AfrikaMadagaskarÜlkeler

Madagaskar’da ilk günümüz. Başkent Antanaviro, Antananariro, Antanaravitora…… evet Antananarivo’yu hızlıca turladıktan sonra, kendisine yerli halk gibi Tana demekten mutlu, 15 günlük yolculuğumuza hazırız. 5 günümüz yol olmayan yerlerde geçeceği için ayarladığımız 1000 senelik 4 çekerimiz ve rehber şoförümüzle buluşuyoruz. Şoförün adına hiç girmiyorum, kısaca Mami diyoruz. Bir nevi bizim manevi annemiz tabii.  Yalnız 16 yaşında gibi gözükmesi beni birazcık endişelendiriyor. Bir de pencerelerde garip bir dinamik var, dördü aynı anda hiçbir zaman açılmıyor. Belli yerlerine vurup çekerek birazcık nefes almanız mümkün. Ancak biz nasıl mutlu, nasıl heyecanlıyız! Muz ciplerini ve kuru yemişleri doldurmuşuz, tam tiri tam tiri tam tiri yola koyuluyoruz.

Grubun Fransızca konuşanı olarak görevim muavin/tercümanlık. Madagaskar’ın gelişmiş kısımlarındayız, Mami bana uzun uzun anlatıp duruyor, ben de tercüme ediyorum . “Şurası pazar, şurası kilise, şunlar zebu (Afrika öküzü), burası da tarla”. Bizim grup biraz ters bakıyor bana, çeviriyi iyi yapmadığımı düşünüyorlar ama özet geçiyorum işte, iyilikten de anlamıyorlar. Tam tiri tam tiri…

Derken yolun sağ tarafında bir kalabalık görüyoruz.

Danslar şarkılar duyuluyor. Mami hemen arabayı kenara çekip bizi indiriyor ve bana anlatmaya başlıyor.

Garip bir şeyler oluyor, bizim grup olaya dalmış, ben hemen biter de kaçırırsam diye telaşlı, kenarda Mami’nin açıklamamalarını dinliyorum. Sonra da tercüme isteyecekler diye söyleniyorum. Mami diyorum, neler oluyor anlatsana hızlı hızlı. Acele etmeye gerek yokmuş meğerse, bu tören güneş batıncaya kadar sürecekmiş. Ah şu sefil büyük şehir telaşından ve bencilliğinden kurtulamamak… “Bu famadihana, yani ölü çevirme töreni” diyor Mami, benim surat sadece iki tane dev göze dönüşüyor. (Ölü çevirme deyince biraz garip oldu galiba, ortada herhangi bir şiş veya ateş yok.) Mami’nin dediğine göre ölüleri her 5 ya da 7 yılda bir çıkarıp, ipekten örtülerini değiştirip tekrar geri koyuyorlarmış. Bedenleri tamamen yok olmadan ölülerin bu dünyadan ayrılmayacaklarına inanıyorlarmış. Bu arada aynı mezarda bulunan bütün aile çıkartılıyor. O yüzden bazen 5. yılınız dolmadan da törene çevrilmek suretiyle iştirak edebiliyorsunuz. Bu arada hiiiç hüzünlü bir olay değil bu. Gülerek, eğlenerek, dans ederek yapılıyor ve bol bol içki içiliyor. Ölüleri de tepelerine kaldırıp onları da dans ettiriyorlar hop hop hop.

Öbür dünyayla arada kalmış bu bedenlerle sohbet muhabbet de mümkün tabii.  Güneş batmadan yerlerine geri koyuyorlarmış temiz temiz. Ben rahatsız oldum, bizi orada isteyip istemediklerine emin olamadım başlarda. Böyle düşüncelere dalmış uzaktan fotoğraf çekmeye çalışırken birileri kolumdan tutup beni mezarlıklara soktu. Gülümseyerek bir şeyler anlatıyorlar. Allahtan içeride ceset yok. Değilse ben de vefat. Bu arada kefenler de değiştirilmeye başlandı ama çok diplerine girmek istemedik.

Aslında ne kadar güle oynaya yapılıyor olsa da son derece özel bir tören. Başka kaynaklarda daha farklı anlatımlara da rastladım, rahmetliyi eve taşıyıp geri getirmek gibi…

Bir müddet bu töreni izledikten sonra yolumuza devam ediyoruz. Tam tiri tam tiri. Bu arada arabaya bindikten sonra bizimkiler Mami’nin anlattıklarını soruyorlar heyecanla. Hiç abartmadan aktarıyorum. “Umarım ölülerin fotoğraflarını çekmemişinizdir, çünkü kafanız zebu kafasına dönüşebilir…”

Bizim Madagaskar macerası bittikten hemen sonra bir dergide veba hakkında bir yazıya rastladım. Madagaskar’da halen veba devam ediyormuş ve bunun en büyük nedeni olarak da bu ölü çıkarma ayinleri gösteriliyormuş. Bilemem doğru mu yanlış mı. Ancak ne kadar tuhaf ve korkunç gelirse gelsin, ölümle ilişkileri bizimkinden daha sağlıklı gibi geldi bana. (Döndükten sonra haftalarca veba oldum mu acaba diye endişe etmedim, deli deli konuşmayın. Evet belki belirtilerini ve tedavi yöntemlerini ezbere sayabilirim ama herkes yapar bunu, değil mi?!)

Bu törenlerin tarihlerini astrologlar belirliyormuş, Temmuz-Eylül döneminde giderseniz ve görmek isterseniz sorun soruşturun derim.

O zaman sizi töreni anlatan muhteşem bir animasyonla baş başa bırakayım…

 

Güney AsyaHindistanTatlarÜlkeler

İnsanlar ikiye ayrılır: Hindistan’ı sevenler ve sevmeyenler. Hindistan’ı sevenler ikiye ayrılır: Hint yemeklerini sevenler ve sevmeyenler. Hint yemeklerini sevenler ikiye ayrılır: Hindistan’da yemekten korkanlar ve korkmayanlar. Hindistan’da yemekten korkmayanlar da ikiye ayrılır tabii: Sokak yemeklerini de kucaklayan cesur yürekler ve diğerleri. O cesur yürekleriyse biz hiçbir şeye ayıramayız korkmayın. Onlar ki nasıl bir mide, nasıl bir bağırsak sahibidir! Kimyasal atıkları bile öğütür, radyoaktif besinlerden ekmek yaparlar.

Neyse efendim, ben böyle cesur değilim ama Hint yemeklerine bayılıyorum. Sizleri de bu yazıda Mumbai’ye götürmek istiyorum.

Karnımız aç, etrafımızı sokak satıcıları sarmış. Bağırış çağırış, arabalar, motosikletler, kornalar içinde, sıcaktan hafif bunalmış, yiyecek bir şeyler arıyoruz. Biraz ileride, yeşil alanda kriket oynayan çocukların yanlarına çöküp yemek keyifli olabilir, sonra da deniz kıyısında kendi halindeki kalabalıkla güneşi batırırız. Şehrin gürültüsü arka planda bir uğultuya dönüşür, rengarenk sariler canlılıklarını Doğu masalı figüranlığına teslim ederler. Biz orada oturmuş romantik romantik etrafa bakarken ağzımızda hafif bir acı, burnumuzda baharat kokusu, midemizde canlı bir tokluk isteriz. Ama yoo her tarafta tuvalet aramak listemizde yok!

O zaman önce Hindistan’daki bir numaraları kuralı hatırlayalım. “Kabuğunu soy, pişir ya da yeme!” Sonra isterseniz biz etten de uzak duralım ve birer veg kati roll, yani sebzeli dürüm alalım.

Bu efendim, 1932 yılında Kalküta’da Nazim ustanın yerinde uydurulmuş. Kati şiş demekmiş ve etle yapılıyor, sonra da paratha denilen Hint ekmeklerine sarılıyormuş. Parathayı da bir çeşit ince bazlama şeklinde tarif edebiliriz sanırım (Hint ve Türk aşçılar beni linç etmez umarım). Yani bu bildiğiniz şiş dürüm! Şimdi bu şiş kebabı Nazim Usta mı uydurmuş yoksa daha önce mi bulunmuş neymiş, ben bunun peşini bırakmayacağım. Bir açıklamaya göre kılçık İngilizler kebapları ellemek istemedikleri için, başka bir iddiaya göreyse hızlı yeme ihtiyacından dürüm şeklinde servis edilmeye başlanmış. Hoş geldin fast food! Mcdonals’ın da 30’larda ortaya çıkışına bakarsak dünya genelinde hızlı yemek kültürüne geçiş gözlemleyebiliriz mi acaba? Bilim adamları araştırsın! 

Neyse sonra bu dürüm olayı her yere yayılıyor, normal roti ekmeği (lavaş benzeri bir ekmek) ile de yapılmaya başlanıyor ve ülkenin ciddi kısmının, özellikle güneyinin vejetaryen olması nedeniyle sebzeli versiyonları da sokaklarda yerlerini alıyor. Hem ucuz hem tehlikesi az. Patates, bezelye, havuç, karnabahar benzeri sebzeler kullanılıyor genelde. Ancak biz şimdi biraz serbest takılalım mı?

Öz Nizam Usta’nın sebzeli kotisi tarifimiz başlıyorrrr

O zaman ilk önce sebzeleri doğrayıp haşlayalım ya da buharda pişirelim. Biz şu sebzeleri haşladık.

  • 1 patates
  • 2 havuç
  • 1 avuç dolusu bezelye
  • 2 kabak

Bu arada diğer malzemelerimizi de hazırladık:

  • 2-3 kaşık zeytinyağı ya da sıvı yağ
  • Küp küp kesilmiş 1 orta boy soğan
  • 3 diş rendelenmiş sarımsak
  • Rendelenmiş/ezilmiş zencefil (miktar olarak sarımsak kadar)
  • 2 adet ufak ufak doğranmış yeşil biber
  • 1 acı minicik minicik doğranmış Şili biberi (Acı sevmiyorsanız koymayın tabii)
  • 3 adet doğranmış kuşkonmaz (Bloga koyuyoruz, azıcık havalı olması gerek)
  • 1 tatlı kaşığı domates salçası
  • Maydanoz ya da kişniş (Kişniş sevenler kişniş tohumu da kullanabilirler)

Vee yarımşar/birer tatlı kaşığı da alttaki baharatlar:

  • Kimyon
  • Garam masala (Bunu bulmak zor değil ancak yoksa, zevkinize göre birer tutam kakule, kişniş, küçük Hindistan cevizi rendesi, tarçın ve karanfil ekleyebilirsiniz. Kimyon ve karabiberi ayrıca koyuyoruz zaten)
  • Tatlı toz biber (Çok acı seviyorsanız acı da koyabilirsiniz)
  • Zerdeçal
  • Karabiber
  • Tuz

Şimdi sebzelerimiz haşlanırken tavaya zeytinyağını koyuyoruz. E o kadar Akdeniz dokunuşu olsun bence. Sonra eğer kişniş tohumu ya da başka tohum şeklinde baharat kullanacaksanız ilk önce yağa onları ekleyip çevirin. Değilse, sırasıyla soğanları, zencefili ve sarımsağı ekleyelim. Oh hava da sıcak, arkada da bir Bolywood filmi dönsün mü ne dersiniz?

Hafif kalça da sallayalım. Şimdi salçayı ekleyelim. Sıra geldi baharatlara. Çevirin şöyle, Hindistan mutfağınıza geldi bile. Biberleri ve sonra kuşkonmazı da koyalım. Ev buram buram koktuysa ve tavadakiler kavrulduysa sebzeleri de ilave edip çeviriyoruz.

Ve ta-tam! Yemek hazır! Üstüne maydanoz ya da taze kişniş koyup tam buğday unundan lavaşa sararak tüketiyoruz. (İnternetten roti tariflerine bakıp ekmeği kendiniz de yapabilirsiniz tabii) Bana sorarsanız dürüm yapmadan da harika bir sebze yemeği oluyor. Ama çatal bıçak gelmiyor masaya, hile yok. Sağ elimizi kullanarak kibar kibar yiyoruz.

Baharatlar burun deliklerimizden içeri süzülüyor. Sonra yemeğin sıcaklığını, acısını, yumuşaklığını ağzımıza götürmeden ellerimizde hissediyorız. Ve ısırıyoruz.

Uçan bir halıya binmişiz Mumbai’ye gidiyoruz. Hayatın tek düzelikten uzakta, rengarenk, karman çorman olduğu bir sokaktayız.

AvrupaİtalyaTatlarÜlkeler

Venedik’e Eylül 2004’te gittim.  Daha önce birkaç saat geçirmiş, sokaklarını şöyle bir görmüştüm. Ancak bu sefer turist değildim, 6 ay kalacaktım. Kalbim pıtbırı pıtrbıtı pıt pıt pıt pıtpıtpıtpıtpıt diye çarpıyordu.  Çok güzel bir şehre gittiğimi biliyordum ama suyun, dostlukların, zorlukların ve şarapların içinde yepyeni bir insan olacağımın farkında değildim. Şehir bana büyü yapmıştı, karşı konulamaz bir şekilde bağlanmıştım. Zamanı dondurmak istiyor, bunun imkânsız olduğunu bildiğim için resmen daha anın içindeyken nostaljiden acı çekiyordum. Sonra korktuğum gün geldi, pılımı pırtımı toparlayıp ayrıldım, ama Venedik’i bırakamadım. Anılarım hala çok canlı, evimin her köşesi hatıralarla dolu.  Ancak duygulara ulaşabilmek her zaman o kadar kolay değil. O hisleri hatırlayabilmek için müziğe ve yemeklere ihtiyacım var.  O zaman beraber çakma bir bigoli in salsa yapmaya ne dersiniz?

Bigoli in salsa (soslu bigoli) Veneto bölgesine özgü, yapması kolay, ucuz ve keskin lezzetli bir makarna yemeği. Keskin lezzetli derken sakın kaçmayın, özellikle ton balıklı makarna meraklılarının çok beğeneceğini düşünüyorum. Sosunda sardalya tuzlama kullanılıyor. Vaktiyle büyük kutlamalardan önce veya et yenmeyen oruç günlerinde “hafif bir yemek olsun” diyerek ham ham yutulurmuş. Artık karnınızın aç olduğu her saatte Venedik’te bulabilir ya da mutfağa girip 10 dakikada hazırlayabilirsiniz.

Peki bu bigoli de neyin nesin? Bigoli bir makarna türü.  Eskiden karabuğdaydan yapılırmış ama artık tam buğday unu kullanılıyor. Kendisine çok kalın spagetti de diyebiliriz. Bizim marketlerde bulunmadığı için ben tam buğday spagetti kullanıyorum. Ancak gerçeğini bulur ya da evde yaparsanız beni yemeğe davet edebilirsiniz.

Gelelim sosuna. İnternette pek çok tarife rastlayabilirsiniz, ben birkaç hafta boyunca evlerinde kaldığım Venedikli bir ailenin tarifini paylaşacağım.

Malzelemeler:

8-10 adet sardalya tuzlama (hamsi de olur)

2-3 adet beyaz soğan

Zeytinyağı

120 ml beyaz şarap (zorunlu değil)

Soğanları halka halka doğrayıp zeytinyağında iyice yumuşayıncaya kadar pişiriyoruz. Karamelize olmamaları gerek. Bu yüzden biraz çevirdikten sonra birkaç kaşık su ya da beyaz şarap ilave edebilirsiniz. Bu arada sardalyaları temizleyip biraz çatalla eziyoruz ve iyice yumuşamış soğanlara ekliyoruz. Bu aşamada ben azıcık daha beyaz şarap ekliyorum çünkü neden olmasın. Tencerenin altını iyice kısıp bu karışım tek renk bir püre haline gelinceye kadar arada karıştırarak pişiriyoruz. Çok çirkin ve çok lezzetli oluyor. İlginç bir şekilde içinde balık olduğunu bilsem de doğrudan sardalya tadı almıyorum.

Bu sırada makarnamızı da hazırlıyoruz. Soslamadan önce makarnayı bir parça çiğ zeytinyağı ve karabiberle hop hop karıştırıyoruz, sosu da üstüne döktük mü işte bu kadar! (Tamam biraz da yeşil bir şeyler serpelim de azıcık güzel gözüksün.) Tadına bakmaya hazır mısınız?

Venedik’te sıcak bir gün olmuş, çok yürümüş sonra bu meydanda bulmuşsunuz kendinizi. Nasıl otele döneceğinizi bilmiyorsunuz. Tam köprünün yanındaki terasa çökmüşünüz. 3 masa var, birinde 2 amca aperatiflerini içiyorlar. Bir çocuk 100 yıllık tahta oyuncağıyla oynuyor. Nemi, denizi, eskiyi hissediyorsunuz.

Yanında prosecco, sek beyaz şarap ya da merlot içebilirsiniz diyor uzmanlar. Bir de yeşil salata yapın mis gibi.

Afiyet olsun!

(Yemek pişirme ve fotoğraflamadaki yardımları için aileme teşekkür ediyorum)

 

Orta DoğuÜlkelerUmman

Ve Maceralarım

Uçaktan inip terminale girdik, 2 adam avazları çıktığı kadar bağırıyor “Dubai’ye dönüş soldan, Dubai’ye dönüş soldan”. Ben de salak salak bakıyorum. “Yani eninde sonda ben de döneceğim ama biraz erken değil mi?” şeklinde düşünceler geçiyor kafamda. Uçak doluydu, toplam 20 kişi falan Muskat’a girdi, geri kalanı soldan koşa koşa devam etti. Bunlar Dubai vizesi yenilemek için giriş çıkış yapan kitle. Ve onlar için özel sistem kurulmuş. Garip garip işler. Vizeyi Türk vatandaşları kapıdan alabiliyor, o civardaki ülkelerde oturma izniniz varsa çok daha ucuz…

Neyse elbette memlekete bereket getirdim benden bekleneceği üzere… Şimşekler, sular seller ve bu durumdan son derece mutlu olan halk… Souq’u spor ayakkabılarım tamamen ıslanmış bir şekilde her adımında şapırk şupurk sesler çıkararak gezdim. Erkekler ve kadınlar entarilerini kaldırmış suların içinde normal hayatlarına devam ediyorlardı.

Yalnız sahildeki kalabalık dağılmayınca kafalarına yıldırım düşecek ölecekler diye biraz korktum. Ölmediler.

Benim kaldığım ve gizli olan sadece 3 odalı B&B var ya, hangi taksiye binsem ve o villanın köşesindeki yeri söylesem, “Aaa Alman’ın yerine mi?” diyorlar Buna bayağı güldüm. Taksi şöförleri turist kazıklıyorlarsa da anlaşmalı şekilde kazıklıyorlar. Hepsi aynı fiyatı söyledi. Taksimetre diye bir olay yok ama, o yüzden binerken sorun. Bir tanesi bana sen söyle dedi sadece, onla pazarlık yaptım, o kadar. Hepsi çok yardımsever. Giderken bana rehberlik yapıp ülkelerini anlattılar. Taksi olayı yıldızlı pekiyi. Ama ucuz değil. Minik minik alanlar var birbirinden çok uzak, biraz da o yüzden.

Yemek konusu hayal kırıklığı. Umman mutfağı diye bir şey var mı şüpheliyim. Size özel odalı ve çok kap servis yapan yerler varmış. Ben gitmedim. Sokakta kebap, falafel ve Hint yemeği bulunuyor daha çok. Garip ve inanılmaz acı bir şey yedim. Onun dışında burger ve İtalyan yemekleri de şehrin ciks kısımlarını sarmış durumda.

Cami meselesine gelince, Cuma dışında sabah 11’e kadar gezebiliyorsunuz.

Ben tesettürlü dolanıyordum zaten havanın sıcaklığına göre: Pantolan, tişört, boynuma eşarp. Yanıma uzun kollu bir şey almayı unutmuşum ama şallarım vardı. Hem başımı örttüm, hem sarımdım. Çarşaflı gibiydim bildiğiniz. Tam içeri gireceğim beni durdurdular. Üstündekini aç dediler. “Tövbe günah değil mi?” dedim. Yok şaka. Yemedi. İçimdekinin kısa kollu olduğunu görünce sokmadılar içeri. Kıyafet de vermiyorlar, ya satın almanız gerekiyor ya da karaborsadan kiralıyorsunuz. Tam bir para tuzağı gibi geldi ve birden inanılmaz bunaldım. Caminin etrafında yürüyüp serin bir köşeye oturdum uzun süre. Resmen hayat çöktü üstüme, her yerden gelen baskılardan ve saçmalıklardan çok bunaldığımı hissettim. Patlama noktasına gelmişim.  Bu bambaşka bir yazı konusu ama. Neyse sonuç olarak camiye girmedim. Yanlış anlaşılmak istemem, dini mekanlara saygım sonsuz, çarşaf versinler giyerim. Suriye’de hep öyle girdim camilere. Ancak bundan para kazanmak da ne?

Evet biraz da heyecanlı şeyler vakti…. Bana dediler ki Umman çok güvenli. Gerçekten de öyle. Ne de olsa başınıza bir şey gelse adamların kol, kafa kesilir. “Erkekler  kadınlarla konuşmuyorlar. Kimse seni rahatsız etmez ama halkla da muhabbete giremezsin” diye de uyardılar. Hiç öyle bir şey olmadı. Muhabbete de girdim, rahatsız da edildim. Hatta bu kadar tek başıma gezdim, ilk defa 2 kez uzun süre takip edildim. Hele bir tanesinin uzun süre gözükmedikten sonra oturduğum bahçede belirmesi ufak çaplı bir “Yuh devenin nalı” hissi yaratti. Ama başıma bir şey geleceğine dair bir korkum olmadı. Sadece yolumu  değiştirmekten sıkıldım. Öyle yani hanımlar, korkmadan gidin ama bunlara da hazırlıklı olun. Herkesin dediği kadar ak akçe bir yer değil.

Özet

Eveet uzun uzun yazdım. Muskat’ın tüm ülkenin en çirkin yeri olduğuna da inandığımdan, kesinlikle görülesi yer Umman. Toplu taşıma diye bir kavram yok ve pahalı, o yüzden turları sevmesem de ya tura katılın ya da araba kiralayıp iyi bir plan yapın derim. Çok paranız varsa başka mesele.

Dubai’ye geri dönüş için uçağa bindiğimde çok karışık düşünceler içerisindeydim. Bu coğrafyada yaşamaktan çok sıkıldığımı düşündüm. Yanımdaki adamın (sanırım uçak korkusuna bağlı) balgam sesi çıkarması da yardım etmedi. Bu hafta sonunun bana çok iyi geldi geldiğini düşündüm. Yolculuk meditasyon gibi bir şey. Muskat’ı sevdiğimi düşündüm. Bu devirde Arap masalına girmek gibi bir şey. Dubai’ye inince de eve gelmişim gibi rahatladım.

Baktım kafam çok karışık, düşünmeyi bıraktım.

Gideceklere iyi yolculuklar!

 

Güney AsyaSri LankaÜlkelerYolda

Aşırı sıcak, 1000 senelik her tarafı boyalı bir otobüsteyiz. En arkadayız. Şoför hep ters şeritten korna çalarak gitme konusunda ısrarcı. Arada ani frenler yapıyor ya da şerit değiştiriyor, biz de heyecan yaşıyoruz. Her şey eski ama elbette olmazsa olmaz LCD ekran mevcut, dımdırı dımdırı klip oynuyor. Sahil, plaj, evler, insalar ve tropik yeşil akıyor pencereden. İnsanın ara ara içi geçiyor, sonra kendine geliyor.

İşte böyle giderken bir bakıyorum 3 palmiyenin arasında, palmiye gövdesi renginde şirin mi şirin bir dinozor karnını doyuruyor. Hızla uzaklaşıyoruz.

2 gün sonra akşam yemeğinde arkadaşıma “Sana bir şey itiraf etmem gerek” diyorum. Hafif panikle bana bakıyor. “Ben dinozor gördüm”. “Neden bana göstermedin?” diye soruyor ciddi bir şekilde. “Çok hızlı geçtik, vakit olmadı” diyorum. “Bundan sonra lütfen söyle!”

Arada söylüyorum ama her zaman değil. Dil çıkaran ağaçlar, yumruk atan kayalar, bilge suratlı bulutlar görüyorum. Hiç bitmiyor. Tam bir masal diyarı. İşin garibi bir de bok atıyorum ülkeye.

– Ben gelmeden önce burayı bir filmdeki gibi hayal etmiştim, neden bilmiyorum
– Hangi film
– Unuttum…

Robin Williams’ın intihar haberleriyle  hatırlıyorum. Jumanji. Bir ülke daha ne kadar Jumanji olabilir acaba? (Yoksa Narnia mıydı benim film?)

“Başına güneş geçmiş senin” diyeceksiniz. “Yorgunluktandır” diyeceksiniz. Olabilir. Kaybolduğumuzda, tozdan rengimiz değiştiğinde, sıcaktan beynimiz eridiğinde, dolandırıldığımızda durup hep “Neden Sri Lanka?” diyerek güldük. İkimize de bu soru çok sorulmuş çünkü gelmeden önce. Birçok kişiye gitmesi anlamsız bir yer gibi geliyor demek ki.

Neden mi? Çünkü insanın yaşadığı dünyadan bambaşka bir yere gitmesi algısını darma dağan ediyor, duyu organları ters takla atıyor, beyne gelen sakin sinyaller halay çekerek yerleşiyor. Hem zaman çok hızlı geçiyor, hem de bir gün öncesi bir ay öncesi gibi geliyor. Yaşam katlandıkça katlanıyor.

Ya da ben deliyim?

Orta DoğuÜlkelerUmmanYolda

Bu yazı Dubai’de yaşarken yazılmıştırBaktım uçakla 45 dakikada mesafede yaşıyorum, hafta sonu için aldım biletimi.  Ve maceralar başladı. 1 riyal 2 avroymuş, neden söylemediniz?!!! Bir de Sultan Bey Hazretleri tüm butik otel, hostel tarzı yerlerin lisanlarını iptal etmiş ikinci bir emre kadar. İnternetten bakıyorum hiçbir yere rezervasyon yapılmıyor. Sonra mail atmaya başladım da öğrendim. Seçenekleriniz 5 yıldızlı, gecesi 150 dolardan başlayan oteller ya da karafatmalı 80 dolardan başlayan oteller… Pek iç açıcı değil. Derken hostellere attığım maillerin birinden cevap geldi.  Bir hostel sahibinin minik ikinci bir mekanı daha varmış. Kaçak çalıştıyormuş. Ben de orada bir oda tuttum. Yine ucuz değildi hiç. Çok tatlı bir adam ve çok temiz bir yer ama şehre de çok uzaktı. Araba kiralamak isteyenlere veya temiz bir mutfakta yemek yapıp tasarruf etme fikrinde olanlara tavsiye edebilirim. Bana yazarsınız, bilgilerini buradan paylaşmayayım. Ha bir de 5 riyal fazla vermiştim, sanırım onu bahşiş sandı… Halbuki ben kuruşlarımı sayıyorum…

Muskat çok geniş bir alana yayılmış durumda. Arada tepeler var. Gerçekten çok ilginç bir coğrayfa. Eski şehrin eski evleri dışında şehir villalardan ve iş merkezindeki 10 katlı binalardan oluşuyor.  Gökdelen yasakmış ve bu benim için iyi bir değişiklik oldu. Erkekler beyaz entari üstüne Omani takkesi, kadınlar genelde çarşaf giyiyor. Siz de kapalı giyinin. Kapalı derken, pantolon üstüne kısa kollu yeterli. Nadir olarak (yabancılar ve turistler dışında) tek başına kadınlar ya da kadın grupları görüyorsunuz. Genelde ailecek sokaktalar ya da gözükmüyorlar.

Özellikle eski şehrin ara sokaklarında dolanırken bir mekana kadın olmadan hayat katılamadığına bir kez daha karar verdim. O evlerin kapılarına oturmuş ya da balkondan birbirine bağıran kadınlar olsaydı hayat olurdu, çocuk kahkahaları olurdu. 

 

 Muskat’ta Ne Göreceğiz? 

Muskatın yakınlarındaki vadiler çok güzelmiş ancak ben sadece şehirden bahsedeceğim.  Eski şehir dedikleri yer Sultan Bey’in sarayından ve müzelerden oluşuyor. Her tepede bir kale var ama gezilmiyor.  Dışından bakıyoruz.

Bir de planeterium yapmışlar ortaya, zuzaylu çıkacakmış gibi… Eski şehirde uyusam korkardım kesin. Sahilden biraz ilerleyince liman bölgesine ulaşılıyor, burası aynı zamanda Mutrah Souq’un (kapalı çarşı) bulunduğu yer. Alışveriş açısından bizim için o kadar ilginç değil ancak o hengame ve tütsülerin tüm duyu organlarınızı darma dağın edişi görmeye değer. Bir arkadaşım “En çok aklımda kokular kaldı ama sen Dubai’den alışkınsındır” demişti, değilmişim. Dubai’de de tütsü kültürü olduğunu biliyorum da gökdelenlerin arasında hangi coğrafyada olduğumuzu unutmuş biçimde yaşıyoruz. Liman tarafında arka sokaklarda dolanmak keyifli çok.  Aynı zamanda çok ucuza karnınızı doyurup manyak güzel meyve suları içebiliyorsunuz. Hayatımdaki en güzel muzu bu ülkede yedim. Bir de mango suyunu abartmış olabilirim.

Sonra Qurum denen bir bölge var. Burada turistleri değil de bu ülkeye taşınmış yabancılara rastlamanız mümkün. Royal Opera House, kafeler, 5 yaldızlı oteller de daha cok bu tarafta. Ama bana böyle tarif edildiğinde cıvıl cıvıl sokaklar hayal etmiştim. Hiç öyle bir şey yok. Kumsal yanında 10 mekan  var yan yana, onun dışındakiler birbirinden uzak ve kimse yürümüyor. Yürürken bana garip garip baktı insanlar. Neyse kumsal gerçekten çok güzel. Ama denize giren çok az kişi vardı, onlar da mayo giymiyorlardı. Denize girecekseniz tesettürle girmeniz gerek sanırım.

Ve sultanımızın büyük camii. Abu Dhabi’de bunu döven cami yapılmış durumda, en büyük birinci halı orada. Ama gitmişken girin, görün.
 

Kahraman Düdük

Bazen, özellikle sabah uyandığımda, uzun yolda olma halini çok özlüyorum. Gözlerimi her gün başka bir odada açmayı, dışarıda keşfedilecek yepyeni bir hayat olduğunu bilmeyi, sadece kendimi dinleyerek yaşamayı… En çok tamamen yalnız olduğum zamanları arıyorum. Halbuki en güzel, en eğlendiğim anlar başkalarıyla paylaştıklarımdı. Ancak yalnızken kafam günlük sorunların çok uzağında bir yerlerde, başka bir evrende düşünüp tasalanıyordu ya, ben bunu çok seviyordum. Bir insanın gözlerinin içine bakıp ona güvenip güvenmemeye karar vermem gerektiğinde, tek başıma oturduğum sahilde tüm dünya önümde eğilmiş gibi hissederek su buharını içime çektiğimde, trenin penceresinden görüntülerin akışını izlediğimde, yanımdan geçen bir teyze nedensiz yere gülümseyip selam verdiğinde veya yepyeni bir tat keşfettiğimde nefes almamın bir anlamı varmış gibi geliyordu.

Aslında düşününce yorgun, korkak, yalnız ve tasalı olduğum anlar normal bir günden çok daha fazlaydı. Kahkaha attığım ve çok eğlendiğim anlarsa daha az… Ancak toplamında hissettiğim huzur ve içime dolan yaşamı yeniden bulmakta çok zorluk çekiyorum. Bir gidenin hep gitmek istemesinin nedeni de bu olmalı… Böyle garip bir bağımlılık.
BAEKahraman DüdükOrta DoğuÜlkeler

İlk defa bu kadar gökdelenli bir yerde yaşıyorum. 44. katta çalışıp 20. katta oturuyorum. Yeni bir hayatın içinde yeni bir iş öğrenmeye çalışıyorum. Tanıştığım insanlar “Merhaba benim 5 uluslararası şirketim var, sen ne yapıyorsun?” diyebiliyorlar. Sonra kafamı çeviriyorum çaycı çocuk günde sadece 6 saat boyunca kiraladığı bir yatakta uyuyor geceleri.

Ara ara hangi coğrafyada olduğumu unutuyorum. Minik Amerika. Hangi ayda olduğumu da unutuyorum. Hava her gün güneşli, her gün 28 derece. Akşamları hafif serin oluyor, gündüz deniz kenarında uzun uzun yatsanız da rahatsız etmiyor. Denize 10 dakikada, işe 20 dakikada yürüyorum. Hemen kaldığımız gökdeleninin önünden de buranın gördüğüm kadarıyla en iyi yürüyüş yolu geçiyor; Marina Walk. Yolda şurada burada vakit kaybetmediğim için, bir de gaza geldiğimden düzenli spor yapıyorum. Herkes devamlı koşuyormuş gibi geliyor zaten. Gece yürüdüğümde gökdelenlerin ışıkları hoşuma da gidiyor.

Gidiyor da nerede olduğunu unutunca bir yapmacıklık içinde yaşıyormuş gibi hissediyorum. Buranın “eski” mahallesine gidince rahatladığım o yüzden. Orta Doğu’da olduğumu hissedebildim. Arada bir bunu yaparsam buraya daha iyi uyum sağlayabilirim gibi geliyor. Sonra Hindistan’da hissettiğim de oluyor. Çok fazla Hintli var ve sık sık köri kokuyor.

Sokakta çarşaflı kadınları ve yanında mini etekli, dekolteli kızları görebiliyorsunuz. Kalabalık Arap aileler alışveriş merkezlerinde Noel alışverişi yapıyorlar. Marketlerde alkol satılmıyor ancak domuz reyonlarında buz pateni yapacak alan var. Önünden insan geçen, dışarıdan gözüken yerlerde alkol servisi yapılmamakla beraber deli bir gece hayatı mevcut. Ama yasak ya, benim canım hep bir terasta bira içmek istiyor. Bir de marketten içki alışverişi yapmak.

Bir arkadaşımın dediği gibi burada kast sistemi var aslında. Belli ırkların belli görevleri var gibi. Beyazlar orta ve üst sınıf ama sahipler Arap. O yüzden burası Orta Doğu’nun batıya nanik nanik demesi gibi geliyor bana bazı bazı, ABD’nin her sözünü dinleyeceklerini bildiğim halde. Parayı nasıl harcayacaklarını bilemiyorlar ama, orası kesin. Çölde su ve soğuk yaratmak bunun en büyük sembölü olmuş olmalı ki her yer fışkiye, her yer buz. Büyük AVM’lerde buz pateni ve kayak pistleri var. Bir de bitmek bilmeyen uçak gösterileri yapıyorlar.

Burası “İnşallah”la işliyor. İnşallah her şey güzel olur.

AvrupaİtalyaKahraman DüdükÜlkeler

Sene 2004. Venedik. Günlerden bugün. Dışarıda deli gibi yağmur yağıyor. Ev bol sarımsaklı makarna sosu kokuyor ve salonda Joni Mitchell içimi acıtırak bir şeyler mırıldanıyor.

Biz mutfaktayız. Ben 23 yaşımdayım. Karşımda 40 yaşında, kaslı ama kambur duran, suratındaki bunca çizgiyi nasıl edindiğini merak ettiğim çok çirkin bir adam oturuyor. Dişlerinin çoğu yok. Ama sanki tüm evi, hatta tüm mahalleyi dolduruyor. Her dediğini hayranlıkla dinliyorum. Birçok insanın “kaybeden” damgası yapıştıracağı bu adam, benim gözümde Tanrılaşıyor.- Duygu kötülüğü kabul etmelisin.
– Nasıl yani?
– Kötülüğün var olmadığına inanıyorsun. Hep bir neden bulmaya çalışıyorsun. Korkuyorsun, kaçıyorsun… Kötülüğü iyiliği tanımlamak için kullanıyorsun sadece. Halbuki kötülük, orada, öylece duruyor. Ondan tiksinme, sadece kabul et. Sonra rahatlayacaksın.Bizde kaldığı 1 hafta boyunca neden konuyu hep buraya çekmeye çalıştığını anlayamıyorum. Çünkü tanıdığım en iyi insan. Sonra gidiyor ve ben garip bir şekilde seviniyorum. O bu konuşulanların büyük bir kısmını hatırlamıyor. Çoğu fazlaca şarap sonrası söylendiğinden veya biraz deli olduğundan…Birkaç sene sonra kendi evinin tuvaletinde ölü bulunduğunu öğreniyorum. Günlerce kimse fark etmemiş. Kendisini arkasından ağlayacak kadar tanımıyorum ama uykusuz gecelere de engel olamıyorum.

Ve yine yağmurlu bir günde, başka bir mutfakta, kız arkadaşı “Bu kadar kötü bir dünyaya uyum sağlamayı bir türlü beceremedi” diyor. Birden bana söylediği bütün kelimeler, harfler, sesler başımın etrafında dönmeye başlıyor. İçimi bir korku alıyor. Benden de daha zayıf bir insan olduğunu anlıyorum. Ne doğru, ne yanlış bilemiyorum. İnsan bir gün dünyaya karşı böyle pes edebilir mi, yoksa beynindeki elektrik yanlış mı çalışıyordu diye merak ediyorum. Beni kendine yakın bulmuş olması tüylerimi ürpertiyor…

Şimdi 32 yaşındayım. İlkokuldayken kedileri yakalayıp işkence eden çocuklara, orta hazırlıktayken beni tuvaletin çöpüne iten kızlara veya sandalyemin altına sümüklü mendillerini atan lisenin parlak çocuğuna nasıl şaşkın bakıyorsam, halen kötülüğe öyle hayretle bakıyorum… Halbuki yediğim tekmenin sayısı yok…

Ancak durum şu ki, kötülük bu yaz başından beri büyük darbelerle beni ve çevremi etkilediğinden, içinde bulunduğum çaresizlik devleşmeye başladı. Bizleri yavaş yavaş çiğniyormuş gibi geliyor ve sanki serçe parmağıyla da beni hafif hafif ezerek alay ediyor.

Sık sık o mutfağı düşünüyorum… Ve değişmemeyi umuyorum. Kötülük umudu yediğinde, her şey bitiyor.