BaşlangıçDünya Turu

Çocukluk hayallerimizi yeterince ciddiye almayı bilmiyoruz. 15 yaşıma kadar düşlerimi şunlar süslüyordu:

– Dünyayı dolaşmak
– Sihirbaz olmak
– Kitaplarımın onlarca dile çevrilmesi
– Uzun rastaları olan bir adamla Jamaika’da hayatımı sürdürmek (Anne, baba merak etmeyin… Artık rastaya karşı pek bir sempati beslemiyorum)
 
Sonra büyümekle fazlaca meşgul olmaya başladım ve hayatın gerçekleriyle hayallerin örtüşemeyeceğini sandım. Yine de çok şikayet etmemem gerekir. 20’li yaşlarımın büyük bir bölümü, hala nasıl becerdiğimi bilmediğim bir şekilde, o ülkeden bu ülkeye taşınarak geçirdim ve en azından monotonluktan uzak kalmayı başardım. Amma velakin devamlı ortam değiştirmek de bir yerden sonra anlamsızlaşarak gelecek kaygısına sürükleyebiliyor. 30’uma 3 kala bu duyguyla İstanbul’a döndüm ve yerleşik hayata geçerek sıradanlığın doruğunda bir yaşam sürmeye başladım.
 
30 insanı ürküten bir yaş, en azından beni ürküttü. 24 yaşındayken bir gün “Şu anda hayatımın en güzel anını yaşıyor olabilirim ve dolayısıyla bir daha asla bu kadar mutlu olamayabilirim” diye düşünmüştüm. (Evet anı yaşarken nostaljisine kapılmayı başararak olayı mahvetmişim) İşin aslı şu ki, 30 yaşına girip de bu kehanetimin gerçekleşmekte olduğunu fark edince hafiften panik olmaya başladım.  Valla kanımdaki göçmenlikten mi, 5 yaşıma kadar 3 farklı ülkede ikamet etmiş olmanın verdiği bir yere ait olamama hissinden mi, kafamı hep bulutlarda gezmesini normal karşılayan burcumdan mı, beynimdeki nöronların birbirleriyle ilişkisinden mi, pek genç yaşımda Beckettt, Satre, Camus falan okuyarak “Neden varız?” bunalımına girmiş olmamdan mı (entelektüel bir hava vereyim dedim burç sonrası), yoksa (ve büyük ihtimalle) sadece beceriksizliğimden mi kaynaklanıyor bilemiyorum, ancak ben gündelik hayata adapte olamıyorum bir türlü. Bunu kabullendikten sonra bari dedim, başka bir yol çizeyim kendime, gerçek hayata birkaç ay ara vereyim ve hala geçerliliğini koruyan ilk çocukluk hayalimi gerçekleştireyim. Belki yollarda bir yerlerde derdime derman bulurum. Bulamasam da olur ama, denemek bile güzel. Gurur duyuyor insan hafiften kendisiyle. Belki sonra da kitap olayını denerim, nitekim sakar yapım sihirbaz olmama her türlü izin vermez.
 
En çok “Tek başına gitmekten korkmuyor musun?” diye soruluyor. Korkuyorum. Zaten korkak yapıda bir insanım. Yalnızlıktan değil de, beceriksizlikten çekiniyorum daha çok. Korkunun ecele faydası da var ayrıca, hiç anlamam o lafı. Korku duygusunun tek varoluş nedeni insanı ölümden korumak değil mi? Korkuyorum korkmasına da, bir yandan da pek de abartılacak bir yanı olmadığı düşünüyorum. Sonuçta o uçaktan o uçağa zıplayacağım, dünyanın etrafını bir deve sırtında dönmeyeceğim.
 
Elbette RTW (dünyanın çevresini dönüş) biletimi almaya giderken “Oley be”, “Napıyorum sahi ben?” gibi saniyede bir değişen hisler içerisindeydim. Derken, görmek istediğim bir işareti, görmek istediğim için gördüm. Metroda elinde bastonuyla oturan bir amcanın yanı boşalınca “Gel güzel kızım yanıma otur” diye beni çağırdı. (Gözlerinin bozuk olduğunu o zaman anlamalıydım aslında). Sonra anlatmaya başladı: “Ben hastaneden geliyorum. Tek bacağım yok. Bir kazada kaybettim. Ne oldu hiç tahmin edemezsin. Pikniğe gitmiştik memlekette. Ben dereden su almaya yürürken tepeden bir traktör yuvarlanarak geldi, bacağım altında kaldı.” Benim içim cız etti ama o kadar neşeli ki amca, insan ne diyeceğini bilemiyor.  Devam etti: “Hastanedeyken hiç aklı ermeyen insanlar gördüm, ben bir bacağımı kaybetmişim ne olacak ki? Ya işte, hayatın ne getireceği belli olmuyor… Gençlere diyorum hep, isteklerinizi ertelemeyin. Öğrenci misin sen?” İşte o an ben amcayı kucaklamak istedim konumuzdan alakasız olarak, amca ya ben 31 yaşında olacağım yakında. (Gözlerinin bozukluğu kanıtlandı). “Neyse kızım Mecidiyeköy burası değil mi? İnmeliyim ben. Yolun açık olsun”
 

İşte öyle bu amcanın bu konuşmasını ben bir işaret olarak kabul ettim, rahatladım. Yolum da açık olur umarım…

 
BaşlangıçDünya Turu

Ana uçuş rotam şimdilik şu şekilde gözüküyor. İstanbul – Mumbai – Bangkok – Seul – Tokyo – Los Angeles – Toronto – Punta Cana – Lima – Buenos Aires – Sao Paolo – İstanbul. Güneydoğu Asya, Karayipler ve Güney Amerika’da karadan da yolculuk yapmayı hedefliyorum. Bazı arkadaşlarımın rotamın belli kısımlarına gelmek istediklerini biliyorum. Bana isteklerinizi mail atın 🙂 Bu arada, adı geçen memleketlerde beni Tanrı misafiri olarak görecek tanıdıklarınız varsa hiç çekinmeyin, hemen haber verin 🙂

BaşlangıçDünya Turu

Kar altındaki hazırlık çalışmaları, banka kuyrukları, yenilenen pasaport, sigorta, vize, alışveriş, aşılar, doktorlar, dişçi, İnci profiterol tüketimleri, ezberlenen bloglar, okunan kitaplar, izlenen belgeseller, yol için hazırlanan müzik listesi,  İstanbul’un en soğuk gününde Nevizade’de bulunan veya tamamen kaybedilen kafa (tüm cengaverlere sevgilerimi sunarım ve de böreğe), kahkahlar kihkihler, doğum günü şenlikleri, birbirinden ilginç hediyeler  ve kebap rakı derken zaman nasıl geçti pek anlamadım. Son gece saat 12’de çantamı hazırlamaya başladım. Götürmek istediklerimin yarısından vazgeçtim sırtıma alınca, diğer yarısı mis kokulu, ütülü ve düzenli bir şekilde yerleştirildi. (Yarın her şey dağılmış, 4 güne de pis olacak) Yine de ağır. Biraz önce ayna karşısında “zavallı kız” suratları çalıştım. Bana acıyarak çantamı sırtlayacak delikanlılarla karşılaşmayı umuyorum. Yok öpücükle olmaz, helal süt emmiş bir Türk kızıyım neticesinde.

Tüm gün herkes heyecanlı mıyım diye sordu.
Evet.
Saat sabah 4:30.
Uykum hiç yok, midemde hafif bir yanma.
Bikinimi bulamadım, küçük kameramın şarj aletini de.
Gözlüğüm de atmak üzere olduğum plastik bir torbadan çıktı uzun aramalar sonrası.
 

Yaş da 31 oldu. Terbiyesiz bir sayı bu Türkçe’de. O yüzden sevmiyorum hiç. 30 demeye devam edeceğim. Zaman zaman da 26… 25 çok klişe çünkü. Bakalım nasıl olacak. Dine imana geldim heyecandan. Haydi Bismillah… İlk durak Hindistan…

Günlüğe devam etmek için tıklayın! Asya Kıtası

Asya KıtasıDünya TuruGüney AsyaHindistanHindistan-DTOrta DoğuÜlkelerÜrdün-DT

İlk uçuş Amman aktarmalı Mumbai. 3 Şubat sabahı uyanınca yatağımı öpüp veda ettim. Check-in yapana kadar da kalbim küt küt atmaya devam etti, sonra birden sakinleştim. (Sırt çantam 10 kilonun altında olmuş bu arada kendimi tebrik ediyorum.  İçinde fotoğraf makinesi ve netbook bulunan ufak çantam ondan daha ağır.) Duty free’den birkaç ufak son dakika hediyesi aldım evlerinde kalacağım arkadaşlarım için, sonra da wings lounge’a yayıldım. Börekler, çörekler ve bira… Konforumun fotoğrafını çekiyorum ki bloguma koyayım.  “Gidiyorum harbi be!” diyorum. Öyle keyiflendim ki bir an. Uçağa da 1 saat var. Telefonum çaldı. Helin. (Kendisi son gece ütümü bile yaptı sağolsun, muhteşem bir insan.) Ona durumumu anlatırken kafamı çevirdim ekrana, gecikme var mı diye bakıyorum.  İstanbul kar, buz.  Yuh, o da ne!  “Kapı kapandı” diye yazıyor. Yanlışlık vardır diyorum, Helin de öyle diyor.  Ama insanın içine düştü mü kurt, düşüyor işte. Birayı böreği bırakıp koşuyorum kapıya. (Koşmadım, hızlı yürüdüm aslında “cool” imajım sarsılmasın diye.)  Neyse problem olmadı tabii ki, vaktiyle kalktı Royal Jordan. Bu arada Ürdün’lü bir kızla Türk erkeklerini çekiştirirken buldum kendimi körükte yürürken. Erkek arkadaşına gelmiş İstanbul’a. İnternette tanışmışlar. Bildiği bütün Türk erkekleri aynıymış (buraya yanlışlıkla “ayıymış” diye yazmışım ilk); TV izleyip, rakı içip, eşinden sevgilisinden yemek bekliyorlarmış. Üzüldüm kız için. Ama o problem değil dedi. Ürdün’ün erkekleri daha az maçoymuş ona göre. Haklıdır belki de. Ben yorum yapmadım. 

Doğuya gittikçe uçakta  cep telefonu olayı normalleşmeye başlıyor bu arada. Herkes konuşuyor, mesaj atıyor, zır zır çalıyor. Kimse de takmıyor. Siz de takmayın değilse bu ülkelerde her gün bir uçak düşerdi…Ben bunları düşünürken çocukluğum ilk 5 senesini geçirdiğim şehre inişe geçtik. Duygulandım biraz. Alabildiğince çöl… Muhteşem gözüktü gözüme. Burada vakit geçirmeyeceğime sevindim ama. Hep aklımda eskisi gibi kalsın…

Dünyanın en sıkıcı havaalanına sahip Amman. Saatler saatleri kovaladı, sonunda “Bombay” diye anons yaptılar. Sonra her şey çok hızla gelişti, tuvalete girdim çıktım hızlıca, herkes kaybolmuş. Adamın biri “yallah yallah” diye bağırıyor. Koştum arkasından  ama kapı kapandı bu sefer harbi, otobüs kalktı. “Otur bekle dedi” neyse ki. Diğer kayıp yolcular da geldiler. Öyle heyecanlı yerleştik. Bir gece önce de uyumamışım. Uyurum şimdi dedim, yayıldım. Derken feci bir türbülansa girdik, hosteslere de oturun bağlanın dedi kaptan. 1 saat falan savrula savrula gittik.  Sarhoş gibi oldum, üstüne de şarabı ve yemeyi dayayınca resmen kendimden geçmişim. Salya sümük uyumuşum. İniş vakti gelince üzüldüm, neyse ki park yeri bekledik 1 saat kadar, ben horlamaya devam edebildim.  Sırt çantamın geleceğinden ümitsizdim ama geldi. Uyku tulumumu yürütmüş biri. O da işin nazarı olsun.

Asya KıtasıDünya TuruGüney AsyaHindistanHindistan-DTÜlkeler

Belçika’da çalışırken Hintli bir çiftle arkadaş olmuştum; Indranil ve Tulsi. Indranil’le aynı ofiste muhabbet etmediğimiz zamanlarda çalışıyorduk. Muhteşem yemekler yapıyorlardı bize karı koca. Bu yolculuğu planlarken de Indranil’le konuşmuştum. Mumbai’de üniversiteden arkadaşları olduğunu ve onların evinde kalabileceğimi söylemişti. “Ben sabahın köründe iniyorum, daha geç geleyim” dediysem de, “Biz erkenciyiz, sen gel” dediler bana.  Neyse sabahın 6’sında ön ödemeli bir taksiye doğru yollandım. Yanımda 5 kişi, hepsi yapmadıkları bir takım servisler için para istiyorlar. Taksi şoförü de adresi anlayamadı bir türlü, bayağı bir turladık. Kendisi ya salaktı, ya da salağa yattı “Çok zorlandım bahşiş vermezsen gitmem” demek için. Nitekim telefonla adres sorduğumuzda hiç kendisi konuşmadı, hep arabayı durdurup başkalarına verdi telefonu. Sonra da “Anladım!” deyip 10 metre sonra başka yere sordu.  🙁 Neyse bulduk evi bir şekil. Evin önü balıkçı köyü şeklinde adlandırılan bir “slum” (gecekondu bölgesi) ve okyanus. Sıcacık, minicik bir daire. Hava da sıcak zaten. İstanbul’daki sıfır dereceden otuz dereceye geçiş yaptık.

Bana tipik bir Güney Hindistan kahvaltısı yedirdiler. Bisküvi görünümünde sıkıştırılmış haşlanmış pirinç, hindistan cevizi sütlü ve acı sebzeli  çorbamsılar. Evet çok kötü tarif ettim. Baharat patlaması oluyor ağızda. Sevdim ama biraz acı geldi.  Çok yorgun hissediyordum bütün gün yattım kalktım, okyanusun uzaktan keyfini çıkardım. Arkadaşlarını çağırdılar eve. Pazara gidip et aldık. Etleri asmışlar boy  boy, buzdolabı falan yok tabii. Cesaret edip alamam asla. Ama yedim çok da güzeldi. Tavukları canlı canlı seçiyorsun, oracıkta kesiyorlar. Tavuk almadık neyse ki.  Evin beyi muhteşem yemekler yaptı. Çok iyi beslediler beni. Çok tatlı bir çift zaten. İlk saniyede evde hissettim. Diyorum beni evlat edinin ama gülüp geçiştiriyorlar. İkisi de film endüstrisindeler. Bir Bolywood filminde oynamak nasip olmadı, ona yanıyorum…

Neyse arkadaşları geldi. Yedik, içtik. Hindistan’da yemek sağ elle yeniliyor. Ben de elimle yedim. Çok hoşuma gidiyor bu iş. Böyle soslu yemeği ilk defa Nepal’de elimle yemiş, daha önce yapmamama anlam verememiştim. Öğrenilen toplum kurallarına karşı gelmenin ilginç bir hazzı var. Superegoya karşı savaş… Amerikalı bir adam vardı, o da eliyle girişti. Takdir ettim. Benim elim yüzüm yemek oldu tabii. Sonra Hint sigarası ikram ettiler. Ben tütün ürünlerine karşıyım (Sigara sağlığa zararlı) ama misafir olarak reddetmek olmaz diye 1-2 nefes aldım. Sonra da divanda sızdım.

mumbai yemek hazırlığı

Ertesi güne daha hareketli başladım. Uyandığımda ilk önce bir sivri sinek, sonra da kolumda bir ısırık gördüm. Bakalım neler olacak dedim. Kahvaltı ederken, “Hmm şey sıtma riski ne durumda burada?” diye sordum. “Seni sinek mi soktu? Oh God!” diye bir cevap aldım. Hafiften tırstım. Ben bekliyorum ki “Bir şey olmaz ya, sallama” desin. Neyse musonlardan sonra oluyormuş sıtma daha çok. “Bir şey olmaz sallama” dedi yani sonunda, ama inanayım mı bilemedim. Her tarafımı spreyledim Off’la.

Merak etmeyin devamlı evde pineklemedim.  Kendimi sokaklara attım sonrasında. Elephanta Island diye bir adası var Mumbai’nin. Orada mağara içinde 3 başlı Shiva var dediler, gidelim dedik. Aldım sırt çantamı gittim Gateway of India’ya, tekneye binmek üzere. Pazar olduğu için inanılmaz kalabalıktı. Çoluk çocuk yerli turist kaynıyor. Neyse bindik gittik. Giderken 1-2 fotoğraf çektim. Yanımdaki amca heyecanlandı, bana devamlı şunu da çek bunu da çek gibi önerilerde bulundu. Ben de ayıp olmasın diye bir yığın saçma fotoğraf çektim. Nasıl bir nem ve sıcak bu arada. Foşur foşur terliyorum. Bir yığın da tırmandık mağaraya. Maymunlar  yeni yavrulamışlar, bir sürü yavru etrafta. Ama korktum çok yaklaşmadım.  Etkileyici bir tapınak gerçekten.

mumbai tapinak

Bu arada Hindistan’da tek başına kadın turist olmakla ilgili söylenen her şey doğruymuş. Beni rahatsız etmezler, onlar çıtır kızlara bakarlar diye düşünmüştüm ama yanılmışım. Gerçi Türk erkekleri de turist kadınlara böyle davranıyor olabilirler. Bir kere hem kadın hem erkek gözünü dikip bakıyor. Birkaç adamın fotoğrafımı çektiğinden şüphelendim ama sonra ne saçma şey deyip üstünde durmadım. Neyse tapınağın bir kenarında oturuyorum, bir adam yanıma geldi, durdu poz veriyor bayağı. Sanki beni oymuşlar mağaraya. “N’oluyoruz” derken arkamı döndüm, 5 tane daha herif benim arkamda poz veriyor. Kalktım hemen. Birçok facebook sayfasında yeni arkadaşlarımla fotoğraflarımı görebilirsiniz. İyi ki sarışın veya böyle güzel bir hatun değilim harbi. Günün ilerleyen saatlerinde de buna benzer olaylar oldu. Direkt evlilik teklif ediyorlar ama, çok namuslular. Gülüp geçmek gerekiyor.  İnsan takarsa ciddi rahatsız olabilir.

Adadaki turu tamamlayınca tekrar teknemsi olaya bindim, yine sızmışım. Devamlı uyku durumundayım burada. Sonra da şehir merkezi denen alanda dolandım. İlk defa Hindistan’a geliyorum. Daha önce “civardan” olarak kabul ettiğim Nepal’e gitmiştim. Katmandu benzeri bir yer bekliyordum. Arka sokaklara gidince Katmandu’laşabiliyor ucundan.  Ancak burası bayağı büyük bulvarlı, koloni mimarili, bir yığın lüks arabının cirit attığı bir şehir ki ben zengin kısımlarına hiç gitmedim.  Ayrıca Nepal sokaklarındaki gibi her adımda değişen koku ve inekler de yok (var da az sayıda). Oradaki büyüyü bulamadım. Ama biraz parası olanlar için daha yaşanılır bir yer gibi geldi. Tropik iklim olduğu için her bulduğu aralıktan yeşil fışkırmış zaten. Çok büyük boş parkımsı alanlar var, insanlar daha çok kriket oynuyorlar veya piknik yapıyorlar. Biz de İstanbul’da 2 metre alan bulamıyoruz, neyse…

Şehir merkezi (en azından bir kısmı) sanat kokuyor resmen. Müzelerin yanı sıra açık alan sergiler, kitapçılar, galerilerle dolu etraf. Yalnız düşünün ki Paris’in sanat ruhunu Mahmutpaşa’ya taşımışınız, öyle bir görüntü var. Etraf işportacılarla çevrili. Sokaktan şeker kamışı suyu almamak için zor tuttum kendimi bu arada…

mumbai şeker kamışı

Çok sıkı güvenlik önlemi var sıkça patlayan bombalarından dolayı. Biz yine alışkınız aranmaya da, Avrupalısı, Amerikalısı nasıl tepki veriyor acaba. Açık alanlara girerken bile aranıp aranıp duruyorsunuz. Güvenlik görevlilerinin kıyafetleri de çok sıkıcı, insanın içini daraltıyor… Diğer herkes o kadar renkli ki! Bir de kız çocukları garip geldi.  Hepsinin saçları erkek kesimli. Benim gibi “Acaba burada erkek çocuklar da mı küpe takıyorlar” şeklinde saf düşüncelere kapılmazsanız, Hintliler kız çocuk doğuramıyor sanırsınız.

Böyle böyle geçirdim işte günü.  Bir ara kayboldum ama kaybolduğumu fark etmediğim için yakışıklı bir sırt çantalıyı gitmesi gereken yönün tam tersine yolladım. Umarım başka bir yerlerde karşılaşmayız. Kornalar insanda kafa bırakmıyor ki. Boş yolda bile her saniye en az bir dat, bazen çok ama çok dat. (Eveet beyinsizliğim için de birilerini suçladım)

Eve dönmeden hayatımda gördüğüm en güzel güneş batışını gördüm Mumbai sahilinden. Fotoğrafını çekemedim maalesef, ona biraz üzüldüm. Daha da güzelleri beni bekliyordur umarım.  Belki Goa’da… Nitekim şu an oradayım… Bir sonraki konu Hindistan’da gece otobüs seyahati ve Goa olacak zaten 🙂

Asya KıtasıDünya TuruGüney AsyaHindistanHindistan-DTÜlkeler

Goa’ya trenle gidecektim ama bir gün daha beklemem gerektiğini öğrenince otobüs yolculuğu yapmaya karar verdim. Otobüsün kalktığı yeri buluncaya kadar da taksi şöförü tarafından yine dolandırıldım. Pazarlık konusunda çok kötüyüm, umarım ilerleme kaydederim.

Burada otobüsler klimalı veya klimasız olarak sınıflandırılıyor. Aslında aklınıza gelebilecek her türlü araç ve mekan için geçerli bu. Devamlı birileri yanınıza gelip “AC or Non AC madame?” diye soruyor. Klimalı otobüslerde bir de yataklı seçeneği var.  Ben cimriliğin dibine vurarak oturmalıyı tercih ettim, ertesi güne dizim gitti tabii. Neyse bindik başladık yola, dolmuş gibi her bir yere girdi çıktı, Mumbai’nin bin bir yüzünü gördüm. Çok üzücü, yolların kenarında aileler yatıyorlar, her tarafta ateş yakılmış. Ama kıyafetler hala o kadar renkli ki… Çok acayip bir dünya… 2 saatte şehirden çıkabildik, sonra ödemeli bir yola girdik. Neyine para verdik hiç anlamadım. Hep tek şerit, her bir yerden insan çıkıyor, aydınlatma falan yok. Neyse ki yolların kötülüğünden ve karanlıktan hızlı gidemiyoruz. Şoför de  8 saat hiç durmadan kullandı (Annecim merak etme abartıyorum blogum ilgi çeksin diye) Ben diyeyim 8 saat, siz diyin 12 saat… Önemli olan sapa sağlam geldim Goa’nın başkenti Panjim’e. Geldim de, sabah 5:40’da gelmem hiç iyi olmadı. Bana sabaha anca varırsın demişlerdi, şoför kamikazeymis harbi.   İndim karanlık, her yer kapalı. Zaten rezervasyon falan da yok, bir de kim alır beni o saatte içeri. Ne yapacağımı bilmememden kaynaklı stresli  dakikalar geçirdim. Çok arkadaş edindim ama ilgisiz davranınca uzaklaşıyorlar. İstanbul’a o saatte varmaktan daha güvenliydi tahminen. Sonra hava aydınlanmaya başlar başlamaz şansımı deneyeyim diye bir otele gittim. Önünde 2 tip oturmuş bekliyorlar, bir Kolombiyalı, bir de Japon. Japon’un gezmediği yer kalmamış maşallah. Avustralya’da çalışmış 1 sene, onun parasıyla Avrupa’dan Hindistan’a her yeri gezmiş karadan. Şimdi Avustralya vergi iade formunu dolduracakmış, oradan alacağı parayla da Afrika’ya gidecekmiş.  Ben de Avustralya’da çalışmak istiyorum. Neyse otelde acayip bir mantık vardı çözemedik. Fiyat kişi başı. Mesela ben tek kişilik odada kalıyorum 6 dolara, 2 kişi aynı odada kalırsa 12 dolar vermek durumunda. 2 oda varmış sadece, diğer 2 yolcu erkek olduğu için kibarlık ederek oda paylaşmak durumunda kaldılar. 6 dolarlık oda nasıl derseniz,  Paris’te kaldığım 50 euroluk otelden genel kalite olarak 1 puan kötü, güvenlik ve sempatiklik olarak 10 puan daha iyi. “Aman Hindistan’da dikkat et, iyi otelde kal, cimrilik yapma” demişti bana herkes, laf dinlemedim.  Şu anda da deniz kenarında 10 dolara, sıcak suyu ve TV’si bile olan bir odada, gayet rahat ve mutluyum.

Panjim çok şirin bir yer. Zaten Goa Hindistan’ın geri kalan kısımlarının aksine Portekiz sömürgesi olarak kaldığı için ülkenin genelinden farklı. İlk bir “ulan madem birileri işgal edecekmiş, keşke İngilizler yerine bu adamlar tüm ülkeyi ele geçirseymiş” dedim, sonra caydım. Bir kere etrafta Hindu tapınakları yerine kiliseler var ve halkın büyük çoğunluğu Hristiyan. Eğer daha büyük bir alana yayılsalarmış gerçek Hindistan’dan hiçbir şey kalmazmış bugüne… (İngilizlerin yaptıklarını destekliyormuş gibi olmasın tabii. Her adımımda sömürgeciliğe olan nefretim artıyo.)

panjim kilise

 
Buraya sevmemin nedeni bir kere fakirlik yok. Binaların hepsi düzgün, dilenen kimseyi de görmedim. Hatta zenginler sanki. Sanırım evde hissettirdiği için, Hindistan’ın ortasında Akdeniz vari binalar görünce de mutlu oluyor insan. Küçük yerleşimler var hep, hayat daha sakin, etraf inanılmaz bir yeşil. Tropik yeşili diye bir renk var mı? Kesinlikle olmalı… Yemekler de güzel… İnsanlar da daha bir güler yüzlü geldi bana. Refah seviyesinden belki.
 

Panjim’e dönelim. Panjim Goa’nın başkenti. Nehir kenarında bir şehir. Bütün gün dolanıp fotoğraf  çektim ve bir gece önce uyuyamadığım için ara ara otele gidip kestirdim. Sonra da akşam müzüksizi olmadığından müzikli tekne turuna çıktım. Aldım 3 dolara biletimi, bindim. İlk duyduğumda yabancı turistlere yönelik sanmıştım, hiç alakası yok. Bir yığın yerli genç doluştu. Adamın biri animasyon yapıyor, daha çok İngilizce konuşuyor biz de anlayalım diye. Manzara inanılmaz bu arada, güneş palmiyelerin arkasından batıyor, biz Bolywood çakması müziklerle eller havaya yapıyoruz. Bir ara “şimdi sadece erkekler gelsin” dedi,  gülme krizine girmemek için fotoğraf çekmeye başladım. Batan güneşin 50 tane falan fotosunu çekmişim. Bizim Apaçilerin öğrenmesi gereken çok şey var. O gün de bu şekilde bitti…

panjin gün batımı

Ertesi sabah Goa’nın güney sahillerine doğru yola çıktım. “Kuzeyi daha partili ama eski tadı yok, çok bozdu, sen güneye git” dediler söz dinledim. Benaulim diye balıkçı köyünden bozma bir sahile geldim. Balıkçılıkla ilgili bir şey göremedim gerçi… Deniz çok dalgalıydı, ondan da kaynaklanıyor olabilir. İlk önce biraz turistik köyün içinde yürüdüm, sonra gerçek köye daldım. O yeşilliğin arasında kırmızı toprak yollarda oyun oynayan çocuklar, köpekler ve yöreye özgü çiftlik hayvanları çıkıyor karşınıza. “Köyde başka ne çıkabilir ki?” diyeceksiniz ama sanırım ben tropik bitki örtüsüyle yeni tanıştığım için bu kadar heyecanlanıyorum. Çiftlik hayvanı diye de genelledim kültürsüzlüğümden ötürü, kusura bakmayın. Şöyle ki siyah ufak bir yaratık gördüm “Ay ne tatlı domuz” dedim, sonra aynı siyahtan boğa benzeri bir hayvan gördüm,  “Aa o domuz değilmiş, bunun yavrusu muymuş?” dedim ve buna inandım. Sonra boğa yavrusu zannettiğim domuzun yarısı kadar bir domuz daha gördüm, ve benim yavrunun memeleri olduğunu fark ettim, anneymiş meğer… Neyse işte çok karışıktı…

goa_hayvanlar

Sonra kumsala gittim.  İnanılmaz geniş, upuzun ve beyaz kumlu bir sahil. Arka planda palmiyeler yine. Bu palmiyelerin hastası oldum, bizimkiler gibi güdük değiller. Bahçeme dikeceğim. Bir gün.. Neyse manyak bir rüzgar vardı, ama ben  yürüdüm,  abartmışım biraz, Hindistan’ın güney noktasına ulaşacakmışım neredeyse. Dönüşte anladım ne kadar salaklık yaptığımı. Sırtımda fotoğraf makinesi falan 10 kilo var. Ama o kadar huzurluydu ki… Zaten sakin bir plaj olarak biliniyor, hava da kötü olunca iyice boştu. Hindistan içinde insansız alan bulmak zor olsa gerek, ben buldum. Bir ara uzandım kumların üstüne (çantamın üstüne yattım korkmayın), uyumuşum. Kollarım kıpkırmızı olmuş İngiliz turistler gibi. Aha, ben de  İngilizim ya, hep unutuyorum. Sonra yürümeye devam ettim, gel git ne tuhaf bir şey, gel’i gördüm, giti gördüm. Su da ılık… “İyi ki buradayım” dedim.  Sonra da güneşi batırdım. Muhteşemdi… Doğru düzgün bir internet bağlantım olduğunda fotoğrafları koyacağım kısmetse. Sonra düşündüm, şimdiye kadar kaldığım 3 yerde de güneşin batışını izledim. Evde de yapabileceğim bir şey ama yapmıyorum. Sanırım yolda olmanın en iyi yanı, aslında her gün yapabileceğimiz bazı şeyleri nasıl hiçe saydığımızı; görmemeye, duymamaya, koklamamaya, dokunmamaya, tatmamaya başladığımızı fark etmek. Evet yola çıkalı bir hafta olmadan filozof da oldum işte…

goa_gunbatimi2

Bu arada bende bir mango bağımlılığı başladı. Hiç de sevmezdim eskiden. Şimdi mango shake, mango suyu, kuru mango. Bir yere gidip de “Mango yok” derlerse yıkılıyorum yani o derece. Diğer meyvelerin de 2 katı fiyatı. Cimriliğime rağmen alıyorum. Evet hafiften tırlatmaya da başladım sanırım.

Tırlatmayı bilmiyorum da, kişiliğimde bazı değişimler oldu. Umarım geçicidir. Beni bilen bilir, devamlı etrafımdakileri düşünür, hatta bazen bu yüzden rahatsızlık da veririm. Mesela “Ay müziğin sesi çok mu açık?”, “O benden önce gelmişti, yerini mi aldım?”, “Çantam rahatsız ediyor mu yanımda oturanı?” gibi. Burada kimse böyle şeyler düşünmüyor, sınırlar çok farklı. Bana yapılan hareketlerden rahatsız olmamak için ben de onlara aynısını yapmaya başladım ve hiç tepki vermediklerini fark ettim. Bu da elle yemek yemek gibi garip bir özgürlük duygusu veriyor insana. İnsanların önüne geçip, koca sırt çantamla falan ezebiliyorum. Japonya’ya kadar düzeltirim bu durumu umarım. Bir de tükürmeye başlamasam iyi olur. İğrendiğim çok şey yoktur aslında ama balgam olayı fena eder beni. Burada da çok sık duyduğunuz bir ses. Kültürel bir olay. Zaten böyle hiç olmayacak yerlerde, mesela bankanın içinde “tükürülmez bölge” falan yazıyor. “Do not smoke, do not spit”. Neredeyse her aracın arkasında olan “Horn please” , korma çalabilirsiniz yazısından daha komik bence bu.
 
Bilet durumuna göre Hampi’ye doğru uzayacağım biraz sonra. Önce yine çılgın bir otobüs yolculuğu yapmayı planlamıştım (şaka anne, uçak demek istedim)  ama bugün tanıştığım İskoç Hippisi bir amca tren yolculuğunun muhteşem olduğu konusunda beni ikna etti.

O değil de, Goa’ya gelmeyecektim bile, şimdi gidesim yok…

Asya KıtasıDünya TuruGüney AsyaHindistanHindistan-DTÜlkeler

“Goa’dan çıkamıyorum” derken böyle olacağını düşünmemiştim doğrusu…Cuma günü için Hampi’ye tren bileti baktım, ancak Pazar’a yer bulabildim. Ben de biraz başka plajlarda vakit geçiririm diye düşünerek pek takmadım. Pılımı pırtımı toplayıp Lonely Planet’e göre buraların en güzel sahili olan Palolem’e doğru halk otobüsüyle yola çıktım. Otobüste tek yabancı benim, en arkada oturuyorum, muhteşem bir yeşilliğin içinden hoplaya zıplaya gidiyoruz, sonuna kadar da Bolywood müzikleri açık… Rüzgar ve kokular çarpıyor suratıma. Nasıl mutluyum anlatamam… İyi ki 800 rupi verip taksiye binmemiş, 30 rupi verip bir de bunu yaşamışım diye düşünüyorum… Neyse işte indirdiler beni bir yerde, “Buradan sal kendini aşağı” dediler. Ben de saldım. Sonuna doğru yoruldum, ilk gördüğüm yere yerleştim. Çok kötü etmişim. Oda resmen çürümüştü. Halbuki 50 metre daha yürüsem 2 dolar fazlaya cennet gibi odalar varmış. Neyse üşengeçliğimden oteli değiştirmedim de… Bana ders oldu.

goa otel

Palolem muhteşem bir yer gerçekten. Bu kadar turistik olmadan önce tam bir cennetti büyük ihtimalle. İki tarafında kayalıklar olan bir koy. Yine her tarafı palmiyelerle çevrili tabii ki. Ben yine plaj fotoğrafçılığı misyonuma başlamıştım ki bir ineği fotoğraflarken Avusturyalı bir adamla tanıştım. Aslında Goa’da çok Hristiyan olduğu için inek eti yeniyor ama yine de özeller hayvanlar. Yemek yerken bir bakıyorsunuz arkanızda bir inek,  lokantanın ortasında öyle kuyruk sallıyor…

goa yemeye gelen inek

Bir insan peşinden bir ordu getirebiliyor. 2 Fransız, 2 Avusturyalı ve bir Alman’la vakit geçirmeye başladım birden. Sırt çantalılar çok rahat, çok arkadaş canlısı, çok hoş sohbetler. Kimse üstüne alınmasın tabii de İstanbul’daki kapalı, yeniliklere ve yeni insanlara açık olmayan zihniyetten sıkılmışım. Rahatladım. Hindistan’la ilgili aksilikler hep gülerek anlatılıyor, bu ülkeyi özel kılan o kaos çünkü. O karışıklığı, renkleri ve aslında sizi devamlı kazıklamaya çalışsalar da içten insanlarla dolu sokaklarıyla apayrı bir dünya.  Ve pisliğin içinde inanılmaz tapınaklar, saraylar, binalar var… Düzensizliğin içindeki düzen… Gerçi  Hindistan’da doğmadıktan sonra Hindistan’ın sırrını çözmek imkansız gibi. Bir yığın din, bir yığın Tanrı, bir yığın gelenek… En az 6 ay geçirmek gerekir herhalde ufak bir fikir edinebilmek için…

 
goa_arkadaslar
 

Bu arada 1 aylık seyahatte olanlara dünya turundayım demek pek bir havalı oluyormuş, iyice bir şımardım zaten. Fransız kızlar çok az kaldılar, onlarla Hampi’de buluşmak üzere sözleştik, sonra da kraliçe arılığımı ilan ettim. Herkesi bir dünya turu hayali aldı. Türk olduğumu duyunca bir şaşkınlık geçirip, sonra da İstanbul’da oturduğumu öğrenince “Ah çok görmek istiyoruz” diyorlar kısa muhabbetlere girdiğim insanlar bile. Şeker dağıtır gibi email veriyorum. Turizm Bakanlığı’na sesleniyorum, bana ödenek çıkarsınlar. Neyse bu insanlar sayesinde eşyalarımı birilerine teslim edip rahat rahat denize de girebildim. Gerçi “Goa’da çok yılan var, geçen adamın birini yüzerken sokmuş çıkınca kurtaramamışlar, 5 çeşidi çok zehirliymiş ve nehrin denize boşaldığı yerlerde görülüyorlarmış” demeselerdi iyiydi . Tam da bir nehir ağzındaydık. Hafiften tırstım. Buradaki en önemli aktivite yine kayalıklara gidip güneşin batışını izlemek oldu… Yedik, içtik, bezdik… Biraz da etraftaki köylere doğru yürüyüş yaptık. Eşya taşımaktan yorulmuştum, iyice dinlenmiş oldum. Muhteşem de bir dolunay vardı. Bu gazla artık Hampi’nin altını üstüne getirmeye hazırım diye düşünmeye başladım.

 

goa_gunes_kaybolurken

Burada bir parantez açayım.  Goa’nın eğlence hayatını merak eden arkadaşlar vardı, onları da aydınlatayım. Koydan koya çok farklılık gösteriyor. Bazı koylar trans müziği eşliğinde ot içiyor, bazıları erkenden uyuyor, bazıları Rus mafyasını beslemek suretiyle para harcıyor, bazısı da barları ve alternatif partileriyle turistleri memnun etmeye çalışıyor.  Ama eskisi gibi değilmiş, artık müziği dışarıya 10’dan sonra veremiyorlarmış ve çok fazla uyuşturucu kontrolü yapılıyormuş. O yüzden sakinleşmiş. Ben bilmiyorum bu kısımlarını tabii, sadece barda takıldım. Zaten bu ara yakında olacak seçimler nedeniyle alkol satışını 11’de durduruyorlarmış, 11:30 gibi bütün ışıklar sönüyor  ilginç bir şekilde. Hindistan’da hiçbir kurala uyulmazken buna uyulmasına şaşırdım. Seçimler de martın bilmem kaçındaymış… İşte ilginç bir ülke…  Gerçi hesabı kestikten sonra da birkaç içki veriyorlar, onlar da barmenlere bahşiş kalıyor. Çoğu Nepal veya Butan’dan gelme. Suratlarından belli zaten, hafif çekli gözlü, daha bir sevimliler.  Ha bir de havayi fişeklere en az bizim kadar meraklılar burada, 20 dakikada bir fırlatıyorlar sahilden.

Hikayeme geri dönecek olursak Cumartesi günü, Pazar sabahı trene bineceğim yere doğru yola çıkıp, güneş ve kumu geride bırakmaya karar verdim. Avusturyalı çocuklardan biriyle yine muhteşem otobüslerden birine bindik. Ama kendisi 2 metre olduğu için çok komik bir vaziyette yolculuk yaptı, ben de dalga geçtim 1 saat boyunca. Aklıma da çok sevdiğim uzun boylu arkadaşım Çağrı geldi hep. Burada olsaydı ne güzel olurdu dedim.
 
Sonunda trene bineceğim Margao’ya ulaştım. Elimde 1-2 otel ismi vardı, oralara gittim, yer yok. Sonra belki başka yerler bulurum diye dolanmaya başladım. Ama ya ben kötü kısımlarına yürüdüm ya da çirkin bir şehir. Burası Panjim gibi değil, insanlar sokaklarda uyuyor, birileri devamlı para dileniyor… Öyle olunca ben de yakın bir plaja gidip sabah rikşayla gara gelmeye karar verdim. İşte bu duygu ve düşüncelerle yürürken ne olduysa oldu ve üzerime çıkmaya çalışan bir taksiden kaçmak suretiyle ayağım takılıp yavaş çekimde düştüm. Normalde dengemi sağlayabilirdim ama sırtımda 2 çanta yapamadım, yuvarladım ve bileğimi burktum fena halde. İşte o anda Hindistan’ın dilenmeyen, kazıklamayan insan yüzünü gördüm. Birden 10 kişi başıma toplandı, ayağımı kontrol ettiler, bana su aldılar, bir yere oturttular. Bir tanesi çıkıkçıyı aradı sanırım ama ulaşamadı neyse ki… Teşekkür edip acıya rağmen taksi bulabileceğim bir noktaya doğru yürümeye devam ettim. Bu arada kayboldum biraz. Ayağımın acısı arttıkça aptallaşmaya başladım. Neyse sonuç olarak Colva diye bir plaja ulaştım. Bilmiyorum moralim bozuk olduğundan mı, çok rezil bir yer gibi gözüktü gözüme. Hafta sonu olduğu için bir yığın erkek grubu akın etmiş, kalabalık… Tekrar bir taksiyle buraya ilk geldiğimde kaldığım plaja gittim. Bu sefer de saat iyice geç olduğu için kalacak yer bulmakta zorlandım. Gözümden acı ve çaresizlikle karışık birkaç yaş gelmesine de engel olamadım.  Neyse kendimi hızlı toparladım ve en sonunda çok pis olmayan bir yere yerleştim. Bir aile işletiyor, çok tatlılar. Bileğim 2 katına çıkmış… Eczaneye gidip sargı bezi temin ettim, sonra bir şeyler yiyip ufak tefek erzak  alışverişi yaptım ama her adımda ağrım artınca topallamanın da ötesine geçtim. Herkes devamlı “İyi misin?” “Otur biraz dinlen”falan diye sormaya başladı, “Gel dükkanımı gör” bitti. Yemek yediğim yerdeki garson çocuk beni motosikletiyle otele bırakmayı  teklif etti ama ben bir de motosikletten düşerim diye tırstım…  Ona da böyle dedim, gül gül bir haller oldu çocuğa, anlamadım, neyse…
 
Sonuç olarak Hampi bana zor gibi gözüküyor. Hala Goa’da mahsurum. Belki biraz ayaklanınca direkt Haydarabad’a uçarım ve arkadaşımın evinde kendime gelmeyi beklerim diye düşünüyorum. Bu da maceranın bir parçası ama bu kadar erken olmasaydı iyiydi… Biliyorum orada kar yağarken ben burada deniz, güneş ve yakışıklı Avrupalı turistlerden bahsedince kıskanıyorsunuz ama lütfen nazar değdirmeyin de Hindistan’dan 2 ayak üstünde ayrılabileyim…
 
(Bu yazıyı dün yazmıştım, bugün az biraz daha iyiyim, gölge bir yerlerde kitap okuyarak ve kuzenim Sinan’ın verdiği Japon çizgi film serisini izleyerek geçireceğim zamanımı.)
Asya KıtasıDünya TuruGüney AsyaHindistanHindistan-DTÜlkeler

Bu yolculuğa çıkmadan önceki en büyük korkularımdan biri Hindistan’da hasneteye gitmek zorunda kalmaktı, o da oldu. Ayağım daha iyi olmasına rağmen şişliğin inmemesi üzerine yolculuk planlarıma devam edebilmek için doktora gözükmeye karar verdim. Sabah taksiye atlayıp Lonely Planet’ta adı geçen bir hastaneye gittim. Beklediğimden daha iyi ve temizdi. Kalabalık da yoktu. Tabii benim temiz anlayışım çok değişti şu bir haftada. Genel olarak yerler hep kirli. Nedense şöyle sabunla güzel bir yıkamıyorlar. Süpürüyorlar üstün kötü tamam. Otellerde de bunu fark ediyorum. Neyse bir kadın baktı, röntgene yolladı. 1 saat falan 1 kişiyi bekledim. Biraz eski tekniklerle yapıyorlar bu işi. Ve çok emin olmamakla beraber sanırım röntgen odasının içinden geçerek personel tuvaletine gidiyorsunuz. Öyle acayip kokuların olduğu bir oda. Bu tuvalet mevzuu zaten başlı başına bir kompozisyon konusu. Bu konuda çok şey duymuşunuzdur da yeri gelmişken birkaç şey söyleyeyim. Temizliklerini su ve sol ellerini kullanarak yaptıkları için tuvalet kağıdı bulamıyorsunuz hiçbir yerde. Devamlı rulomla dolanıyorum. Bir de alaturka tuvaletlerin daha az gelişmiş versiyonu, yani yerde bir delik olanlar daha iyi de, turistlerin olduğu yerlerde alafranga tuvaletler koyup pisliğe pislik katıyorlar kullanmayı pek beceremedikleri için. Erkeklerin işi çok çok kolay. Yolda giderken solda sağda devamlı su döken adamlar görüyorsunuz. Öyle gizli saklı da değil, fıskiye gibi yapıyolar maşallah. Neyse hastaneye dönelim…

Röntgen çeken adam ayağımı bir sağa bir sola çevirdi acımasızca. Sonra doktora yolladılar. Temizliğinden şüphe ettiğim bir yatağa yatırdılar. Çok sevimli bir doktor amca geldi sonra, bağlardan biri zedelenmiş sanırım. İlaç verdi, sardı, “çok yürüme, buz koy” dedi, saldı.  Ben de rahatladım.   Artık Haydarabad’a doğru yollanmaya çalışacağım. Köyün maskotu oldum resmen. Herkes benim bileğim konusundaki gelişmeleri takip ediyor. Evet pek işleri güçleri yok. Neyse eğlendirdi bu durum beni. Hindistan’ı her şeyiyle yaşıyorum…
Asya KıtasıDünya TuruGüney AsyaHindistanHindistan-DTÜlkeler

Yazıya başlamadan önce geçmiş olsun dileklerini gönderip halimi hatrımı soran herkese çok teşekkür etmek istiyorum… Her aldığım yeni mesaj kendimi çok daha iyi hissetmeme neden oluyor.

Bu arada inanılmaz ama gerçek Goa’dan ayrıldım! Ayağım biraz daha iyileşince köyümdeki turizm ajansına gidip Haydarabad’a uçak bileti aldım. Bir yığın şirket ismi saydı, ben bir Air India’yı  biliyorum, bir de Kingfisher adı çok tanıdık çünkü buranın Efes’i. Kingfisher olsun dedim, bira markasının güven uyandırdığı tek insan ben olabilirim şu dünyada. Neyse uçak Salı saat 2’de, kadın “Sabah 10 gibi gelin uçak saatinizi kontrol edelim” dedi. Güldüm, “Olur ama erkene alınma ihtimali yoktur herhalde, değil mi?” dedim. Kadın “Bazen erkene de alabiliyorlar” dedi, kendimi tutamadım, koptum. Şirin bir kadındı, beraber kopuştuk.

Ertesi gün köy halkıyla helalleştik, bana geldiğimden beri pis pis bakan bir inek vardı, yol boyunca süzüyor namussuz, ona dil çıkardım (Gerçekten çıkardım). Oturunca koltuğu çöken bir taksiye bindim erkenden, ne olur ne olmaz,  burası Hindistan çünkü. Sağlı sollu el sallayarak film yıldızı gibi ayrıldım. Hemencecik bir nostalji çöktü içime. Güneş batarken sahilin halini düşündüm gözlerimi kapatıp.  Gökyüzü pembe, insanlar siluet haline gelmişler, kuma yansıyan gölgeleriyle bir olmuşlar. Herkes huzurlu, birbirine karışmış… Top oynayanlar, fotoğraf çekenler, yürüyenler, inekleri yıkayanlar var etrafta. Ve bunların oluşturduğu sadece arka planda kalan mutlu bir gürültü… Sonra kulübelerden gelen müzik, deniz kokus, ve yürüdükçe ayağınızı okşayan yumuşacık kum… Hayal gibi… Yok kelimelerle anlatamıyorum ama istediğimde tak o anlara gidebiliyorum. Bana Goa’dan hatıra kaldı.

Neyse bizim taksi tren yoluna gelince durdu. Tren falan yok etrafta, 20 dakika bekledik herhalde, sonra açtılar. Herkes tüm şeritlere yayıldığı için kilit olduk tabii, bir 20 dakika da  o şekilde geçti, yine de vaktinde vardım. Uçağı beklerken gözlerimi kapadım azıcık, tepemde bir televizyon, Hintçe bir film gösteriyor. Arada İngilizce kelimelerde kullanıyorlar. Ben uykuya yaklaştıkça o filmi anlamaya, gözlerim kapalı izlemeye başladım. Uykudan uzaklaştıkça kelimelerin teker teker Hintçeye dönmesine şaşırdım. Gerçekle rüya arasında bir yerlerde, belki de gerçekten anladım, kim bilir… Çok garip hissettim kendimi sonra.
Pırpır bir uçakla Haydarabad’a indik. Otobüse bindik sonra. Otobüsün kapıları bozuk, giderken otomatik olarak açılıyor, şoför inip kapatıyor, 10 metre sonra yine bu durum tekrar ediyor. Neyse ben yine kahkahalarla gülmeye başladım. Şoför abi bana pis bir bakış attı, ciddileştim.

Indranil beni karşılamaya geldi. Şehir turu yaparak evine gittik. Bu noktada sizi hayal kırıklığına uğratabilecek bir şey söylemek istiyorum. Bizlere yıllardır ne kadar misafirperver bir halk olduğumuz söyleniyor ya, yalan o. Bir tek Avrupa’yla karşılaştırıldığında belki doğru olabilir. Ama ben buradaki gibi bir misafirperverlik görmedim. Mumbai’de Sandipa ve Sanu beni hiç tanımadıkları halde inanılmaz bir şekilde ağırlamışlardı. Indranil  muhteşem bir ev sahibi olmasının yanı sıra bir de bileğimle ilgilendi. Buz torbaları, bandajlar falan derken şiş de inmeye başladı biraz biraz. Yine deli gibi yiyorum. Kendisi Sanu gibi çok yetenekli bir aşçı. Hintli erkeklerin %75’inin mutfağa girmediğini söyledi ama benim kaldığım 2 evdeki gözlemlerime göre %100 oranda mutfaktalar ve çok başarılar. İnsan nasıl teşekkür edeceğini şaşırıyor, kendi misafirperverliğini sorguluyor…

indranil yemek

Bu ülkeden ayrılmayı hiç istemiyorum. Bangkok’a uçak biletim bu Pazar. Ertelemek istedim ama 10 Mart’a kadar uçaklar doluymuş. Ben de bir daha gelmek üzere 19 Şubat’ta yoluma devam etme kararı verdim boynumu büküp.

Haydarabad’da neler yapıyorsun diye sorarsanız, o da bir sonra ki yazıya…