ABDABD - DTAmerika KıtasıDünya TuruKuzey AmerikaÜlkeler

San Francisco – Çiçek Çocuklar Şehri

San Francisco’daki ilk sabahımda hostelin girişinde “Ne yapsam” diye bakınırken bedavaya bir yürüyüş turu olduğunu gördüm. Son dakikada gruba katıldım. Rehberimiz Brandon, aynı zamanda hostelin resepsiyonunda çalışıyor. Türk olduğumu öğrenince manalı bir bakış atıp iç geçirdi. “Hayırdır inşallah” dedim kendi kendime. O kadar da egzotik bir memleketten gelmiyorum. Sonradan anlattı Brandon. Benim hostelin üst katlarında öğrenciler kalıyormuş. Geçen sene de Türk bir kız varmış, Ebru, bizimki fena halde aşık olmuş. Unutamıyormuş. “Ağustos’ta İstanbul’a gitmeyi planlıyorum, çok merak ediyorum” dedi. “Pişersin gitme” dedim duygusuzca. Adamın umurunda değil ki hava durumu.

Neyse yürüyüş ilginçti. Bu içinden fal çıkan Çin çöreğinin aslında San Francisco’da bir Japon tarafından uydurulduğunu öğrenip ilk icat edildiği yerde tadına baktık.

Çinli ve komik bir amca bize konser verdi. Kartında Jackie Chan diye yazıyormuş.Sonra “hooker” yani fahişe kelimesinin ortaya çıktığı sokağa gittik. O sokaktaki fahişeler kendileri seçiyorlarmış adamları.Siz şapkanızla yürüyorsunuz sonra hop şapkaya bir kanca (hook) geçiyor yukarıdan. El mahküm gidip almanız gerekiyor.  Bu bilgiler ne kadar doğru bilmiyorum tabii, Brandon söyledi, biz de inandık. Ardından ilerleyen günlerde sıkça uğradığım, vakti zamanında Beat akımının merkezi olan City Lights kitapçısını gördük. İstediğiniz gibi girip içeride kitap okuyabiliyorsunuz. Ben dayanamayıp parasızlığıma rağmen Beat’in kralı olan Jack Kerouac’ın On the Road (Yolda) kitabını aldım. Okumak için doğru zaman ne de olsa. Bir de Francis Cappola’nın senaryolarını yazdığı kafenin önünden geçtik. Kızı Sophia da çok takılıyormuş oraya. Belki rastlarım diye hep bakındım. Sonradan düşündüm de neye benzediğini pek bilmiyorum aslında. Görsem tanımam ki… Neyse yürüyüşümüzü Telgraf tepesine çıkıp San Francisco’ya tepeden bir bakış atarak tamamladık.

Karnımız acıkmıştı. Gruptan birkaç kişiyle ekmek içinde chowder (deniz ürünleri çorbası) yedik sahilde. Dev martılar vardı. Ben ekmeği bitiremeyince martılara atarak eğlendim. Diğerleri beni kınayıp yiyemediklerini çöpe attılar.

Günlerimi dakika dakika anlatırsam annem ve babam hariç kimse okumaz sanıyorum. San Francisco’yu çok sevdim onu söyleyeyim. Dik tepelerine yürüyerek inip çıktım, Hansel ve Gratel’le her an karşılaşabilirmişim hissi veren evlere hayran hayran baktım, hippi ruhumu mutlu eden 2. el kıyafet, kitap, plak (ne aklınıza gelirse) bulabileceğiniz Haight sokağındaki kafelerde organik kahvemi yudumladım, parklarda kendimi çimenlere atıp uzandım, Golden Gate köprüsünün üstünde yürüdüm, Cumartesi günü kurulan pazardan sağlıklı yiyecekler alıp hamburger ve hot doga ara verdim, Levi’sı selamladım, meşhur tramvaya parasızlığıma rağmen 6 dolar bayıldım ve bu şehirde yaşamak güzel olmalı diye düşündüm. Şansıma Los Angeles’a geri döneceğim güne kadar da hava hep güneşli ve açıktı. Dediklerine göre genelde sis iniyormuş, bana gülümsedi bu şehir.

Garip garip insanlar dolanıyor ortalıkta, kırmızı lens ve yeşil peruk takanından, sakalını ve saçını Forrest Gump gibi uzatıp çıplak ayak koşanına kadar. Çok eğlenceli. Yeterince renk yok bizde bunu fark ettim. Dilenciler bile beni güldürdü. Genelde “Açım” yerine “Ailem zombiler tarafından kaçırıldı, tüfek almak için paraya ihtiyacım” var şeklinde dileniyorlar.

İyi insanlarla karşılaştım. Bir defasında otobüste, üstü başı yırtık (evet benim gibi), ayakkabıları eski, çikolata renkli, yaşlıca bir adam oturuyordu. Aslında ilk bakışta deli olabilir hissi veriyor. Kuzenimin deyişiyle Amerika’nın her yerinden evsizleri ve delileri San Francisco’ya yolluyorlar burası daha insancıl olduğundan. Neyse kucağında iki de saksı var. Koreli bir kız geldi oturdu yanına. Adam muhabbete başladı. Ben hemen kötüye yordum. Aslında kiliseden geliyormuş amca, kızla uzun süre babacan bir tonla konuştu ve önerilerde bulundu. Sonra da saksılardan birini kıza hediye etti. İndi gitti. Gözlerim doldu.

Çin mahalleli fotoğrafçı bir kankam oldu bu arada. Güneşin batışını izlemek için tepelere çıkmıştım. Adam da fotoğraf makinemi görünce muhabbete girdi. Az bulunan bir kuşun fotoğrafını çekmeye çalıştı uzun süre (Evet türünü bilmiyorum). Ama hiç durmadan konuştuğu için kuşun orada onu beklemesi biraz olanaksız gözüktü bana. Neyse güneş batınca ben de “Haydi selametle kal Lee”dedim, o da “Hop daha ayın doğuşunu çekeceğiz, karpuz keseceğiz, nereye?” diye sordu. Ben çekemem bu fotoğraf makinesiyle tripodsuz falan dedim, yoluma devam ettim. Sonradan adamın neden bu kadar heyecanlı olduğunu anladım. O Bay köprüsünün üstünde bir dolunay duruyordu, ben hayatımda bu kadar büyük ay görmedim, olabilir mi böyle bir şey? Google’ladım, ay dünyaya çok yaklaşmış sanırım ama yine de ikna olmadım. Birileri bana bilimsel bir açıklama yapsın mümkünse.

Unutamayacağım bir kare de Golden Gate Park’taki terkedilmiş gelindi.

Yürüyorum, arkamdan Çince küfürler geliyor. Gelinlikli peri gibi bir kız koskoca parkın ortasında bağıra bağıra koşuyorsa küfrediyordur diye düşündüm, Çince anladığımdan değil. Durup fotoğrafını çektim, arkamdaki adamlar çok eğlendiler bu duyarsızlığımla. Kızı takip ettik bir müddet, çözemedik olayı. Neyse sevdiğine kavuşmuştur umarım. O Golden Gate köprüsü de gerçekten etkileyiciymiş. Belki ilk defa böyle büyük bir köprü üstünde yürüdüğümden bana öyle geldi.

Organikle bozmuşlar kafayı bu arada. Zeynep’e selam söylüyorum buradan. İyi beslenmeden mi böyle güzeller bu insanlar diye merak ettim ama. Her köşeden yakışıklı adam çıkıyor. Ama öyle Los Angeles tarzı kaslı sörfçü havasında değiller. Daha çok entel dantel bir tayfa var. Eğer Castro’ya gitmemiş ve gerçeklerle yüzleşmemiş olsaydım  “Haydi kızlar buraya” derdim.. Castro buranın gay mahallesi. Benim bütün yakışıklılar da oradaydı vallaha. Üzgünüm, baştan kaybedilmiş bir savaş bu… Çok güzel mekanların olduğu, özgürlük kokan, gökkuşağı dolu bir mahalle Castro. Gidin mutlaka, çekinmeyin.

Hippiler geride kalmış olsa da, bu şehir insanlara kendileri olabilme hakkını veriyor gibi geldi bana. Bir anlamda hala çiçek çocuklar var.  O yüzden bu kadar sevdim sanırım. En azından sokaklarının tadını çıkardım. Parasız olduğumdan çevre göl ve göletleri görüp şarap deneyemedim pek. (Ama bira alırken kimliğimi sormaları nasıl da mutlu etti bana anlatamam. Gerçi sonradan öğrendim ki 30 yaşının altında gösteriyorsanız her ihtimale karşı diye soruyorlarmış.) Bir de Paskalya kalabalığından dolayı bilet bulamayınca meşhur Al Capone’un hapishanesi Alcatraz adasını göremedim. Karadan fotoğrafını çektim bol bol.

Parasız olmam iyi oldu aslında deli gibi alışveriş yapabilirdim. İlginç ilginç bir yığın dükkan dolu ortalık. Korkunçları da vardı ama. Gotik bir mağazaya girdim bakınmak için, bu doll house’ların (bebek evleri) içine porselenden insanlar yerine doldurulmuş fareler koymuşlar. “Iyk” dedim. Kusuyordum az kalsın.

Şimdi bununla mı bitireceğim San Francisco yazımı… Bu şehrin tepelerine inip çıkan tramvay tarzında çok yokuşlu bir blog yazısı oldu bu…

Neyse son gün yağmur çamur, benim Los Angeles uçağı 3 saat gecikmeli kalktı. Türbulans tanımım değişerek uçtuk 1 saat. Fırtına sonrası Los Angeles güneşli olunca, burayı da sevebileceğimi düşünmeye başladım. Sanırım ruhum gerçekten yakaladı vücudumu. Her ülkeden ayrılırken içime bir hüzün çöküyor. Burada olmaz sanmıştım, ama oldu. Nostaljik duygular içindeyim yine… Ama ilk defa yeni bir ülke korkusunu yaşamıyorum. Hem yola devam ediyormuşum hem eve gidiyormuşum, ya da evim yolumun üstüne geliyormuş gibi hissediyorum. Çok özlediğim arkadaşlarım Zeynep, Joe, Asli ve Selçuk’u görüp, 2 ailenin yeni üyeleri Leyla ve Mila’yı ısıracağım için inanılmaz derece heyecanlıyım. Aysu önerini dikkate alıp birkaç gün Montreal’e de gitmeyi planlıyorum.

Olayı iyice kişiselleştirmişken blogum üzerinden yolculuk yaptığını yazıp beni çok mutlu eden Serap’a ve tatlı oğlu Cesur’a da sevgilerimi yolluyorum. 🙂

Birazdan Oscar dağıtacakmış gibi havaya girdim…

Yok “green doctor”a gitmedim merak etmeyin.

Bu arada işiniz gücünüz dedikodu arkadaşlar. Geçen yazımı Brandon yazıp havada bırakınca ne kadar çok soru aldım. Everest’e çıksam bu kadar olay olmazdı.

 

Bir yorum

Tartışmaya katıl

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir