Amerika KıtasıArjantinArjantin-DTDünya TuruLatin AmerikaÜlkeler

Şehirdeki birinci saatimde “Fransa’yı, İtalya’yı ve İspanya’yı karıştırsan işte böyle bir yer olur” dedim, sonradan öğrendim ki bu 3 milletin göçmenlerinin torunlarıymış bu halk. Her taraf İtalyan lokantaları, muhteşem kafeler (ve kahve çok güzel), birbirinden çekici tatlıcılar, İtalyan dondurmacıları ve yer yer Paris’i hatırlatan binalarla dolu. Dil de İspanyolca…  Gezimin en Avrupalı durağı, orası kesin. İyi bir mola gibi geldi. Buenos Aires’i birinci saatte anladığımı sanmak tam bir gerzeklikmiş oysa.

Arkadaşım Ceyda’nın bu Cuma bana katılmasını beklediğimden ve turistik aktiviteleri hafta sonuna sakladığımdan günlerimi sokaklarda yürüyüp Buenos Aires’i tanımaya çalışarak geçirdim.

Burası senelerdir gelmek istediğim bir yerdi ama gelince o kadar da ilginç bulmadım ilk başta. Dünyanın her tarafındaki bütün büyük şehirlerin ortak bir enerjisi ve birbirine çok yakın düzenleri var. O yüzden içlerine karışıp kendilerine has karakterlerini çözmek gerek. Turist olarak kaldıkça biranın sadece köpüğünü içmiş, gerisini bardakta bırakmış oluyorsunuz. (Ne güzel benzetme yaptım) Ben de böyle bir uğraşa girdim. Fotoğraf bile çekmedim doğru düzgün. Yürüdüm, bakındım, konuşmaya çalıştım, yedim ve içtim (kahve).

Daha uçaktayken insanların güzelliği dikkatimi çekti. (Şimdi tüm Peru halkından özür diliyorum) Peru’dan sonra da böyle gelmiş olabilir (Benim zevkime göre tabii). Akdeniz insanına buranın havası, suyu, eti yaramış. Kovboy toplum zaten. Tüm filmlerdeki yakışıklı kovboylar entel dantel havalara bürünmüş halde sokaklarda yürüyorlar kızlar, bilginize.

Kahve kokuyor sokaklar. Öyle elde dolandırılmıyor. Oturup içiliyor. Öğlen yemekleri uzun uzun yeniliyor, bazen şarap da işe dahil oluyor. Hafta içi akşamları bile herkes sokaklara akıyor. Saat 10’dan sonra gece başlıyor ve bol miktarda pizza ve bira tüketiliyor. Sudan ucuz.

İnanılmaz sayıda cins köpek var. Daha az çocuk… Devletimiz oraya da yardım elini uzatmak ister mi acaba?

Her yerde tango reklamları. Hafta sonu sokak tangosu izledikten sonra daha çok bahsedeceğim bu konudan. Dikkat ettim çok insan şarkı söylüyor kendi kendine. Sokakta sevgilerini her türlü ifade etmekten kaçınmıyorlar. (Meksika kadar olmasa da) Güzel ve aşık gözüküyorlar. Yemyeşil parkları, şık caddeleri, özenli kıyafetleri var. Ve birkaç adım sonra…

Birkaç adım sonra sanki Mahmutpaşa’dasınız. Sesler yükselmeye, insanlar alevlenmeye başlıyor. Metro treni 1800’lerden, otobüsler 1970’ten kalma gibi. Akşam eve yürürken çöpten ailecek kağıt toplayanları görüyorsunuz. Kaldırımın her girintisinde bir yatak ve bir sürü battaniye var. Bazen de köpekler… Ve çocuklar… O şık kafelere, ucuz büfelere, ulaşım araçlarına, her yere insanlar girip bir şeyler satmaya çalışıyor.  Kimse bir şey demiyor, kovmuyor diye şaşırdım önce. Ama sanırım yüzleri yok. Ülkenin 3’te biri fakirlik sınırının altında. Son ekonomik krizlerle insanlar evlerini kaybetmiş, kendilerini aç bulmuşlar.

Devamlı protesto halindeler. Haklarını aramak için sokaklara dökülüyorlar, çok büyük saygı duydum. Buranın da Cumartesi anneleri var, “Mayıs Meydanı Anneleri”.  Ülkede 1976-1983 arası kayıplara karışan 30000 kişinin olduğu iddia ediliyor. İnanılmaz bir sayı. Bu memleketin de yakın tarihinde çok büyük acılar var. Bizdeki gibi.

Boca’ya yani asıl ateşli mahalleye henüz gitmedim. Tehlikeli olduğunu söylediler. Elimden tutsun diye Ceyda’yı bekliyorum. Para isteyen olursa Ceyda’yı bırakıp kaçacağım. Ah et konusu! ET! Arjantin’de biftek yememiş birisi, biftek yememiştir bana göre. Öyle böyle bir olay değil. Tokyo balık pazarında yediğim suşiden sonra ilk defa bir lokmayla böyle kendimden geçtim. Neyse ki kolesterolüm iyi…

Peron ailesi, turistik mekanlar, parklar, Recoletta mezarlığı, tango, gece hayatı, Ceyda gibi daha eğlenceli konuları yazacağım bir sonraki yazımda.

Şimdi bugün ziyaret ettiğim gemiyi düşünerek uyuyacağım. Arjantin’in dünya turu yapmış ilk gemisi…

Herhalde her turist gibi üzerinde durduğum 10 dakikada fırtınalar atlattım, korsanlarla savaştım, bana ihanet edenleri ayaklarından bağlayıp suya sallandırdım. Sonra da halatları kestim. (Bütün turistler bunu düşünmüştür değil mi?) Demir tabaklarda patates yiyip şarap içerken kadınlardan bahsettim (Eh kadın yokmuş gemide, erkek oldum ben de.) Kaptanın fotoğrafı vardı, sevmedim. Görüntü olarak Tenten’in dostu Kaptan Haddock’u seçtim kendime (Cem arkadaşıma selam yolluyorum) Güneşli bir günde uçsuz bucaksız okyanusa baktım sonra, bacaklarımı üçgen yapıp, ellerimi arkadan kavuşturarak “Bu dünya turunu tamamlayacağız” dedim.

Amerika KıtasıArjantinArjantin-DTDünya TuruLatin AmerikaÜlkeler

Hava nasıl güzel, nasıl güneşli… Ceketimi falan elime aldım, tişörtle dolandım tüm Perşembe. Yeşilliklere attım kendimi. Bir Japon bahçesi var, çok güzel demişlerdi. Gittim ben de. Nasıl ukala olmuşum anlatamam. Bildiğiniz park, ortasında da su birikintileri. İnsanlar meditasyon yapıyorlar. Bu arada sağlı sollu 10 şeritli bulvarlar. Gürültü öyle böyle değil. Herhalde yanlış geldim dedim. Bir adama sordum, doğru yerde miyim diye. “Si” dedi, at hırsızı kılıklıydı, güvenemedim. Derken çekik gözlüler yanaştılar yanıma. “Japanese Garden?” dediler inanamaz gözlerle. “Si amigos” dedim ben de. Öyle işte Japonya’yı bilmesek yutturacaklar bize. Demiş miydim ukalayım diye?

Sonra Cuma oldu. Ceyda gelecek akşama. Hava 10 derece soğudu. Yağmur çamur… “Ben havalanına gelip seni karşılarım” demiştim. Onun yerine battaniyenin altına girip uyudum, nasıl bir kış bezginliği üstümde. Ceyda ulaştı otele sapasağlam. “Yorgunsan bak, dışarı çıkmayalım” dedim. Neredeyse 1 gündür yollarda, uyur diye düşünüyorum. “Yok nerede bira var?” diye tutturmasın mı? Çıktık yedik içtik öyle olunca… Hep yeni tanıştığım veya uzun senelerdir görüşmediğim insanlarla bir arada olunca ya dünyayı kurtarıyoruz ya da yolculuklarımızı anlatıyoruz… En fazla fazla İnkaları çekiştiriyoruz. Dedikodu yapma ihtiyacım karşılanmıyor pek. Ceyda’ya dedim başla tüm İstanbul’un kulakları çınlatmaya… Öyle ev sıcaklığı getirdi yani amiga.

Ben bu arada kendimi “portena” ilan etmiş bulundum. Yani Buenos Aires yerlisi. Ceyda’ya rehberlik yapıyorum kendimce. “Bak meydan, bak kilise, bak sokak, bak nehir” falan dedim. Pek tatmin olmadı sanırım. Mutluluğu yemekte aramaya karar verdik öyle olunca.  Et ve şarap olayına girdik üzerinize afiyet. 400’er gram eti götürdük kişi başı. Geldiğimden beri bir inek yedim herhalde. (Vejetaryen okuyuculardan özür diliyorum, biraz vahşileştim yollarda)

“Bu yemekten sonra mezarlık iyi gider” dedi Ceyda. Öyle olunca meşhur Recoletta mezarlığında bulduk kendimizi. İnanılmaz bir yer gerçekten. Parasına göre kimisi kulübe, kimisi 2 katlı ev yaptırmış ölüsüne. Bazıları kırık dökük çok bakımsız, bazıları da fazla modern ve tertemizdi. Bir yığın heykel var çevrede. Şeytanı öldüren melekten rahmetlinin kendisine kadar.

Bu şehre yolunuz düşerse mutlaka gidin. Kalabalığı takip ederseniz de Eva Peron’un mezarını bulursunuz kolayca. Ruhuna bir El Fatiha okursunuz. Neyse biz hemen bu önemli durağı halledip mezarlığın sokaklarında kaybolduk. Ufak bir kasaba gibi. Bu arada Ceyda bütün mezarların içlerine bakıp girmeye çalışıyor. Sonra da böyle masum masum poz veriyor…

Bazılarının camları falan kırık olduğundan tabutlar ya da kemikler açıkta zaten. İyi iskelet gördüm şu dünya turunda… Fotoğraf çektik bol bol.

Bir güvercin konmuştu bir heykelin tepesine. El çırpıp bize bakmasını sağlamaya çalışıyoruz hayvanın. Mezarlıkta olduğumuzu unutmuşuz. Özür diledik sonra “çevre halkından”. Cevap vermediler neyse ki. Nitekim biraz korkunç bir yer. Tabutların üzerinde kirlenmiş beyaz örtüler, fotoğraflar falan görünce korku filminde hissediyor insan kendini. Ben de “Ave Maria” söylemeye başladım bu kadar haç görünce. Baktık daha fazla kalmamız bizim için iyi olmayacak döndük otelimize.

Palermo denen bölgenin akşamları çok hareketli olduğu söyleniyordu. Saat 10 gibi yemeğe gitmeye başlıyor erkenciler. Çoluk çocuk hem de. Yedik içtik biraz. Çok mu kafamda abartmışım, kış olduğundan mı, biz mi doğru yere gidemedik bilmiyorum ama hayal kırıklığına uğradım biraz. Bir Taksim değildi hiçbir şekilde. Bu arada Ceyda “Hani sokakta entel kovboylar dolanıyordu, neredeler?” diye isyan etti. Anlaşıldı ki benim Peru’dan sonra gözüm dönmüş. O zaman yarın kovboyların pazarına gidelim bari” dedik, yattık uyuduk.

Pazar günü nasıl bir soğuk ve yağmur… Ben sabahtan “Comandante Che Guevara” diye çığırmaya başladım. Ave Maria geçici bir tutkuymuş. Neyse havayı takmadık, yılmadık düştük yola “Feria de Matederos” aşkına. Çok güzel et de yapıyorlarmış diye duyduk.

Uzun sürdü otobüs. Ceyda bir duvarda inek resimleri görünce “Yaklaşıyoruz herhalde”dedi. Kasaptı orası… Olmayan et kokularını bile almaya başladık. Zaten pazar yerinde de devamlı yiyip içtik. Kahve içecek sıcak bir yer bulamayınca biraya dalarak başladık güne. Ortada kovboy müziklerini çalıp dans ediyorlardı deli gibi.

Kalabalık değildi tabii hava durumu nedeniyle. Birçok tezgah da boştu ama biz yine alışveriş bile yapmayı becerdik.

Neyse bunları geçelim. Derken nasıl adlandıracağımı bile bilemediğim, içeride müzik çalan bir mekanın önünde bulduk kendimizi. Sanki alacakaranlık kuşağına bir geçiş yaptık. Hala o yerin gerçek mi hayal mi olduğu konusunda şüphelerim var. İyi ki iki kişiydik. İnanılmaz kötü sesiyle şarkı söyleyen bir adam, yanında şarkıların sözlerini bilmeden eşlik etmeye çalışan bir kadın, beyazlı kırmızılı ev elbisenin üstüne kürk giymiş ve kalın kelebek gözlük takmış bir teyze… İki teyze, üç teyze… Hepsi birbirinden ilginç. Kiminin saçlar en son 1920’de yapılmış öyle sanıyorum ki. Ve dans eden amcalar ve dedeler. Toplam zaten 10 kişi falan var. Bir de biz. Herkes birbirini tanıdığı için misafir olarak dikkatleri üstümüze çektik ister istemez. Bir de güzel kazıklanarak hayatımızın en pahalı kolasını içtik. Değdi ama . Ceyda’nın birçok hayranı oldu. Biri 90 yaşındaydı sanıyorum. Ceyda pek yüz vermedi ona. 🙁 Bir de 20’lik vardı. Saçlarını punk modeli jöleleyip kazaklarını çıkardı Ceyda için. Sonra da kıvırmaya başladı bildiğiniz. Allahtan şarkıcı bana serenat yaptı da, kıskançlık krizine girerek olay çıkarmadım.

Neyse Ceyda kovboy kısmetlerinden de mutlu olmadı. Öyle olunca donarak döndük sıcak odamıza.

Boca ve Tango da yarına…

Amerika KıtasıArjantinArjantin-DTDünya TuruLatin AmerikaÜlkeler

Günden güne beni içine çeken bir şehir bu. Girdap gibi. Kara delik gibi. Devam edeceğim bir yol olmasa kaybolup gidebilirim içinde. Günlerin günleri kovaladığını bile unutabilirim. Öyle tuhaf bir yer.  Kış olmasına, sokakların üzgün olmasına rağmen. Belki de kış olduğu için…

Günlerden tango günüydü bugün. Sal Telmo sokaklarında dolanıp Boca’ya gittik. Caminito’daki rengarenk evlerin arasında turist olmanın keyfine varıp bedavaya tango gösterisi olan bir kafede yemek yedik. Şarkıcı amca Türkiye’den geldiğimizi öğrenince heyecanlandı birden. “Ankara’lı Pelin Ercan var, benim çok iyi arkadaşım, ayrıca muhteşem bir dansçı” diye anlattı bize. Bu bloga bir gün yanlışlıkla düşerse selam olsun kendisine. Çok büyük umutlarımız olmadan çökmüştük bu turist mekanına. Özellikle ben “ıyyk turist tuzağıdır buralar” diye aşağılamıştım. İyi ki Ceyda’nın sözünü dinlemiş, iyi ki oturmuşuz ama.

Parçaları hisli hisli söyleyen amca; yanımızda oturan mafya kılıklı adam ve oğlu; çirkin tango resimleri ve akordeonun neşeli olmaya çalışan sesi bir yana, dans eden çift beni çok etkiledi. Kızın yüzündeki sert bakış ve hüzün gerçekti çünkü. Öyle çok zor hareketler yapmadılar ama her adımda insanın nefesini tutmasına neden olabilecek bir tutku vardı. Devletimiz tangoyu yasaklasın mümkünse, şehvet tuzağı kendisi. Kötü yola düşen olabilir Allah korusun. Hem de işçi sınıfı çıkarmış bu çok zararlı dansı. Komünizme bile itebilir bu müzik içi temizleri…

Sonra yürüyüp fotoğraf çektik biraz. Ceyda’yı silahlı adamlara itip kaçmam gerekmedi neyse ki. Yeri gelmişken saatlerce uçup dünya kadar masraf yapması gerektiği halde çok önceden planlanmış olduğu tatilini iptal ederek seyahatime katılan Ceyda’ya çooooooook ama çooooooook teşekkür ediyorum. Hem de kış vakti… Gerçi bu kadar üşüyeceğini tahmin etmiyordu sanıyorum 🙂

Birkaç minik hediye aldık, yine renkli olan arka sokaklara da daldık kendimizi güvende hissedip.

Bir kadın tarafından uyarıldık ama. “Ana yoldan sapmayın, orada polis var, buralar tehlikeli” dedi. “Peki” dedik, zaten donuyoruz, taksiye atlayıp benim uçak biletimi değiştirmek için şehir merkezine gittik. (Bu aldığım dünya turu biletinin kötü yanları da var. Buenos Aires – Sao Paolo uçuşuna binmeyeceğim için 125 dolar ödemem gerekti. “E Duygu kaçırmış gibi yapsaydın uçağı” diyecekseniz ama o zaman da geri kalan bütün uçuşlarımı iptal ediyorlar namussuzlar.) Neyse taksi şoförü verdiğim 10’lukları eski oldukları gerekçisiyle beğenmedi. 100 peso uzattım ben de, sonra “Bozamıyorum” diye geri verdi onu, ilk verdiğim paraları aldı, üstünü de vermedi. “Ben bunları bankaya gider değiştiririm” dedi. İndik biz de, ne yapalım. Taksici abi benim 100 pesoyu sahtesiyle değiştirmiş, Ceyda’ya da hediyelik eşya satan dükkandaki kadın sahte 50 peso çakmış meğer. Çok yaygınmış bu olay. Bu ülkeye adımınızı atar atmaz sahte paraları ayırt etmeyi öğrenin ve her zaman kontrol edin. En çok da taksilerde sorun çıkıyormuş, haberiniz ola. Biraz sinirimiz bozuldu, sonra Boca yollarında boka basmış olmamız komik geldi. Ne yapalım o kadar para da işin macerası…

Ardından da Cafe Tortoni’ye gittik. Bu ülkenin en eski kafesiymiş. İçeride yer olmasına rağmen kapıda bekletiyorlar. İşin havası herhalde. Yiyip içtikten sonra da alt kattaki tango gösterisine 120 peso bayıldık. (Bu ucuzu) Kabare havasındaydı. Deli deli dans ettiler, iyi de eğlendirdiler ama öğlen gördüğümüz tutku ve gerçeklik yoktu. Yine de kaptırdım kendimi müziğe. Arada bir inanamıyorum dünyanın bir ucunda olduğuma. Dönmeme bir aydan az kaldığını düşününce kendime engel olamayıp anın nostaljisine kapılıverdim. Aileme sarılmayı, arkadaşlarımla kikirdemeyi dört gözle bekliyorum, o kadar özledim ki… Ama bir yandan da yol hiç bitmesin istiyorum. “Ölmeden yapmak istediklerim” listesinden bir maddeyi sildim, bin madde ekledim şu 4 küsür ayda. İyi bir şey olsa gerek… Değil mi?

 

Amerika KıtasıArjantinArjantin-DTDünya TuruLatin AmerikaÜlkeler

Buenos Aires’ten ayrılmak üzere otobüs garına gitmeye çalışıyoruz Ceyda’yla. Neyse ki erken çıkmışız, ana yollardan birini kapatmış, yine gösteri halindeler. Gar kocaman, maymunca anlaşarak buluyoruz otobüsün kalkması gereken yeri. Ama otobüs yok… Panik oluyoruz hafifçe, sonra yolun kapalı olması nedeniyle araçların gelemediğini anlıyoruz süper İspanyolcamızla. Ve otobüsün “yarı yatan” kategorisindeki kocaman rahat koltuklarımıza yerleşiyoruz…

Ben yine Kamboçyalı ruhumla dünya kadar yiyecek içecek almamıza neden olmuşum. Yol 17 saat. Artık normal geliyor. İstanbul – Ankara 5 saat yola “Ay acaba uçakla mı gitsem, yorgunluk olmasın” diyen bendeniz şimdi o mesafeleri günübirlik gitmeyi normal buluyorum… İnsan öyle garip bir yaratık. Ben elma, muz, havuç falan yerken Ceyda da bunları tüketmeye başlıyor. Ayıplıyorum…

Meğersem devamlı besleyeceklermiş bizi. Akşam sıcak yemek ve şarap veriyorlar, ardından da “Viski mi şampanya mı?” diye soruyor muavin. Şaşkınlıktan kola ve kahve içiyorum. Film gösteriyorlar gece 12’ye kadar bağıra bağıra, biz Ceyda’yla biraz muhabbet ediyoruz, biraz uyukluyoruz. O kitap okuyor, ben okuyamıyorum yolda midemi bulandırdığı için. Bir film İngilizce sadece. Onu izliyorum. “Man on Fire”. Meksiko’yu özlüyorum. En sevdiğim büyük şehir orası mı oldu acaba? Yok, liste uzun… Sonra da İspanyolca bangırtıları kesmek için mp3çaları takıyorum kulağıma. Uzun yolcuklarda hep aynı şeyleri dinliyorum. George Winston, Leonard Cohen, Eliott Smith, Smiths, Radiohead, Noel Gallagher, Cat Power, Bülent Ortaçgil ve Cenk Taner (Mert sağolsun 🙂  Bir milyon parça var yanımda halbuki, ama bunlar pencereden geçen ağaçlar, insanlar, kırık dökük evler, çöl, okyanus ve gökdelenlerle iyi gidiyor. Beni rahatlatıyor. Bir bakmışım uyumuşum… 

“Saat kaç Ceyda?”
“4”

“Saat kaç Ceyda?”
“8”

Tüm gece sadece bir kere horultumu kesip uyanıyorum anlayacağınız. Kahvaltımızı veriyorlar hızlıca. Hoş geldik yağmur ormanlarına ve şelalelere…

Amerika KıtasıArjantinArjantin-DTDünya TuruLatin AmerikaÜlkeler

Iguazu şelalelerini görmek uğruna katettiğimiz 17 saatin ardından Puerto Iguazu’ya ulaştık. 3 ülkenin sınırındayız. Paraguay, Brezilya ve Arjantin vatandaşlarının kardeşlik dostluk köprüleriyle birbirlerine ziyarette bulundukları bir yer burası. Telefon da delirip duruyor zaten. “Paraguay’a hoş gediniz, Brezilya’dan hoş gittiniz” mesajlarıyla.

Iguazu Milli Parkına hem Arjantin hem Brezilya kısmından girebiliyorsunuz. Paraguay’ın hakkına şelale düşmemiş 🙁 Genelde herkes bir gün bir ülkeden, öbür gün öbür ülkeden girip görüyor. Sınırda da tek gün geçiş yapanları form zırvalıklarıyla falan uğraştırmıyorlarmış. Amma velakin biz Brezilya’ya geçemedik… Bu Güney Amerika ülkeleri çok karakterli, tüm fakir ülkelere kollarına açarken genelde Kuzey Amerika ülkelerinden vize istiyorlar. Ceyda’nın da sadece Kanada pasaportu olduğundan biz parkın Arjantin kısmını keşfetmekle geçirdik zamanımızı. Ben de buradan Brezilya’ya devam edeceğim için sonraki günlere erteledim şelalelerin öbür tarafını görmeyi. 

Parktan önce Puerto Iguazu anılarımızı paylaşmak istiyorum. Bir kere biz sezon dışı geldiğimizden (sanırım) sokakta insandan çok köpek var. Zaten dükkanların olduğu 3-4 caddemsi, birkaç asfalt sokak ve toprak yollardan ibaret şehir. Belki biraz abartmış olabilirim boyutunu da, küçük bir yer anlayacağınız. Biz nasıl başardık bilmiyorum, zamanımızın büyük bölümünü bu 4 caddede kaybolarak geçirdik. Kaybolma nedenimiz de iyi bir mangalcı arayışımız. Bu ineklerin kadere bak… Kimisi Hindistan’da, kimisi Arjantin’de doğuyor… Brezilya’ya adımımı atar atmaz vejetaryen olmaya karar verdim zaten. Şarapları biftekleri götürdük yine. Ama Buenos Aires’teki ilk günümde yediğim eti bir daha bulamadım…


Neyse bu kaybolmalarımız sırasında ilginç bir ayine denk geldik. Kilise gibi bir yerde çılgın bir müzik çalıyordu. Biz de kafamızı içeri doğru uzattık. İnsanlar transa girmişler. Sağa sola sallanıp sanki şeytanı kovalıyormuş gibi hareketler yapıyorlar. Müzik zaten insanı heyecanlandıran hızlı bir şey, rahip de devamlı konuşup insanlara dokunuyor. Kutsuyor mu ne yapıyorsa artık…  Yani bütün inançlara saygım var tabii ama o kadar gerçek dışı bir görüntüydü ki deli gibi gülme isteğiyle doldum. Patlamak üzere olduğumdan fazla kalamadık. O trans halindeki arkadaşlar orada beni parçalarlardı Allah göstermesin. 


Evet şelaleri anlatmaya başlayabilirim. Bu arada ilk gün 130, ikinci gün 65 peso giriş ücreti alıyorlar . Yapılabilecek 3 büyük parkur var, “Upper Circuit”, “Lower Circuit” ve “Devil’s Throat” yani şeytanın boğazı. Adamlar bitkilerin, nehirlerin, şelalelerin üzerine demirden iskele kurmuşlar. Onların üzerinde yürüyüp bayağı bir doğayla bütünleşiyorsunuz. Ne kadar çok su ve nasıl bir hız… 


Orada yürüyen her Türk kendini doğal güzelliklere vermeden önce “Bu sağlam mıdır acaba, bok yoluna gitmeyeyim” diye düşünür… Biz de düşündük. Bu arada Lower Circuit ıslak bir parkur, yağmurlukları unutmayın.


Oradan Isla Martin denilen bir adaya da geçiliyor bedavaya. Ancak biz oradayken su seviyesi çok yüksek olduğu için gidiş kapalıydı. Neyse vaktiniz olursa 3 parkuru da tamamlayın mutlaka. Ancak Şeytanın Boğazı deli bir yer…

Şeytanın Boğazı’nı izleme noktasında bir yazı vardı. “Burayı kelimelere dökmeye çalışmayın, bakın ve meditasyon yapın” gibilerinden. Öyle insanüstü bir yer ki zaten, ne video, ne fotoğraf, ne yazı orada olma hissini veremez. Sanki bir okyanus bir kara delik tarafından çekiliyor. Sizi yutmak isteyen bir şeytan var, evet. Hava kapalı, suyun rengi de çamurlu ve kırmızıya dönük olunca kendinizi ufacık, önemsiz ve korunmasız hissediyorsunuz. Size yaşamı ve ölümü düşündüren bir yer burası. Öyle bakıp yürüyüp gidemezsiniz. Bir müddet nefesinizi tutuyorsunuz ister istemez. Çok bakınca başınız dönmeye başlıyor. Biraz intihara meyilli biriyseniz dikkat edin valla, kendinizi suyun dibinde bulabilirsiniz. İnsan garip bir şekilde o akıntının büyüsüyle,  sadece o gücün parçası olma hevesine kapılarak bile atlayabilir. Herhalde o yüzden “Atlamayın” diye uyarı levhaları koymuşlar. Ne zaman ki “Ulan ben bunun dibindeyim ve düşmüyorum, doğaya meydan okuyorum” derseniz, o zaman sanki kara deliğe akan enerji sizin oluyor, birden manyak gibi havaya giriyor, kahkahalar atmaya başlıyorsunuz…

Biz burayı o kadar çok sevdik ki, ikinci gün güneş açınca bir daha geldik. Bu sefer su buharının üstünde gök kuşağı oluşmuştu. 


Yine bakmaya doyamadık… Suyun rengi neden böyle biliyor musunuz?  Çünkü insan denilen gaddar varlık ağaçları kesiyor. Son 40 yıldır yağmur yağdığında nehirler ne var ne yoksa süpürerek böyle kan ağlıyorlar. 

Neyse sadece şelaleler yok tabii parkta. Yürüyüş yolları yapmışlar (dikkat edin ama, jaguarın biri bir çocuk yemiş daha önce)  isterseniz trenle de dolanabiliyorsunuz. Bin bir çeşit hayvan ve milyon çeşit bitki görmek mümkün. Yağmur ormanı çok deli dolu bir yer. Yan yana duran 5 ağacın 5’i de farklı ama iç içe girmiş gibi geliyor bana. Pek anlamam ama bitkilerden. Bir kaktüsüm, bir de ufak çamım oldu, ikisini de öldürdüm. Neyse çok tatlı, mavi kaşlı kuşlar vardı. Onlarla muhabbet ettik.

Zaten Ceyda kuşları geçtim mantarlarla falan da konuşuyor. Bir de bezelye kopardı yasak olduğu halde. Daha ne yasaklar deldi de, burada anlatmayayım.

Bir de bu parkta bolca rakun karıncayiyen arası bol tüylü, çirkin ama sevimli yaratıklar görüyorsunuz. Aslında vahşi doğanın bir parçası olmaları gerekiyor kendilerinin. Ama herkes fotoğraf aşkına bunlara yemek veriyor. Bir ufak parça ekmek için 10 tane yaratık bir adamın bacağına tırmanmaya çalıştı gözlerimizin önünde. Kendi hallerinde yemek yiyenlere de rahat vermiyorlar. Arada bir delirmiş halde bunları kovalayan insanlar görüyorsunuz. Parka ilk girdiğiniz de kızıyorsunuz bu insanlara, sonra istemeden de olsa hak vererek sesinizi çıkarmamaya başlıyorsunuz…


Ceyda’nın son gününde bu çevredeki yaralı/terk edilmiş hayvanların bakıldığı bir barınağa gittik, Guira Oga. Yine ormanın içinde. Traktörle sizi bir noktaya götürüyorlar, oradan kafesleri göre göre yürüyorsunuz. O kadar acıklı hikayeler dinledik ki… İnsanlar evlerine vahşi hayvan alıp sonra bakamayıp atınca bu merkeze düşüyorlarmış çoğunlukla. Bir de yolda kaza geçirenler, çocuklar tarafından kör edilenler, çiftçiler tarafından kovalananlar veya bavulların içine tıkılarak Avrupa’ya kaçırılmak istenenler var. 



Arjantin’de yollarda yavru maymun satıyorlarmış. Maymunları şarap veya birayla beslediklerinden alanlar onları evcil sanıyormuş, sonra hayvan arabanın içinde deliriyormuş kendine gelince. Genel olarak ilginçti, ama soğuk ve ıslak bir gündü. Bir de pek kuş sevmediğimden birkaç ilginç tür dışında bir yığın hindi falan görmek hafiften baydı. Karnım da acıkmış, kadın hindi aşağı, hindi yukarı deyip deyip duruyor… 

Dönüşte yanlış otobüse binmişiz, Ceyda az kalsın geç kalıyordu. Neyse taksiye binerek kurtardık durumu. Kendisine iyi yolculuklar diliyorum, iyi ki geldi, çok güzel bir hafta oldu. Değilse ben kiminle o kadar çok et yiyip şarap içecektim bilmiyorum 🙂

Bana da Brezilya yolları gözüktü artık. Arjantin de bu duruma üzüldü, o yüzden devamlı yağmur yağıyor. Ben de üşenmedim kendisi için bir parça yazdım. Umarım beğenirsiniz.

Ha bu arada, 21 Haziran geldi geçti. İlk defa benim için en kısa gün oldu. Dünyanın dengesini korumak adına 21 Aralık’ta yeniden bu yarım küreye gelmem gerekecek sanırım… Aranızda para toplayıp hesabıma yollayabilirseniz sevinirim.