için bir kez daha, ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM!…

BitişDünya Turu

Döneli bir ayı geçti…Kendimi bir masalın içine girmiş de çıkmış gibi hissediyorum. Bir koku, bir şarkı, bir cümle bazen beni kilometrelerce öteye, tek bir andaki tek bir duyguya götürüyor. Gerçek mi rüya mı bilemiyorum…

Galiba en büyük korkum eski alışkanlıklarıma dönüp bu yolculuğu unutmak… Bunu engellemek için de yol boyunca çektiğim görüntülerden oluşan 5 dakikalık bir video hazırladım. Günde kaç kere izliyorum, ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Sigur Ros da güzel parça yapmış Allah için… Benimle 5 dakikada hızlı bir tur atmak isterseniz siz de, tıklayın alttaki linke… Sonra da toparlanın düşün yollara… Ne zaman gitti tren demeyin…

BitişDünya Turu

Çok kilometre yaptığım yıl…

Aztek kalıntılarında bile saçmaladığım yıl…

 

Bütün kış ofisteyken hayal ettiğim kumsallara burun kıvırmaya başladığım yıl…

 Bir kapsülde uyuduğum yıl…

 

Karaokenin dibine vurduğum yıl…

 
 

O okyanus senin bu nehir benim yüzdüğüm yıl…

Nefesimin kesildiği yıl…

 

Üsküdar’a gider iken’in Hintçe versiyonunu duyduğum yıl… İlk defa çocuk bezi değiştirdiğim yıl… Hiç tanımadığım insanların bana evlerini açmakla kalmayıp hediyelere boğdukları yıl… Neredeyse bir timsaha bastığım yıl… İki kere kış gündönümü yaşadığım yıl… Hindistan’da hastanelik olduğum yıl… Üstün kabiliyetsizliğime rağmen Inka halk dansları ve Merengue uzmanı kesildiğim yıl…

Kaplan zaafımı öğrendiğim yıl…

 

Hasta bir fille dost olduğum yıl…

 
 

Lama kırması tarafından tükürüldüğüm yıl…

 

İnsanlıktan nefret ettiğim yıl…

 

Çocuklara taptığım yıl…

 

Hayatıma giren günübirlik dostlara tüm utangaçlığımı bırakıp her şeyimi anlattığım yıl…En güzel romu içtiğim yıl… En güzel eti yediğim yıl… Binlerce fotoğraf çektiğim yıl… Koka yaprağı çiğnemekten helak olduğum yıl..  Ağaçtan ağaca Tarzancılık oynadığım yıl… Kızarmış elma kurdunu mideme indirdiğim yıl… Mutluluğun paradan çok uzak bir yerlerde olduğunu anladığım yıl…

Ve sonra…

Çok sevildiğimi hissettiğim yıl…

 

Çok yalnız hissettiğim yıl…

 

Hayatımı sıfırladığım yıl…

Kaybolduğum yıl…

Ucunda para olunca, en sevdiğim işi yapsam bile ruhumdan bir parça satmam gerektiğini ancak idrak edebildiğim yıl…

Kafamın çok karıştığı yıl…

Bir asansörün aynasında suratımda çizgiler oluştuğunu fark ettiğim yıl…

Ömrüm yeterse ileride “Ulan ben 2012’de ilk dünya turuma çıkmıştım” diye bahsetmek istediğim yıl. En azından “Ulan ben 2012’de dünya turuma çıkmıştım” diyeceğim yıl…

Bu videoyu hazırladığım ve bunun bir hayal olmadığına kendimi inandırabilmek için milyon kez izlediğim yıl…

Uyandığım yıl…

Özgürlüğümü yeniden kaybetmemek için savaştığım ama yavaş yavaş yenilmeye başladığım yıl…

Kendimle gurur duyduğum yıl…

Kendimi boşlukta bulduğum yıl…

Biraz takıntılı gözükmeye başladığım yıl…

Birçok fobimi yendiğim ama insan korkumdan kurtulamadığım yıl…

Bir dahaki gidişimin kaçmakla alakası olmaması gerektiğini kavradığım yıl…

Akmazken hayatı renklendirmenin çok zor olduğunu anladığım yıl…

“Ne şanslıyım ben ya!” dediğim yıl…

Bata çıka umudumu koruduğum ve 2013’e yolladığım yıl…