Asya KıtasıDünya TuruGüney AsyaHindistanHindistan-DTÜlkeler

Goa

Goa’ya trenle gidecektim ama bir gün daha beklemem gerektiğini öğrenince otobüs yolculuğu yapmaya karar verdim. Otobüsün kalktığı yeri buluncaya kadar da taksi şöförü tarafından yine dolandırıldım. Pazarlık konusunda çok kötüyüm, umarım ilerleme kaydederim.

Burada otobüsler klimalı veya klimasız olarak sınıflandırılıyor. Aslında aklınıza gelebilecek her türlü araç ve mekan için geçerli bu. Devamlı birileri yanınıza gelip “AC or Non AC madame?” diye soruyor. Klimalı otobüslerde bir de yataklı seçeneği var.  Ben cimriliğin dibine vurarak oturmalıyı tercih ettim, ertesi güne dizim gitti tabii. Neyse bindik başladık yola, dolmuş gibi her bir yere girdi çıktı, Mumbai’nin bin bir yüzünü gördüm. Çok üzücü, yolların kenarında aileler yatıyorlar, her tarafta ateş yakılmış. Ama kıyafetler hala o kadar renkli ki… Çok acayip bir dünya… 2 saatte şehirden çıkabildik, sonra ödemeli bir yola girdik. Neyine para verdik hiç anlamadım. Hep tek şerit, her bir yerden insan çıkıyor, aydınlatma falan yok. Neyse ki yolların kötülüğünden ve karanlıktan hızlı gidemiyoruz. Şoför de  8 saat hiç durmadan kullandı (Annecim merak etme abartıyorum blogum ilgi çeksin diye) Ben diyeyim 8 saat, siz diyin 12 saat… Önemli olan sapa sağlam geldim Goa’nın başkenti Panjim’e. Geldim de, sabah 5:40’da gelmem hiç iyi olmadı. Bana sabaha anca varırsın demişlerdi, şoför kamikazeymis harbi.   İndim karanlık, her yer kapalı. Zaten rezervasyon falan da yok, bir de kim alır beni o saatte içeri. Ne yapacağımı bilmememden kaynaklı stresli  dakikalar geçirdim. Çok arkadaş edindim ama ilgisiz davranınca uzaklaşıyorlar. İstanbul’a o saatte varmaktan daha güvenliydi tahminen. Sonra hava aydınlanmaya başlar başlamaz şansımı deneyeyim diye bir otele gittim. Önünde 2 tip oturmuş bekliyorlar, bir Kolombiyalı, bir de Japon. Japon’un gezmediği yer kalmamış maşallah. Avustralya’da çalışmış 1 sene, onun parasıyla Avrupa’dan Hindistan’a her yeri gezmiş karadan. Şimdi Avustralya vergi iade formunu dolduracakmış, oradan alacağı parayla da Afrika’ya gidecekmiş.  Ben de Avustralya’da çalışmak istiyorum. Neyse otelde acayip bir mantık vardı çözemedik. Fiyat kişi başı. Mesela ben tek kişilik odada kalıyorum 6 dolara, 2 kişi aynı odada kalırsa 12 dolar vermek durumunda. 2 oda varmış sadece, diğer 2 yolcu erkek olduğu için kibarlık ederek oda paylaşmak durumunda kaldılar. 6 dolarlık oda nasıl derseniz,  Paris’te kaldığım 50 euroluk otelden genel kalite olarak 1 puan kötü, güvenlik ve sempatiklik olarak 10 puan daha iyi. “Aman Hindistan’da dikkat et, iyi otelde kal, cimrilik yapma” demişti bana herkes, laf dinlemedim.  Şu anda da deniz kenarında 10 dolara, sıcak suyu ve TV’si bile olan bir odada, gayet rahat ve mutluyum.

Panjim çok şirin bir yer. Zaten Goa Hindistan’ın geri kalan kısımlarının aksine Portekiz sömürgesi olarak kaldığı için ülkenin genelinden farklı. İlk bir “ulan madem birileri işgal edecekmiş, keşke İngilizler yerine bu adamlar tüm ülkeyi ele geçirseymiş” dedim, sonra caydım. Bir kere etrafta Hindu tapınakları yerine kiliseler var ve halkın büyük çoğunluğu Hristiyan. Eğer daha büyük bir alana yayılsalarmış gerçek Hindistan’dan hiçbir şey kalmazmış bugüne… (İngilizlerin yaptıklarını destekliyormuş gibi olmasın tabii. Her adımımda sömürgeciliğe olan nefretim artıyo.)

panjim kilise

 
Buraya sevmemin nedeni bir kere fakirlik yok. Binaların hepsi düzgün, dilenen kimseyi de görmedim. Hatta zenginler sanki. Sanırım evde hissettirdiği için, Hindistan’ın ortasında Akdeniz vari binalar görünce de mutlu oluyor insan. Küçük yerleşimler var hep, hayat daha sakin, etraf inanılmaz bir yeşil. Tropik yeşili diye bir renk var mı? Kesinlikle olmalı… Yemekler de güzel… İnsanlar da daha bir güler yüzlü geldi bana. Refah seviyesinden belki.
 

Panjim’e dönelim. Panjim Goa’nın başkenti. Nehir kenarında bir şehir. Bütün gün dolanıp fotoğraf  çektim ve bir gece önce uyuyamadığım için ara ara otele gidip kestirdim. Sonra da akşam müzüksizi olmadığından müzikli tekne turuna çıktım. Aldım 3 dolara biletimi, bindim. İlk duyduğumda yabancı turistlere yönelik sanmıştım, hiç alakası yok. Bir yığın yerli genç doluştu. Adamın biri animasyon yapıyor, daha çok İngilizce konuşuyor biz de anlayalım diye. Manzara inanılmaz bu arada, güneş palmiyelerin arkasından batıyor, biz Bolywood çakması müziklerle eller havaya yapıyoruz. Bir ara “şimdi sadece erkekler gelsin” dedi,  gülme krizine girmemek için fotoğraf çekmeye başladım. Batan güneşin 50 tane falan fotosunu çekmişim. Bizim Apaçilerin öğrenmesi gereken çok şey var. O gün de bu şekilde bitti…

panjin gün batımı

Ertesi sabah Goa’nın güney sahillerine doğru yola çıktım. “Kuzeyi daha partili ama eski tadı yok, çok bozdu, sen güneye git” dediler söz dinledim. Benaulim diye balıkçı köyünden bozma bir sahile geldim. Balıkçılıkla ilgili bir şey göremedim gerçi… Deniz çok dalgalıydı, ondan da kaynaklanıyor olabilir. İlk önce biraz turistik köyün içinde yürüdüm, sonra gerçek köye daldım. O yeşilliğin arasında kırmızı toprak yollarda oyun oynayan çocuklar, köpekler ve yöreye özgü çiftlik hayvanları çıkıyor karşınıza. “Köyde başka ne çıkabilir ki?” diyeceksiniz ama sanırım ben tropik bitki örtüsüyle yeni tanıştığım için bu kadar heyecanlanıyorum. Çiftlik hayvanı diye de genelledim kültürsüzlüğümden ötürü, kusura bakmayın. Şöyle ki siyah ufak bir yaratık gördüm “Ay ne tatlı domuz” dedim, sonra aynı siyahtan boğa benzeri bir hayvan gördüm,  “Aa o domuz değilmiş, bunun yavrusu muymuş?” dedim ve buna inandım. Sonra boğa yavrusu zannettiğim domuzun yarısı kadar bir domuz daha gördüm, ve benim yavrunun memeleri olduğunu fark ettim, anneymiş meğer… Neyse işte çok karışıktı…

goa_hayvanlar

Sonra kumsala gittim.  İnanılmaz geniş, upuzun ve beyaz kumlu bir sahil. Arka planda palmiyeler yine. Bu palmiyelerin hastası oldum, bizimkiler gibi güdük değiller. Bahçeme dikeceğim. Bir gün.. Neyse manyak bir rüzgar vardı, ama ben  yürüdüm,  abartmışım biraz, Hindistan’ın güney noktasına ulaşacakmışım neredeyse. Dönüşte anladım ne kadar salaklık yaptığımı. Sırtımda fotoğraf makinesi falan 10 kilo var. Ama o kadar huzurluydu ki… Zaten sakin bir plaj olarak biliniyor, hava da kötü olunca iyice boştu. Hindistan içinde insansız alan bulmak zor olsa gerek, ben buldum. Bir ara uzandım kumların üstüne (çantamın üstüne yattım korkmayın), uyumuşum. Kollarım kıpkırmızı olmuş İngiliz turistler gibi. Aha, ben de  İngilizim ya, hep unutuyorum. Sonra yürümeye devam ettim, gel git ne tuhaf bir şey, gel’i gördüm, giti gördüm. Su da ılık… “İyi ki buradayım” dedim.  Sonra da güneşi batırdım. Muhteşemdi… Doğru düzgün bir internet bağlantım olduğunda fotoğrafları koyacağım kısmetse. Sonra düşündüm, şimdiye kadar kaldığım 3 yerde de güneşin batışını izledim. Evde de yapabileceğim bir şey ama yapmıyorum. Sanırım yolda olmanın en iyi yanı, aslında her gün yapabileceğimiz bazı şeyleri nasıl hiçe saydığımızı; görmemeye, duymamaya, koklamamaya, dokunmamaya, tatmamaya başladığımızı fark etmek. Evet yola çıkalı bir hafta olmadan filozof da oldum işte…

goa_gunbatimi2

Bu arada bende bir mango bağımlılığı başladı. Hiç de sevmezdim eskiden. Şimdi mango shake, mango suyu, kuru mango. Bir yere gidip de “Mango yok” derlerse yıkılıyorum yani o derece. Diğer meyvelerin de 2 katı fiyatı. Cimriliğime rağmen alıyorum. Evet hafiften tırlatmaya da başladım sanırım.

Tırlatmayı bilmiyorum da, kişiliğimde bazı değişimler oldu. Umarım geçicidir. Beni bilen bilir, devamlı etrafımdakileri düşünür, hatta bazen bu yüzden rahatsızlık da veririm. Mesela “Ay müziğin sesi çok mu açık?”, “O benden önce gelmişti, yerini mi aldım?”, “Çantam rahatsız ediyor mu yanımda oturanı?” gibi. Burada kimse böyle şeyler düşünmüyor, sınırlar çok farklı. Bana yapılan hareketlerden rahatsız olmamak için ben de onlara aynısını yapmaya başladım ve hiç tepki vermediklerini fark ettim. Bu da elle yemek yemek gibi garip bir özgürlük duygusu veriyor insana. İnsanların önüne geçip, koca sırt çantamla falan ezebiliyorum. Japonya’ya kadar düzeltirim bu durumu umarım. Bir de tükürmeye başlamasam iyi olur. İğrendiğim çok şey yoktur aslında ama balgam olayı fena eder beni. Burada da çok sık duyduğunuz bir ses. Kültürel bir olay. Zaten böyle hiç olmayacak yerlerde, mesela bankanın içinde “tükürülmez bölge” falan yazıyor. “Do not smoke, do not spit”. Neredeyse her aracın arkasında olan “Horn please” , korma çalabilirsiniz yazısından daha komik bence bu.
 
Bilet durumuna göre Hampi’ye doğru uzayacağım biraz sonra. Önce yine çılgın bir otobüs yolculuğu yapmayı planlamıştım (şaka anne, uçak demek istedim)  ama bugün tanıştığım İskoç Hippisi bir amca tren yolculuğunun muhteşem olduğu konusunda beni ikna etti.

O değil de, Goa’ya gelmeyecektim bile, şimdi gidesim yok…

Tartışmaya katıl

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir