ABDABD - DTAmerika KıtasıDünya TuruKuzey AmerikaÜlkeler

Hayatımın en uzun 1 Nisan’ını yaşadım. Evet şaka gibi de bir gündü. 1 Nisan saat 16:00’da uçağım kalktı. Yaklaşık 9 saat uçtuk. 1 Nisan sabah 9’da uçak Los Angeles’a indi. Matematiği size bırakıyorum da, 2 film arası “Neredeyiz” ekranına basınca uçağın gün çizgisini geçtiğini gördüm. “1 gün geriye gidiyoruz” dedim. Zamanda yolculuğun gerçek olabileceğine inandım o anda. Macellan’ı düşündüm. Macellan’la yolculuk yapan gezgin Antonio Pigafetta’ın tuttuğu günlük sayesinde döndükleri zaman günlerin uyuşmadığını fark etmişler. Macellan edememiş tabii ömrü yetmediğinden (Stefan Zweig’ın Macellan biyografisini okumanızı tavsiye ederim. Ben hayaller aleminde yaşayan biri olarak ne biyografi, ne tarih kitabı okumayı becerebilirim ama bunu zevkle, elimden bırakamadan okudum.)
 
Neyse uçak indi. Amerika’ya girip beni biraz korkutuyordu. Zorluk çıkardıklarını duymuştum. İngiliz pasaportum olduğu için vize almadım, sadece internetten bir form doldurup 14 dolar ödedim (kıskandırmak gibi olmasın) ama nasıl kendime güvensizim, anlatamam. İngiliz pasaportlu bir Türk… Irkçı olacaklar kesin dedim. Neyse size girişteki konuşmayı çevirmeye çalışayım. (Tabii siz-sen muhabbetini ben sallıyorum)
 
– Pasaport
– Buyrun
(İngiliz pasaportuma bakarak)
– Nerelisin?
– İngilizim (ufak bir sessizlik) Şey Türküm de aynı zamanda. (Biliyorum gereksiz bilgi de heyecanlandım işte)
– Türk müsün İngiliz misin?
– İngilizim (Evet hemen ihanet ettim milletime)
– O zaman neden Türküm dedin?
– Aksanımı garip bulabileceğinizi düşündüm
– Nerede doğdun?
– İngiltere
– İngiltere?
– Evet
– Aksanın nereden peki?
– Kem küm, Türkiye’de yaşadım sonradan
– Akrabaların mı vardı orada?
– Hı hı
– Ama İngiltere’de doğdun
– Evet
– Neden buradasın?
– Gezmek için
– Tanıdığın var mı yalnız mısın?
– Şey var ama yalnız da gezeceğim (Hangi cevabın daha iyi olduğunu bilemedim)
– Şimdi İngiltere’de yaşıyorsun değil mi? Parmak izini bırak şuraya.
– Yok İstanbul’da
– İstanbul’da… Ne iş yapıyorsun?
– Ses sentezleme cart curt
– Ne kadar kalacaksın
– 10 gün.
– 10 Nisan’a kadar mı?
– 11 Nisan
– 11 gün
– 11 gün
– Daha önce geldin mi buraya?
(Burasının Amerika olduğunu düşünerek)
– 99 yılında geldim
– Evet anılarını tazeleme zamanı gelmiş o zaman. İyi eğlenceler sana.
– Hı hı teşekkürler Memur Bey.
 
Evet böylece girdim ABD’ye. 99 yılında New York’a gitmiş ve orayı çok sevmiştim. Heyecanlıydım uçaktaki hayal kırıklığına rağmen. Heyecanlı ama çok da uykusuzdum. Benim uyku vaktimde burada yeniden gün oldu. İşte böyle düşünerek otobüs falan beklemeden taksiye binip Venice Beach’teki hostelime gittim. Adama adresi verdim. Beni bir yere bıraktı. “Buradan sağa dön git” dedi. Söylene söylene yürüdüm. Check-in’e var daha. Eşyalarımı bıraktım. Kumsala gittim. Kimsecikler yok. Hava ne sıcak, ne soğuk. Hafifçe esiyor. Kuma yattım öylece. “Herhalde bu kadar yorgunken chek-in saatini beklemek için en güzel yer burası olmalı” diye düşünmeye başladım. Başlamaz olaydım. 5 dakika sonra sanki plaj çok doluymuş gibi 15 yaşlarında hormonları azmış kızlı erkekli bir grup geldi yanıma. Nasıl bağırıp çağırıyorlar. Kalkacak halim yok. Bir müddet işkence çektim. Sonra biraz yürümeye karar verdim. Çok manyak bir yer gerçekten. 2 dükkandan biri “Green doctor”. 40 dolar ödeyip bir form dolduruyorsunuz. Uykusuzluk çekiyorsanız, migreniniz varsa, stresliyseniz, veya işte uyduruyorsunuz bir şey, hemen ilaç olarak esrar kullanmanız için reçete yazılıyor. Adam gibi izin verin madem. Bir de “green doctor”a haraç vermenin anlamı nedir? Daha ucuz olsaydı sırf sizi bilgilendirebilmek için birini ziyaret de edecektim… Nitekim zaten parasızmışım da haberim yokmuş… Neyse işte böyle yürürken bir adam takıldı peşime “Tecavüzcü, tecavüzcüsün sen” diyip gülüyor devamlı. Yolumu değiştirmeye çalışıyorum, başka bir yerden çıkıyor. Karnım acıkmıştı, bir yere sandviç almaya girdim. Para çıkartacağım. Cüzdanım yok. Gitmiş. Bilmiyorum nasıl oldu. Kafamdan kaynar sular döküldü. 120 dolar falan var, çok para yok da, kredi kartları ve bankamatik gitti. Hep değişik yerlerde tutuyordum, sabah üşenip aynı yere tıkmıştım. Yorgunluk işte… Ve kötü şans. Annemi aradım, kartları iptal etti sağolsun. Ben de hostele geri dündüm acaba orada mı düşürdüm diye umarak. Resepsiyondaki kadın adımı sordu “Duygu Can” dedim. Yok burada öyle bir rezervasyon, doğru yere geldiğine emin misin?” dedi. “Tabii ki” dedim. Yanılmışım. Ben “Venice Beach Hostel”den yer ayırtmışım, orası “Venice Beach Cotel”miş ve neredeyse yanyanalar. Neyse aldım çantamı öbür tarafa gittim. Sızdım. Tüm öğleden sonra uyumuşum. Normalde oyalanır, daha geç bir saatte uyumaya çalışırdım uykum düzene girsin diye ama sinirlerim çok bozuk. Öyle işte, uyandım sonra. Güneş batacak. Kumsala gideyim dedim. Çıktım dışarı. Ama Jamaikalılardan gelen yemek tekliflerinden huzuru bulamadım. İyi ki küçükken  bir rastalı adam hayalim vardı. Sonra da çete tipli erkek grupları belirmeye başladı. Etrafta polisler… İyice sinirim bozuldu. “Nereye geldim ben?” dedim. Herkes bana “Hindistan’da dikkat et” diyordu da, asıl tehlikeli yer burasıymış. Amerikalıların forumlara çeşitli ülkelerle ilgili “Ay çok tehlikeli” diye yazmalarına anlam veremedim. Odama çekildim.

Ertesi gün daha fazla bana uğursuz gelen bu yerde kalmamaya karar verdim. Otobüse binip Holywood’a gittim. Otobüsü 1 saat falan bekledim. Alışmışım Kore’de Japonya’da her yere kolayca gitmeye. Neyse bindim. İçim burkuldu. Otobüsteki tek beyaz adamlar deliler veya deli gibi esrar kokanlar. Diğer herkes göçmen. Beverly Hills’ten geçiyoruz. Bir yanda limuzinler, bir yanda sokakta yatanlar… Meşhur Hollywood Bulvarı’nı soracak olursanız orada sadece turistler ve evsizler var. Neyse hostelime yerleştim, yürüdüm biraz fotoğraf çektim.

 

Ama mutsuzluğum geçmedi o gün. Kimseyle konuşmadım bile. Hostellerde asosyal olmak zor iş, ama ben becerdim.

Ertesi gün kafamı temizlemek için bir film delisi olarak Universal Studios’a girmeye karar verdim. İlk önce film setlerinde geçen bir tur için sıraya girdim. Önümde yürüyen insanları takip ettim. 1 saat bekleme vardı. Neyse küçük trenimiz geldi, bindik. Adam konuşmaya başladı. İspanyolca! Salak gibi İspanyolca tur sırasına girmişim. Nasıl bir gülme geldi. Ama bozuntuya da vermiyorum. Neşelendim feci halde. Azıcık da anlıyorum. Ama önemli bilgileri anlamıyorum. Mesela “fotoğraf makinesi” dediğini anlıyorum ama “Dikkat edin ıslanabilir” dediğini anlamıyorum. Neyse ki kabındaydı. Çünkü setlerden geçerken çeşitli efektlerde üstünüzde uygulanıyor. Deprem olsun, sel olsun, uçan, patlayan arabalar olsun… O sel falan güzel yapmış adamlar… Islanıyorsunuz feci halde.  3 boyutlu 360 derece King Kong vardı bir de. Sonra çeşitli filmlerin setlerini gördük.

 

Ufak kasabalardan geçtik ve turumuzu tamamladık.

Her bir şeye girdim 1 günde sayılır. Her şey 3-4 boyutlu, patlamalı, zıplamalı… Sonra sanal ve gerçek lunapark trenleri var. Ama öyle çok çok heyecanlı değiller. Olay daha çok gösteri üzerine. 4 boyutlu Shrek çok şirindi ama. Bana bir şey kattı mı? Katmadı. Etkilendim mi? Etkilenmedim. Ama kafam boşaldı ve arada kahkahalar attım, çok da eğlendim. Hatta akşam hostele gidip sosyalleştim bile. Bir işe yaramadı gerçi, bir sonraki sabah trenle San Francisco’ya doğru yola çıktım.

Californication’ı daha iyi anladım…

 Tren yolculuğumu da yazacaktım ama çok yoruldum. O da sonraya kalsın.
 
ABDABD - DTAmerika KıtasıDünya TuruKuzey AmerikaÜlkeler

Okan Bayülgen bir programında (hangisi olduğunu hatırlamıyorum) bir gezginle konuşurken (kim olduğu da gözümün önüne gelmiyor ), öyle sanıyorum ki İnkaların (evet bu kısmından da emin değilim) bir yerden bir yere yürürken durup ruhlarının gelmesini beklediklerini söylemişti (veya ben böyle anlamıştım).

Yabancı olmanın ilginç olduğu misafirperver, bilge, sevecen, utangaç, kendini öne çıkarmayı sevmeyen doğudan; karman çorman, bireyselliğin tavan yaptığı, kimsenin sizi sallamadığı, fazlaca öz güvenli Amerika’ya ruhum 9 saatlik uçuşla varamadı.  Los Angeles – San Francisco arasında her tarafı camla kaplı “gözlem kompartımanında” okyanusa bakarak kahvemi yudumlarken bu sonuca vardım.

Karman çormanlık çok güzel aslında bakmayın bana. (10 günde hayatımda gördüğümden daha fazla ilginç insanla karşılaştım. Ama onları başka bir blog yazısında anlatacağım.) İnsanların kırmızı ışıkta beklerken, metroda,  kahve alırken ya da salak salak bakınırken günlük muhabbetlere girmeleri de ilk gün başıma gelenleri arkada bırakmamda yardımcı oldu, ruhum hafiften etime yetişmeye başladı.

Trende de arkadaş edindim. Bir kız bindi yolun yarısında. Biz okyanustan uzaklaşmış, yeşil vadilere dalmıştık. Ben de yerime geçmiş, kulağımda Elliott Smith’le meditasyon yapıyordum. Bu kızımız biraz fazla enerjik çıktı. Havadan sudan muhabbet ettik. Sonra ben gözlerimi kapadım, açtığımda kalkmış aerobik yapıyordu. Tövbe tövbe dedim. Koltuğuna koyduğu kitaba gözüm ilişti. “Nasıl Yahudi olunur?” Dedim herhalde evlenecek, din değiştiriyor.  Sormadım kendisine. Karnım acıkmıştı, tekrar gözlem kompartımanına gittim. Sağır bir adamla beraber oturduk. Sessizlikle konuştuk dersem beni fazla mı “romantik” bulacaksınız bilmiyorum ama gereksiz muhabbetler ve ne diyeceğini bilememe durumları olmadan, gülümsemeler ve el işaretleriyle yolculuğu paylaşmak tam da ihtiyacım olan şeydi. Belki de içine kapanık olduğumdan… Neyse yerime geri döndüğümde kızımız yoktu, arka koltuktaki adam da kaybolmuş. Biz üst kattayız, alt katta da geniş boş alanlar var. Bizim kıza arka sıradaki adam orada masaj yapıyor. En az bir 4 saat falan masajlaştılar. Ben de San Francisco parçasını dinledim. 

 

Huzur topuydum. Çok trene bindim ama bu hayatımdaki en keyifli yolculuk oldu.

Vardık Oakland’a. Oradan otobüse doluşturdular bizi. Şoför Çinli. San Francisco’nun Çin Mahallesi meşhur bildiğiniz üzere. İngilizcesi çok kötü ama. Bay köprüsünü geçtik, 10 dakika içinde San Francisco’daydık. Adam bizi, o anda çok anlamsız gelen, ama ertesi gün şehrin ufacık olduğunu anlayınca daha da anlamsızlaşan bir şekilde 1 saat dolandırdı. İnsanlara nerede ineceklerini sormadı ama söyleyenlerin bazılarını otellerine bıraktı. Sinirler gerildi. Tren 12 saat sürdü bu arada. Ucuz yolculuk için otobüs, hızlı yolculuk için uçak kullanın. Trene yolculuğun kendisi için binin. Ama binin bence. 

Neyse birileri bağırmaya başlayınca bana “Sen şurada in, şöyle yürü” dedi. Yürüdüm. Tam bir Amerikan polisiyesinde buldum kendimi. Beyaz, uzun ve kirli saçları birbirine girmiş dişsiz kadın birasını içip kendi kendine konuşurken, 2 yapılı adam kenarda kavga ediyorlardı. Bir köşede de el altından bir alışveriş vardı sanıyorum. Hani filmlerde esas oğlan dumanlar altında, polis sirenleri eşliğinde evsizlerin yanından yürür ya, hah işte o esas oğlan bendim. Sırt çantalı, gözlüklü, yolun ortasından ufak ve yamuk adımlarla koşan bir tip… Hostelime sapa sağlam vardım ama. Ertesi gün Brandon’a “Burası akşamları güvenli mi?” diye sorduğumda, “Evet çok güvenli, sadece 2 sokak aşağıya inme” dedi. “Ben oradan çıktım Brandon” dedim.

Brandon mı kim? Arkası yarın…

ABDABD - DTAmerika KıtasıDünya TuruKuzey AmerikaÜlkeler

San Francisco’daki ilk sabahımda hostelin girişinde “Ne yapsam” diye bakınırken bedavaya bir yürüyüş turu olduğunu gördüm. Son dakikada gruba katıldım. Rehberimiz Brandon, aynı zamanda hostelin resepsiyonunda çalışıyor. Türk olduğumu öğrenince manalı bir bakış atıp iç geçirdi. “Hayırdır inşallah” dedim kendi kendime. O kadar da egzotik bir memleketten gelmiyorum. Sonradan anlattı Brandon. Benim hostelin üst katlarında öğrenciler kalıyormuş. Geçen sene de Türk bir kız varmış, Ebru, bizimki fena halde aşık olmuş. Unutamıyormuş. “Ağustos’ta İstanbul’a gitmeyi planlıyorum, çok merak ediyorum” dedi. “Pişersin gitme” dedim duygusuzca. Adamın umurunda değil ki hava durumu.

Neyse yürüyüş ilginçti. Bu içinden fal çıkan Çin çöreğinin aslında San Francisco’da bir Japon tarafından uydurulduğunu öğrenip ilk icat edildiği yerde tadına baktık.

Çinli ve komik bir amca bize konser verdi. Kartında Jackie Chan diye yazıyormuş.Sonra “hooker” yani fahişe kelimesinin ortaya çıktığı sokağa gittik. O sokaktaki fahişeler kendileri seçiyorlarmış adamları.Siz şapkanızla yürüyorsunuz sonra hop şapkaya bir kanca (hook) geçiyor yukarıdan. El mahküm gidip almanız gerekiyor.  Bu bilgiler ne kadar doğru bilmiyorum tabii, Brandon söyledi, biz de inandık. Ardından ilerleyen günlerde sıkça uğradığım, vakti zamanında Beat akımının merkezi olan City Lights kitapçısını gördük. İstediğiniz gibi girip içeride kitap okuyabiliyorsunuz. Ben dayanamayıp parasızlığıma rağmen Beat’in kralı olan Jack Kerouac’ın On the Road (Yolda) kitabını aldım. Okumak için doğru zaman ne de olsa. Bir de Francis Cappola’nın senaryolarını yazdığı kafenin önünden geçtik. Kızı Sophia da çok takılıyormuş oraya. Belki rastlarım diye hep bakındım. Sonradan düşündüm de neye benzediğini pek bilmiyorum aslında. Görsem tanımam ki… Neyse yürüyüşümüzü Telgraf tepesine çıkıp San Francisco’ya tepeden bir bakış atarak tamamladık.

Karnımız acıkmıştı. Gruptan birkaç kişiyle ekmek içinde chowder (deniz ürünleri çorbası) yedik sahilde. Dev martılar vardı. Ben ekmeği bitiremeyince martılara atarak eğlendim. Diğerleri beni kınayıp yiyemediklerini çöpe attılar.

Günlerimi dakika dakika anlatırsam annem ve babam hariç kimse okumaz sanıyorum. San Francisco’yu çok sevdim onu söyleyeyim. Dik tepelerine yürüyerek inip çıktım, Hansel ve Gratel’le her an karşılaşabilirmişim hissi veren evlere hayran hayran baktım, hippi ruhumu mutlu eden 2. el kıyafet, kitap, plak (ne aklınıza gelirse) bulabileceğiniz Haight sokağındaki kafelerde organik kahvemi yudumladım, parklarda kendimi çimenlere atıp uzandım, Golden Gate köprüsünün üstünde yürüdüm, Cumartesi günü kurulan pazardan sağlıklı yiyecekler alıp hamburger ve hot doga ara verdim, Levi’sı selamladım, meşhur tramvaya parasızlığıma rağmen 6 dolar bayıldım ve bu şehirde yaşamak güzel olmalı diye düşündüm. Şansıma Los Angeles’a geri döneceğim güne kadar da hava hep güneşli ve açıktı. Dediklerine göre genelde sis iniyormuş, bana gülümsedi bu şehir.

Garip garip insanlar dolanıyor ortalıkta, kırmızı lens ve yeşil peruk takanından, sakalını ve saçını Forrest Gump gibi uzatıp çıplak ayak koşanına kadar. Çok eğlenceli. Yeterince renk yok bizde bunu fark ettim. Dilenciler bile beni güldürdü. Genelde “Açım” yerine “Ailem zombiler tarafından kaçırıldı, tüfek almak için paraya ihtiyacım” var şeklinde dileniyorlar.

İyi insanlarla karşılaştım. Bir defasında otobüste, üstü başı yırtık (evet benim gibi), ayakkabıları eski, çikolata renkli, yaşlıca bir adam oturuyordu. Aslında ilk bakışta deli olabilir hissi veriyor. Kuzenimin deyişiyle Amerika’nın her yerinden evsizleri ve delileri San Francisco’ya yolluyorlar burası daha insancıl olduğundan. Neyse kucağında iki de saksı var. Koreli bir kız geldi oturdu yanına. Adam muhabbete başladı. Ben hemen kötüye yordum. Aslında kiliseden geliyormuş amca, kızla uzun süre babacan bir tonla konuştu ve önerilerde bulundu. Sonra da saksılardan birini kıza hediye etti. İndi gitti. Gözlerim doldu.

Çin mahalleli fotoğrafçı bir kankam oldu bu arada. Güneşin batışını izlemek için tepelere çıkmıştım. Adam da fotoğraf makinemi görünce muhabbete girdi. Az bulunan bir kuşun fotoğrafını çekmeye çalıştı uzun süre (Evet türünü bilmiyorum). Ama hiç durmadan konuştuğu için kuşun orada onu beklemesi biraz olanaksız gözüktü bana. Neyse güneş batınca ben de “Haydi selametle kal Lee”dedim, o da “Hop daha ayın doğuşunu çekeceğiz, karpuz keseceğiz, nereye?” diye sordu. Ben çekemem bu fotoğraf makinesiyle tripodsuz falan dedim, yoluma devam ettim. Sonradan adamın neden bu kadar heyecanlı olduğunu anladım. O Bay köprüsünün üstünde bir dolunay duruyordu, ben hayatımda bu kadar büyük ay görmedim, olabilir mi böyle bir şey? Google’ladım, ay dünyaya çok yaklaşmış sanırım ama yine de ikna olmadım. Birileri bana bilimsel bir açıklama yapsın mümkünse.

Unutamayacağım bir kare de Golden Gate Park’taki terkedilmiş gelindi.

Yürüyorum, arkamdan Çince küfürler geliyor. Gelinlikli peri gibi bir kız koskoca parkın ortasında bağıra bağıra koşuyorsa küfrediyordur diye düşündüm, Çince anladığımdan değil. Durup fotoğrafını çektim, arkamdaki adamlar çok eğlendiler bu duyarsızlığımla. Kızı takip ettik bir müddet, çözemedik olayı. Neyse sevdiğine kavuşmuştur umarım. O Golden Gate köprüsü de gerçekten etkileyiciymiş. Belki ilk defa böyle büyük bir köprü üstünde yürüdüğümden bana öyle geldi.

Organikle bozmuşlar kafayı bu arada. Zeynep’e selam söylüyorum buradan. İyi beslenmeden mi böyle güzeller bu insanlar diye merak ettim ama. Her köşeden yakışıklı adam çıkıyor. Ama öyle Los Angeles tarzı kaslı sörfçü havasında değiller. Daha çok entel dantel bir tayfa var. Eğer Castro’ya gitmemiş ve gerçeklerle yüzleşmemiş olsaydım  “Haydi kızlar buraya” derdim.. Castro buranın gay mahallesi. Benim bütün yakışıklılar da oradaydı vallaha. Üzgünüm, baştan kaybedilmiş bir savaş bu… Çok güzel mekanların olduğu, özgürlük kokan, gökkuşağı dolu bir mahalle Castro. Gidin mutlaka, çekinmeyin.

Hippiler geride kalmış olsa da, bu şehir insanlara kendileri olabilme hakkını veriyor gibi geldi bana. Bir anlamda hala çiçek çocuklar var.  O yüzden bu kadar sevdim sanırım. En azından sokaklarının tadını çıkardım. Parasız olduğumdan çevre göl ve göletleri görüp şarap deneyemedim pek. (Ama bira alırken kimliğimi sormaları nasıl da mutlu etti bana anlatamam. Gerçi sonradan öğrendim ki 30 yaşının altında gösteriyorsanız her ihtimale karşı diye soruyorlarmış.) Bir de Paskalya kalabalığından dolayı bilet bulamayınca meşhur Al Capone’un hapishanesi Alcatraz adasını göremedim. Karadan fotoğrafını çektim bol bol.

Parasız olmam iyi oldu aslında deli gibi alışveriş yapabilirdim. İlginç ilginç bir yığın dükkan dolu ortalık. Korkunçları da vardı ama. Gotik bir mağazaya girdim bakınmak için, bu doll house’ların (bebek evleri) içine porselenden insanlar yerine doldurulmuş fareler koymuşlar. “Iyk” dedim. Kusuyordum az kalsın.

Şimdi bununla mı bitireceğim San Francisco yazımı… Bu şehrin tepelerine inip çıkan tramvay tarzında çok yokuşlu bir blog yazısı oldu bu…

Neyse son gün yağmur çamur, benim Los Angeles uçağı 3 saat gecikmeli kalktı. Türbulans tanımım değişerek uçtuk 1 saat. Fırtına sonrası Los Angeles güneşli olunca, burayı da sevebileceğimi düşünmeye başladım. Sanırım ruhum gerçekten yakaladı vücudumu. Her ülkeden ayrılırken içime bir hüzün çöküyor. Burada olmaz sanmıştım, ama oldu. Nostaljik duygular içindeyim yine… Ama ilk defa yeni bir ülke korkusunu yaşamıyorum. Hem yola devam ediyormuşum hem eve gidiyormuşum, ya da evim yolumun üstüne geliyormuş gibi hissediyorum. Çok özlediğim arkadaşlarım Zeynep, Joe, Asli ve Selçuk’u görüp, 2 ailenin yeni üyeleri Leyla ve Mila’yı ısıracağım için inanılmaz derece heyecanlıyım. Aysu önerini dikkate alıp birkaç gün Montreal’e de gitmeyi planlıyorum.

Olayı iyice kişiselleştirmişken blogum üzerinden yolculuk yaptığını yazıp beni çok mutlu eden Serap’a ve tatlı oğlu Cesur’a da sevgilerimi yolluyorum. 🙂

Birazdan Oscar dağıtacakmış gibi havaya girdim…

Yok “green doctor”a gitmedim merak etmeyin.

Bu arada işiniz gücünüz dedikodu arkadaşlar. Geçen yazımı Brandon yazıp havada bırakınca ne kadar çok soru aldım. Everest’e çıksam bu kadar olay olmazdı.

 

Amerika KıtasıDünya TuruKanadaKanada-DTKuzey AmerikaÜlkeler

Yol anılarıma minik bir mola…

Son 2 haftadır sıklıkla uyandığımda nerede olduğumu bilemiyorum. Bir sabah İstanbul’dayım sanarak açtım gözlerimi. Sanırım rüyamda odamdaydım. Çevreme bakındım. Her şey yabancı gözüktü. Gerçeğe ulaşmam zaman aldı. Başka bir sabaha tamamen kaybolmuş halde başladım. Nerede olduğumu, ne yaptığımı bilemedim. Yattığım koltuğa dokunmam, sağa sola dönmem, bir müddet düşünmem gerekti.

Garip bir duygu. Benim gibi derin uyuyup sabah uyanamayan herkesin arada başına geliyordur sanırım. Benim için olağan sabahlar olmaya başladı bunlar. Seyyahlığa alışma süreci olduğuna karar verdim kendi kendime. Bir yatağımın olmamasına alışma…
 
Yola çıkmadan hemen önce bir arkadaşımın koltuğunda uyuklayarak duvardaki dünya haritasına bakarken “Bundan sonra her sabah başka bir yerde uyanacağım” demiş ve heyecanlanmıştım. Korku ve mutlulukla karışık bir heyecan…
 
Korkacak bir şey yokmuş aslında. Sabahları nerede olduğumu bilemediğim o saniyelerde sanki hayata yeniden başlıyormuş gibi hissediyorum. Her şey sıfırlanıyor. Garip, yalnız, tedirgin ama özgür sabahlar bunlar. Sonra kendime gelince rahatlıyorum. Kendime dönüş… O sabah uyandığım yerin “evim” olduğunu anlama.
 
Doğrusu bu durum ne kadar normal bilemediğimden ve bu anı sabahtan sabaha hatırlayıp sonra tamamen unuttuğumdan bahsetmemiştim kimseye. Sonra Jack Kerouac’ın “Yolda” kitabında şu cümlelere rastladım.
 
“… Güneş  kızarmaya başlarken uyandım. Bu, hayatımın en değişik, en 
garip anıydı: kim olduğumu bilmiyordum, evimden uzakta ve yol 
yorgunuydum, daha önce görmediğim ucuz bir otel odasında 
yatıyordum. Dışardaki buharın  ıslığını, otelin eski tahtalarının 
gıcırtısını, yukarı kattaki ayak seslerim, bütün kederli gürültüleri 
işitiyordum. Çatlamış yüksek tavana baktım. Yaklaşık on beş saniye 
kim olduğumu hatırlayamadım. Korkmuyordum, sadece başka 
biriydim, bir yabancı. Ve tüm hayatım hayaletlere, ruhlara aitti.
 
İşte hayalle gerçek arası belirsiz bir çizgide geçirdiğim o “on beş saniye”ler yolda olma durumunu en samimi şekilde özetliyor. O anlarda kendimi bile kandıramıyorum. Günlük dertlerden öte bir yerde “Ben kimim?” karmaşasına düşmek; dünyadaki en zor, en önemli, en gizemli sorulardan birini bu kadar saf bir şekilde sorabilmek hayata da farklı bakmaya neden oluyor.
 
Arkadaşlarımın yanına geldim, dinlendim de böyle filozof filozof konuşuyorum. Değilse genelde bir günümü planlamakla (kalacak yer, yiyecek, ulaşım, para, yapılacak, edilecek) veya seyrine bırakmakla meşgul oluyorum. Primitif ama insanı içine çeken, alışkanlık yapan, hayatta hissettiren bir mola yolda olma… Keşke “mola” yerine “yaşam” kelimesini koyabilsem… Kim bilir?
 
Uyku vakti, yarın da beyzbol ve bira…
 
Amerika KıtasıDünya TuruKanadaKanada-DTKuzey AmerikaÜlkeler

Toronto’da çok sıkıcı bir hayatım var.

Sadece evde organik kahve içip

hayali arkadaşlarımla vakit geçiriyorum…

Niagara şalelesine bayıldım bu arada.

İnsanı içine çekiyor biraz, atlamak istedim. “Sen kendini Super Girl mü sanıyorsun yoksa?” dediler, engel oldular. 

Arkadaşlarımın çoğu ya Kanada’da okumuş ya da Kanadalı oldukları için çok merak ediyordum burayı. Yaşamak için çok güzel gerçekten. Bütün günümü geçirebileceğim kafeler ve yayarak oturabileceğim parklar var. Bir tanesinde uyudum bir öğleden sonra. Yine yanlış mevsimde gelmişim, tam bahara geçiş döneminde. Ağaçlar çiçek açmaya başlamış ama…
 
Neyse bazı şeyleri çok ayıpladım burada da. Bir yığın esrar ekipmanı satan mağaza var. Girdim bir tanesine merakımdan. Adamın biri bebeğiyle alışveriş yapıyor. Yanına gidip “Cık cık cık” dedim. Bizim yan komşular da bahçede alemdeler devamlı. Onların da çocukları var hem. Geçen akşam arabanın farlarını açık bırakmışlar kafaları nasılsa artık. Zillerini çaldık, saçmaladılar önce kapıda, sonra gülme krizine falan girdiler. Çok komiklerdi. Ama onlar da bir “Cık cık cık” aldılar merak etmeyin. 

Bir de şu amcanın konserine gittik. Dahi ötesi bir adam. Sakın kaçırmayın Türkiye’ye geldiğinde.

 

Tuck

 ve Suna aileleri de bana çok kötü bakıyorlar.
 

Onlara bir şans daha vermek için Montreal’e gitmemeye karar verdim.

Öyle işte Toronto’da hayat.  Çok entelektüel bir yazıyla geri döneceğim.
Amerika KıtasıDünya TuruKanadaKanada-DTKuzey AmerikaÜlkeler

Evet Toronto hakkında ciddi bir yazıyla karşınızdayım. Bundan önceki yazımdan sonra Suna ailesi beni evden kovmaya kalktı 🙁 Ardından temizlik yapmam şartıyla kalmama izin verdiler. Yok olmuyor galiba, ciddi bir yazı yazamıyorum… Seyahatimin en kahkaha dolu 2 haftasını geçirdiğim için fazla endorfin salgıladım sanırım, normale dönemedim henüz.

Yaptığım kültürel aktiviteler arasına Art Gallery of Ontario, Organik Fuar ve Beyzbol maçını ekleyebiliriz. Bizim Blue Jays kaybetti ama 🙁 Herkes maçta sıkılırsın diyordu ama sıkılmadım. Nedense Amerikan beyzbol filmlerini çok seviyorum o yüzden kendimi film setinde gibi hissettim.

Organik fuara aslında arkadaşım Zeynep’in işi dolayısıyla gitmiştik. Devamlı güzel güzel yiyecekler dağıtıyorlar deneyelim diye. Sevdim o yüzden. Eşi Joe ve 3 aylık kızları Leyla da bizimleydi. Leyla fuarın yıldızıydı üstün sevimliliğiyle. Bir ara Joe uzaklaştığında kadının biri Zeynep, Leyla ve benim bir aile olduğumuzu sandı.  Ne kadar açık görüşlü falan gibi görünsem de algım o kadar kapalı ki anlayamadım kadının ne demek istediğini. Aynı cins evliliklerin izin verildiği ve doğal karşılandığı bir yerde olduğumu unuttum. Neyse bu olay bizi uzun süre güldürdü.

Art Gallery of Ontario’ya bir müddet İstanbul’da kalmış olan arkadaşım Stephanie’yle gittik. Kanadalı artistlerin tanıtıldığı bedava bir tur varmış. Ona katıldık. Bir yerde Kanada’nın sanat tarihi konusunda bir tartışma falan olursa katılıp ukalalık yapabilirim. Stephanie bana yolda kendim hakkında yeni şeyler öğrenip öğrenmediğimi veya böyle bir amacımın olup olmadığı sordu. Yolculuğumun sonunda bu konuyla ilgili bir kompozisyon yazacağımı söyledim. Her gün yeni bir şey öğreniyorum ama bir yandan da hiç değişmiyorum aslında.

Başına hiç garip şeyler gelmedi mi diyeceksiniz. Geldi. Mesela kahvaltı ederken ikinci gözlüğümü de kaybettim. Nasıl oldu bilmiyorum. Şimdi yarı kör geziyorum. Bir de fotoğraf makinemi düşürdüm, sanırım kit lens bozuldu. Hala kredi kartım yok. Borçlarla yaşıyorum. Gelecek hafta arkadaşım Helin İstanbul’dan bana katılınca deli gibi alışveriş yapacağım sanırım.

Evet haklısınız bunlar pek garip olaylar değil benim için. Devamlı bir şeyler kaybediyorum. Toronto’da otobüs şoförünün kaybolduğunu söylesem bu garip olur mu? Asli ve kızı Mila’yla otobüse bindik. Binmeden gideceğimiz yeri söyledik şoföre emin olmak için. Adam da “Ben pek bilmiyorum ama bulabilirsek gideriz oraya” gibi bir şey dedi. Biz de güldük, şaka yapıyor sandık. Neyse adam bir müddet sonra otobüsü kenara çekti, (bir tek biz varız) sağına soluna bakıyor. “Noolyo?” dedik adama. “Benim daha ilk seferim, yolu bilmediğimi söylemiştim” dedi. Asli adama yolu tarif etmek durumunda kaldı.

Bu arada hayatımdaki ilklere bir de bebek bezi değiştirmek girdi! Evet bu yolculuk arkadaşım Özge’nin de dediği gibi çok faydalı oldu benim için. Selçuk bana ders verdi önce oyuncak tavşan üstünde, sonra da hayatımda ilk defa bir kaç saat bebek bakıcılığı yaptım. Tüm bebekler Mila gibi olsa bebek bakıcılığını iş olarak seçebilirdim sanırım. (Bu da söylenmez aslında değil mi, ayıp, tüm bebekler muhteşemler tamam, özür diliyorum) Ona “Duygu” demesini öğretmeye çalıştım. O kadar çok tekrar ettim ki bilinçaltına yerleşti bence. İlk kelimesi olacak gibi geliyor bana.

Sonra Suna’ların stüdyosu var, Selçuk müzisyen çünkü. Ama eşi Asli de çok yetenekli. Akşamları bize doğaçlama konserler verdi. Dinlemeye doyamadık. Ben çekindim, eşlik edemedim pek.

Çok güzel yemekler yedim… Suşiler, sosisler (evde mangalda), et, mor tofu… Bir akşam da rakı balık. 🙂 Bir de Tuck ailesi beni kanatçıya götürdü. Organik bira eşliğinde yana yana götürdüm malı. Bira konusunda çok başarılı bir ülke. Suna’lar bana birkaç ucuz şarap da denettiler. (Sırf onlar gülsünler diye yazım bu cümleyi, gerçek değil) Yalnız 4-5 kilo vermiştim, hepsini geri aldım sanırım, üstüne de biraz koymuş olabilirim. Bunda Selçuk’la tükettiğimiz kilolarca çikolatanın da payı olabilir.

Gerçekten sevdim Toronto’yu. Her renk, her çeşit insan var. Pek kimse İngilizce konuşmuyor arasında. Amerika’da yabancı olmak kötü gibi geliyordu. Yazmıştım hatta Asya’da prenses gibiyken birden depresyona girdim diye. Toronto prenses yapmıyor ama içine alıyor.  Bu arada seyahatimin en çok Türkçe duyduğum yeri oldu (Yok bizim kendi aramızda konuşmalarımız hariç) Hatta Asli’yle “Kızlar” şeklinde laf bile yedik Cuma namazına giden Türklerden.

Öyle işte. Düşünüyorum bazen, iyi ki dünyanın her tarafında arkadaşım var diyorum, sonra da üzülüyorum İstanbul’da yanımda olmadıkları için… Ne çok özlemişim! Asya ve Kuzey Amerika sonrası seyahatimin 3. ve son etabı olan Latin Amerika’ya başlamanın sevincini yaşarken bir yandan da Toronto’dan ayrılmak istemedim. Suna’lar da dediler kal bizde 3 hafta daha diye. Bahçelerinde inşaat yapacaklarmış. İşçi gerekiyormuş. Ben ilk başta yok dedim, sonra da 1 sene kalabilir miyim diye sordum. Ev üstünde hakkım olabileceğini öğrendim çünkü. Bunu söyleyince Asli hemen taksiyi aradı beni havalanına götürmesi için… 🙂

Bu arada Deniz ve Efkan’a telefonla bizimle Niagara şelalerine geldikleri için, Ceyda’ya da skype üstünden kahvaltımıza katıldığı için çok teşekkür ediyorum.

Şimdi Suna’ların ve Tuck’ların İstanbul’a gelmelerini bekliyorum dört gözle… You were AMAZINGGGGG!!!! THANK YOU!

Amerika KıtasıDominik CumhuriyetiDominik Cumhuriyeti-DTDünya TuruLatin AmerikaÜlkeler

Miami üzerinden aktarmayla Dominik Cumhuriyeti’nin Punta Cana yöresine ulaştım. Miami’de durmak istememiştim ama hava açık olunca inişte ve kalkınca şehri kuş bakışı inceleme fırsatım oldu. Ve doğrusu o gökdelenlerin kıyısındaki plajlar güzel göründü gözüme. Neyse biraz küsüm Amerika’ya o yüzden bu kadarı bana yetti…

Punta Cana havalanıysa hayatımda gördüğüm en komik havalanı. Güzel yapmışlar, sanki direkt tatil köyüne inmiş gibi oluyorsunuz. Müzik falan da var. Hani pasaport kuyruğundayken bikiniyi geçirip baçata yapası geliyor insanın. Öyle bir ortam.

Neyse arkadaşım Hilda beni almaya gelmişti. (Santa Domingo’da oturuyor, ben de şu anda oradan yazıyorum size.) Beraber Los Haitises Milli Parkı’nın dibindeki bir ekoturizm oteline doğru yola çıktık. Bu arada Hilda bir adama yolu sordu, muhabbetleri anlamadım ama birden 3 kişi bizim arabanın arkasına yerleşti.  “Biz iyi insanlarız, havalanında çalışıyoruz, yolunun üstündeyiz” demişler meğer… Çok güvenli bir ülke olmalı diye düşünmeden edemedim

Vardık otele bozuk bir yolda uzun bir yolculuktan sonra… Bu da balkonumuz…

Otel tamamen doğaya saygılı şekilde inşa edilmiş. Kimyasal hiçbir madde kullanılmamış. Oranın sahibi İspanyolca anlattı her şeyin neden yapıldığını falan da ben tam anlamadım. O yüzden tekrar edemeyeceğim. Nehirden akan suyla da doğal havuzlar yapmışlar. Sanki ufak bir şelaleye giriyor gibi hissediyorsunuz. Sadece odada verdikleri temizlik malzemelerinin de organik olmasını beklerdim ama çok abartmayalım.

Kano yaptık ilk gün tuzlu su nehrinde. Otelde zaten bizden başka kalan 2 kişi daha vardı, onlar da geldiler. Mangrov ormanlarının yanında süzüldük.

“Süzüldük” belki çok doğru olmadı… Çünkü kanolar 2 kişilikti dolayısıyla arada birbirimize “Napıyosun, sağa dönmemiz gerekiyor”, “Bütün işi ben yapıyorum” şeklinde bağırıp su savaşı yaptık. Pelikanlar ve isimlerini bilmediğim bir yığın kuş gördük. Sonra da sahile çıkıp geri döndük. Çok hızlı gelmişiz duramadık, bir tekneye tosladık. Neyse sırılsıklam odalarımıza çekildik. Fotoğraf çekemedim haliyle bu yolculuk sırasında. Zaten sadece geniş açı çekebiliyorum diğer lens bozulduğu için…

Bu arada otelde kuğular vardı 🙁 Kuğulardan korktuğumu söylemiştim sanırım. Yolumuzu kestiler bir yerde. Ben yürüyemem dedim. Oturdum oraya. Hilda da tırstı ben öyle tepki gösterince. Otelde çalışanların gelip zavallı hayvanları kovmaları gerekti. Kovmak dediğim, adamın biri geldi, kucakladı bir tanesini. Diğerleri de peşinden yürüdüler.

Hilda’nın babası kaldığımız otelin sahibi Tony’yi tanıyormuş. Bizi yemekten sonra evine çağırdı. Hayatımda bu kadar güzel bir ev görmedim. Yarısından fazlası açıkta evin… Bir tarafında duvar yerine kayalık var zaten. Yemyeşil bir manzaranın arkasından sahil gözüküyor. “Hırsız girmek isterse zaten girer” gibi bir mantığı var Tony’nin. Ama odasına da gözetleyip gerekirse ateş edebileceği gizli bir bölme yaptırmış. Dünya kadar yemiştim ancak Hilda “Hayır dersen çok ayıp olur” diye beni kandırdığı için adam ne ikram ettiyse mideme indirmek zorunda kaldım. Bir sürü de kokteyl hazırladı bize. İngilizce bilmediği için İspanyolca konuştular ama sıkılmadım pek. Kokteyllerden herhalde.

Ertesi gün tekneyle parkın içlerine girdik. Atlayıp zıplayan yunuslar gördük. Çok tatlılardı. Rehberimiz 2 anne ve yüzmeyi öğrenen 2 yavru var dedi, ama salladı bence. Neyse orada yağmur ormanı yürüyüşü gerçekleştirdik.

Bir milyon sinek ısırdı. Sonra da deli gibi alerji oldum. Bazı “Survivor”lar burada çekiliyormuş. Mustafa Topaloğlu’nu göremedim. Mağara gezileri yaptık. Bundan yıllar yıllar önce yerlilerin mağara içinde yaptıkları çizimlerine baktık. Ne tatlı çizmişler değil mi?

Bu arada ilk başta hafif hafif yağan yağmur sonradan azdı. Denize girip çıkmış kadar olduk. Üstümüzü değiştirip Santo Domingo’ya doğru yola çıktık. Yol çoook bozuk ama çoooook güzeldi. Muhteşem bir ülke gerçekten

O gün bugündür deli gibi yağmur yağıyor. O yüzden gezintilerim biraz kısıtlı oldu. Santo Domingo tam beklediğim gibi küçük, canlı, kolonyal evlerin de yeni binaların da olduğu şirin ama biraz kaotik bir şehir. Turistler hep “her şey dahil” otellerde veya gemilerde kaldıkları için etrafta pek görmüyorsunuz kendilerini. Bir de kimse İngilizce konuşmuyor gerçekten de. Hep diyorlardı Latin Amerika için ama bu kadarını beklemiyordum. O yüzden Fransızca ve İtalyanca bilgilerimi de kullanarak kendi kendime İspanyolca öğrenmeye çalışıyorum.

Hilda çalıştığı için ilk gün beni üvey annesi gezdirdi. Çok bilgili ve kültürlü bir insan. Bana Dominik Cumhuriyeti’nin tarihini ve şu andaki durumunu anlattı. Ben de kültürsüzlüğüme şaşırdım. Size buralı insanların koyu tenlerinin nedenin yerlilerden kaynaklandığını sanıyordum dersem “Yuh” mu dersiniz acaba? Çünkü İspanyolların vakti zamanında şeker kamışı üretimi için Afrika’dan getirdiği kölelermiş onlara çikolatalılık katan. Çok güzel bir toplum bu arada…

Mayıs ayında burada seçim var. Bizden çok daha beter durumları. Her başa geçen bizden de fazla cebine paraları dolduruyor anladığım kadarıyla. Aslında turizm sayesinde ülke zenginleşiyor gibi gözükse de fakir iyice fakirleşiyormuş. Derme çatma teknelerle Porto Rico’ya kaçmaya çalışıyorlar. Hilda’nın babası buranın Mehmet Ali Birand’ı gibi sanırsam. Dolayısıyla evlerinde devamlı hararetli şekilde politika konuşuluyor. 2 gündür onlarla çok zaman geçirdik, beni ailelerin sessiz (İspanyolca bilmediğim için) bir ferdi olarak kabul ettiler. Yedirip içirdiler. Bir akşam üstü Hilda’nın üvey kardeşi “Ben nefes alamıyorum” şeklinde telefon açınca kendimi hastanede bile buldum. Bir şeyi yokmuş neyse ki, tütün ürünlerini bırakması gerekiyormuş. Kimse sigara içmiyor bu ülkede diyordum ben de tam… Daha sigara içen bir kişi bile görmedim desem? Puro üreten bir ülke için çok ilginç…

Bir akşam da Nikaragualı bir şarkıcının konserine gittik. Bu insanların içi kaynıyor bunu fark ettim.  Daha çok erken belki bu yargıya varmak için de benim de kanım daha hızlı akmaya başladı. Hayata karşı daha önce görmediğim toplu bir tutku var. Bu tutkuyla da düzenli, gelişmiş, kuralcı bir ülke beklemek mümkün değil zaten.

Neyse aslında burayı henüz çok iyi kavrayamadım. Biraz fazla prenses gibiyim. Beni her yere bırakıp alıyorlar. Birçok yerde tek başıma dolanmamı istemiyorlar. Ben de bu kadar laftan sonra ya başıma bir şey gelirse de onları strese sokarsam diye sözlerinden çıkmıyorum. Halka hiç karışamadım anlayacağız. Tepeden bakıyorum. Nasıl aldık o 3 otostopçuyu şimdi anlamakta iyice zorlanmaya başladım…

Yarın uzun bir yolculuktan sonra (Aktarma arası 12 saat beklemeli) Meksika’ya gideceğim. İstanbul’dan bana katılacak olan Helin’le ortalığı birbirine katacağız. Bu arada Belçika’dan tanıdığım 3 arkadaşım da (Ricardo, David ve Sofia) şans eseri bir düğün için orada olacaklarmış. Bakalım Mexico City bizimle baş edebilecek mi? Sonra da Dominik’e geri dönüp Hilda’yla plajlara akacağız…

Amerika KıtasıDünya TuruLatin AmerikaMeksikaMeksika-DTÜlkeler

En son blog yazımdan beri arayı biraz açtım. Ancak sizler için dünyanın en çok cinayet işlenen ülkelerinden birinde Mayaların 2012 kehanetini araştırıyordum. Bagajında silahlı adam taşıyan taksilerle narkotik trafiğine dalmam, güneşin doğması için Aztek geleneklerine göre Tanrılara adak olarak sunulmam, Kuzey Amerika’ya kaçak giden güneylilerle bir traktörün arkasına saklanmam,  tekila şişesinin içindeki solucan olmanın nasıl bir duygu olduğunu anlamam gerekti. Ve evet iyi bir haberim var, dünyanın sonu gelmiyormuş. (Yoksa geliyor muymuş?)İşin gerçeği arayı biraz açtım çünkü İstanbul’dan bana katılan Helin ve şans eseri aynı gün Mexico City’ye gelen arkadaşlarım Ricardo, Sofia ve David’le bu devasal şehri yalayıp yutmaya çalışıyorduk. Bir de Ricardo’nun Greenpeace’ten tanıdığı  Meksikolu (Mexico City’nin Türkçesi buymuş, google’lamam gerekti desem kültürsüzlüğümle alay eder misiniz?) Arthuro, Carolina ve Eric de bize Meksika misafirperverliği gösterince unutulmaz günler geçirdik. Bu şehri tam anlamak için birkaç ay geçirmek lazım bence. Hiçbirimiz aşık olmadık ama hepimiz büyüsüne kapıldık.

İstanbul gibi çok kendine özgü havası olan şehirlerden. Muhteşem kolonyal binaların ve geniş meydanların arasında Frida hacısı olmak, beklediğimden çok daha farklı yemeklerini mideye indirmek, buranın olmazsa olması Margharita’yı yudumlamak (bir de bira-domates suyu karışımı içtim Allah sizi inandırsın), “acaba buralar tehlike mi?” diyerek sokaktaki pazarların arasında yürümek (dediklerine göre %60’yı tekin olmayan bölge bu şehrin, siz de tek başınıza her bir tarafa girip çıkmadan bilen birilerine danışın), piramitlere  çıkmak, yerli kimliklerini çok da kaybetmemiş yardımsever halkla Tarzanca anlaşmaya çalışmak buranın mutlaka yapılması gerekenleri. Ancak biz şehri tanımaya trafik nedeniyle çok uzun süren bir otobüs turu yapıp (Bu arada ne kadar çok park, bahçe, bisiklet yolu var…) Lucha Libre’ye giderek başladık…

Lucha Libre nedir pek bir bilgim yoktu. Vakt-i zamanında Sultanahmet’te bi grup yabancıyla “define avı” oyunu oynarken yapmamız gerekenler listesinde Lucha Libre maskesi bulmak vardı sadece. Her tarafta satılıyordu ne alaka bilmiyorum. Allah bize akıl fikir versin. Meksiko’ya geri dönelim. Dövüşü görmek üzere “fight club”ın önünde beklerken yanımızdan donlu ve yüzünün yarısı iskelet gibi boyalı bir adam geçti. Ben kikirikiri güldüm. Bu arada kadınların ve cücelerin de dövüştüğünü öğrendik. Helin etik bir insan olduğu için durumdan rahatsız olmaya başladı. Bu arada çocuklar günü için özel bir program varmış, neyse girdik yerleştik. Kadınlar çıktılar ilk önce. İyiler ve kötüler diye 2 grup var ve hiçbir kural yok. Aslında gerçekten dövüşmüyorlar, vurdulu kırdılı bir gösteri. Hatta birkaç kere yumruk veya tekme yemeden yıkıldıklarını gördük amatörlerin. Ama bazen de havada takla atıp karşı takımın dövüşçüsünün kafasını bacaklarının arasına sıkıştırıyorlar. Bir “Ayyyy” diyor insan, tam anlayamadım canları yanıyor mu yanmıyor mu… Tabii seyirciler de devamlı bağırıp küfrediyorlar. Ben sadece “Marco” diye bağırdım tek yakışıklı dövüşçü olduğu için. Neyse Helin 10 dakika falan kalıp gitti. Biz biralarımızla hayatımızda gördüğümüz en garip şovu çoluk çocuk izlemeye devam ettik.  Bir dövüşçünün 2 aylık bebeği vardı, onunla çıktı ringe… Kafasına da Bonus peruğu geçirmiş. Tövbe tövbe dedik. Ama en acayibi insaların çocuklarını getirmesiydi. Bence 21 yaş altına yasak olmalı. Bir de çocuklar günü şerefine 6-7 yaşındaki kızlar aralarda ringe çıkıp dans ettiler. Dans hareketleri fazla seksi geldi bize.  Sonra da bikinili kadınlarla kenarda bekleyip kameraya gülücükler yolladılar. “Ulan neredeyiz?” dedik… Korkunç bir olay. Neyse Meksikalılar da vardı yanımızda. Onlar da hayatlarında ilk defa gitmişler ve onlar da bizim kadar şoka girdiler. Şimdi beni ne kadar ayıplarsınız bilmiyorum ama bütün bunların arasında çok eğlendik. O kadar gerçeküstü geldi ki! Helin bu arada Güzel Sanatlar Binasında folklorik baleye girmiş, biz de böyle adamların birbirlerini yumruklamasını izleyip kötülerin kazanması için bağırıyoruz… Neyse ki gezinin bundan sonraki kısmı çok kültürel geçti.

Ertesi gün Teotihuacan’a gittik. Yol boyunca “gerçek Meksika”yı, yani tepelere inşa edilmiş gecekondu bölgelerini gördük. Bu arada devamlı şu tip muhabbetler oluyor “Şu otobüse binelim çünkü şuna binersek bizi bilmem nerede bırakacak, orada da turistleri soyuyorlarmış.” Ama kendimizi huzursuz hissetmedik hiç. Doğrusu Los Angeles’tan daha güvenli buldum. Polislerin ve askerlerin otobüsü durdurup silah ve uyuşturucu aramalarına da alıştık. İlk sefer “Nooluyoruz?” olmuştuk tahmin edersiniz ki. Gerçi bizim ülkemizde de bu tip kontroller oluyor. Neyse vardık Azteklilerin piramitler kentine.

Gözümün önünde hep Frida filminden sahneler geldi yolculuk boyunca bu arada. Frida’nın Troçki’yle buraya gelişini hatırladım. Bir Ay, bir de Güneş piramidi var. Güneşin tepesine çıkmak demek güneşin altında 284 yamuk merdiven çıkmak demek. Ama değiyor. Tabii her çıkışın bir de inişi var. Aşağı inerken yükseklik korkumla baş etmeye çalışıyordum ki Meksika’nın çok çok çok nadir rastlanan yakışıklı erkeklerinden biri elimden tutup yardım etmesin mi? Diğer kızlar çok kıskandılar. Ama hiç seslerini çıkarmadılar. Öyle sessiz sakin bir gruptuk…  Son derece ciddi bir şekilde gezdik o gün zaten…

Akşam da yaşlı adamlarım gittiği bir barda karaoke yapmaya zorlanmış olabiliriz. Ama gerçekten o kadar iyi niyetliler ki, bir tanesi bizi yanardağa götürmeyi teklif etti. Hani şu patlama tehlikesi olan… Yani şehrin kriminal durumu bir yana, bir de yanardağ, bir de deprem… Adamlar gölün üstüne kurmuşlar Meksiko’yu… Zaten Türk olarak hassasız. Yunanlı arkadaşımız Sofia da bu fobimizi paylaştı. Neyse işte bu durum günlerimize heyecan kattı.

Sonra günlerden 1 Mayıs oldu. Sabahımıza göstericilerin arasında yürüyüp fotoğraf çekerek başladık.

Ardından Frida ve Diego’nun takıldıkları Case de los Azulejos’a gidip kahvaltı ettik. Tüylerim diken diken oldu. Yüksek tavanı geleneksel kıyafetli garsonları, lezzetli yemekleri, aynaları ve kargaşasıyla tam Meksika” havasını soluyabiliyor insan.

Helin yürüyüşlere katıldı biz tembellik yaparken… Sonra da Arkeoloji müzesiydi, çorbacıydı, yürüyüştü, çay saatiydi, bardı falan derken işçi bayramını da tamamladık. (Avrupalısı Türkü hepimizin dikkatini çekti bu arada, bu insanlar sokakta öpüşmeye bayılıyorlar. )

2 Mayıs sabahı ayrıca bir heyecanlandım Frida’nın evine gideceğimiz için… Sadece filmden etkilendiğimi sanmayın. Biyografisini de bir oturuşta okumuş, tapınılacak bir insan olduğuna karar vermiştim. Kendi dönemine göre inanılmaz derecede özgür, geleneklere sahip çıkan, insancıl, güçlü ve savaşçı bir kadınmış (Gerçi günümüz Türkiyesine göre de öyle bence). Ve geçirdiği korkunç kazaya rağmen hayatta kalma, yoluna devam etme hırsını kaybetmemiş. Ev çok mutlu bir yer değildi, acısını hissediyor insan. Ama çok güzeldi. Mutlaka yapılması gerekenler listesinde bana göre. Frida’yı sevmiyorsanız bile ev için gidilir. Biz yine ciddiyetimizi kaybetmedik tabii…

Ardından Troçki’nin hayatının son 3 senesini geçirdiği evde bulduk kendimizi. Ben kültürlendim biraz. Yine Troçki’yi sevmiyorsanız da gidin diyebileceğim bir yer, öldürülme tehlikesiyle yaşamak nasıl bir duygu anlamak için. Demir kaplı pencereler, duvarlarda kurşun izleri…

Sonra da Güzel Sanatlar Müzesine uğradık. Girişte bir Türk’le tanıştık. 1 aydır Meksika’da geziyormuş, ilk defa Türkçe konuşulduğunu duymuş. Şaşırmadım. Akşam Zocalo meydanında turist turist dolanıp Ricardo’nın kredi kartını kaybedeceği yerde muhteşem bir fajita yedik ve müziği takip ederek ulaştığımız bir barda caz konseri dinledik.

Meksiko’daki son günümüzde de Helin’le katedrel ziyareti yapıp ardından Aztek geleneklerine göre kutsanmaya gittik. Kadın Helin’in çevresinde ateş gezdirip bir şeyler mırıldandı, bir de ot sürüp durdu her yerine. Ben de sırada bekliyordum ancak törenin sonunda İsa resimli bir bilezik hediye edince vazgeçtim. Ne alakası var İsa’yla Azteklilerin? Sonra da cümbür cemaat Cancun uçağına binmek üzerine havalanının yolunu tuttuk..

Maya takvimi bizi korkutmalı mı? Meksika’da yemekler nasıl? Deniz berrak, kum beyaz mı? Köpek balığı bize ne yaptı? gibi soruların cevabını öğrenmek isterseniz bir sonraki yazımı da okuyun. Bu arada bu yazıda koyduğum fotoğrafların bazıları Ricardo ve Helin’in fotoğraf makinelerinden. Kendilerine teşekkür ediyorum. Thank you Ricardo!

Amerika KıtasıDünya TuruLatin AmerikaMeksikaMeksika-DTÜlkeler

3 aydır yoldayım. Playa del Carmen’in yumuşacık kumuna uzanmış Karayip Denizi’nin üstüne doğan dolunaya bakarken mideme yine o garip his oturdu. Ne zaman ufka uzayan bir su birikintisi görsem dünya ufacık minnacık bir yermiş gibi geliyor. Nerede olduğumu kendime hatırlatmasam, sadece bir fotoğraf karesinde olsam kimse yerimi söyleyemez.

Öğrencilik yıllarımda (yaşlandım gerçekten) Venedik’te (1 dönem orada okudum) oturduğumuz evin terasından aynı su manzarasına bakarak felsefi muhabbetlere dalardık.  Ufuk çizgisi tüm dünyanın elimizin altında olduğu duygusu veriyordu sanırım. Bir yandan da ömrümüzü böyle bir yerde geçirme lüksümüz olsa yeni şeyler keşfetme merakımızın tamamen körelebileceğini düşünüyorduk.

Çünkü su her yerde aynı. Hava da. Aynı duygulara bulutların üstünde giderken uçakta da kapılıyorum. “Ne alaka?” diyorum, Santo Domingo – Panama arasında bir yerlerdeyim. İstanbul – Ankara arası bir uçuştan farkı yok halbuki…

Ve böyle zamanlarda sınırlar, haksızlıklar, savaşlar, hırs, kendini önemli hissetme, hepsi çok saçma geliyor. Ufacık bir dünya… Mısır’da da piramit var Meksika’da da.

***********************************************************************************

Karşımda Karayip Denizi…  Anasını satayım, kaçacak bir yer de yok şu ufak gezegende. Helin gezme hastalığı olan bizim gibi insanların içlerindeki boşluğu doldurmaya çalıştıklarını düşünüyor. Veya kendimizden uzaklaşabileceğimizi umuyoruz. Belki Mars’a gitmek gerek… Yol bir yere varacak ümidine kapılmak çok yanlış aslında… Nasıl varsın? Dünya yuvarlak…

***********************************************************************************

Dünya yuvarlak ve dünya baş döndürücü… O kuru fasulyeyle Japon çiçek şeklinde tatlılar yapmış, Meksikalı ekmeğine sürmüş, Türk pilavına dökmüş çünkü…

***********************************************************************************

Öyle işte… Geçirdiğim (bazen zor da olsa) güzel günlerin yanı sıra bir de kendim hakkında bazı şeyleri fark etmeye başladım. 3 ayda hangi okul böyle bir ders verebilir bilmiyorum. Artık işin felsefi boyutunu da çözdüğüme göre bundan sonraki zamanımı “Çalsın sazlar oynasın kızlar” şeklinde geçirebilirim herhalde… Ne de olsa Mayalar dediler ki

Neyse bir sonraki yazıya…